Baş Dil İle Tartılır
“İnsan dünyayı zapteder ama ağzını zaptedemez”miş. (M.Celâleddin Rumî)
Dil, Allah’ın insana bahşettiği ayırıcı vasıflı büyük bir nimet.
Kalpte biriken düşünceler; tanımlamalar, kanaat, hüküm, sevgi, muhabbet, nefret, kin, haset, dil ile gün ışığına çıkar.
İnsan, diliyle insan olur. Düşünce merkezi kalpken, insan, varlık dünyasında yerini dili ile alır.
Allah insanlara niyetleri, eylemleri ve dillendirdikleri ile değer biçerken; insan insanı eylem ve söylemle tanır.
Kalpteki duygular beyinde ölçüye tartıya geldiğinde dilde vücut bulur.
Kalp karar verir, dil onu açıklar. Kalbin tasdik etmediğini dil nasıl ikrâr eder?
Tercihte özgür bırakılmış insan, doğru ya da yanlış tercihini dili ile ilân eder.
Ontolojik donanımlarının üstüne hayattan öğrendiklerini ekleyen insan fert olma yolunda güzel adımlar atmaya başlamıştır.
Kendini tanıma yolunda en hassas kavşak, niceliklerden sıyrılıp niteliğe yönelerek fert olmada karar kılmaktır.
İnsanın hikâyesi, yalnız doğmak yalnız yaşamak yalnız ölmek yalnız haşrolmak değil midir?
Yine de insan yalnızlıktan ürker. Söylem ve eylemlerine ortaklar arar.
Günümüzün postmodern, seküler dünyasında üretilmiş sihirli sözcüklerden birisi olan özgürlük, sahiden insanın talep ettiği bir şey midir?
Özgürlük şarkısını dil söylerken, kalp korkularını hep hatırlatır. Dili ile kalbi arasındaki uyumu yitiren insan nasıl fert olabilir?
İşte orada, dünyanın ortasında çırılçıplak doğan insan müthiş bir serüvenin içinde bulur kendini.
Kalbi yaratıcısını bulduğunda insan dili ve eylemleriyle yalnızlığa cesaretle yürür, fert olur. Bu süreç anlık bir dilimin içinde değil bütün bir ömür boyunca sürdürülecek çabayla kazanılabilir.
Kalp çatlarsa dil de çatallanır.
Seküler dünya, fert olamamış beşerin korkularını iyi kullanır. Oysa gerçek özgürlük, yalnızlığın tepelerinde, verili dünyanın oyuncaklarından kendini azat etmektir.
Seküler dünyanın dayattığı gerçekliklere direnemezseniz yığınlar içinde kum tanesine dönersiniz.
Yalnızlıktan korkarsınız. Televizyona, internete, akıllı cep telefonuna dahil olursunuz. Sosyal ağlara koşar, örümcek ağına yapışan sineklere dönersiniz.
Kendinizi kafelere atarsınız, modern dünyanın mabedlerine, stadlara, spor ve konser salonlarına, açık hava konserlerine, tatil yörelerine…
Vicdanınızı karartıp sesini kıssanız da iç ürpermeleriniz, kalbinizin korkuları, yalnızlığın yine gelip kapınıza dayadığı zavallılığı üzerinizden atamazsınız.
Dünyaya yenilmiş kalbin kapısı dil, yanlış yolun işâret levhalarına kelimeler döşemeye durur.
Bir de “Bilmediğini bilmeyen” insanlar vardır. Doğru düşüncenin yalnız kendilerinde olduğunu ifade ederler. Faklı düşünceye, farklı bakış açılarına tahammülleri yoktur. Her şey siyah ve beyazdan ibarettir.
Baskıcı sistemlerde yetişen ideolojik guruplar da baskıcılığı özümsemiş oluyorlar. Üstad Cemil Meriç’in ifadesiyle “Düşüncenin kuduz bir köpek gibi kovalandığı ülkemizde” ufku kara, keskin inançlı adamlar, dillerini kılıç gibi kullanmakta bir beis görmüyorlar. Bir adım ötesi kutsalları adına kurşun yağmuru.
“Kurşunlar neredesiniz! Kalbimde dil yarası var!”
Kibirli, katı, yalancı, iftiracı, gurupçu, meşrepçi biri nasıl kendisini tanıyabilir?
Dünyadan kendini müstağni kılmış insanın fert olarak özgürlüğü onu Yüce Yaratıcıya götürecektir. Kendini tanımaya başlayan mümin bir kalp; hıza, hazza, lükse, israfa, her türlü fuhuşa direnecektir.
Özgür, mümin bir fert olmak için kalbimizi hakikatin ışıklarıyla yıkamalı, kutlu kitabımızın kelimelerinden alacağımız diriltici rüzgârla, dilimiz kimliğimizi oluşturmalı.
Evet, dilimizi terbiye etmeliyiz. Kontrolsüz keskinleşen bir dil, sahibini de kesecektir. Zor da olsa ağzımızı zaptetmeye gayret göstermeliyiz.
Düşünceyi; temiz, tutarlı, vahye dönük bir dille ifade etmeliyiz.
Konuşmak kadar susmak da erdemli bir davranıştır.
“Çocuklarımıza dilini tutmasını öğretmeliyiz; konuşmasını nasıl olsa öğrenecekler.” (Benjamin Franklin)
Çünkü, “İnsan, dilinin altında gizlidir.”
Yorumlar
19