SEN MAKAM ARABASINDAYKEN BEN
Sen bu soğuk günlerde, şoförün tarafından ısıtılmış makam arabanla makamına geldin. Dış kapıdan itibaren herkes büyük bir saygı gösteriyor, herkes gülümsüyor, seni gören herkes ayağa kalkıyordu; oysa evdeki çocukların bile sana böyle bir saygı göstermiyorlardı. Ne yaparsan herkes ‘ne harika bir şey yaptığını, ne harika bir insan olduğunu’ söyleyerek sana hayranlığını dile getiriyor, seni övüyordu. Bu cümleleri kaç yıllık eşin (bile) sana hiç söylememişti. Onun yüzü de buradakiler gibi sürekli gülümsemiyordu. İyi günleriniz, kötü günleriniz, zor günleriniz, yoksul günleriniz olmuştu. Yoksul günler… Tartışmış, kavgalar etmiş, günlerce küs kalmıştınız. O, senin her durumunu, bütün zaaflarını biliyor ama buradakiler, bunların hiçbirini bilmiyordu. Buradakiler senin ancak lacivert takımlarını, rugan ayakkabılarını, döner koltuğunu ve makamındayken seninle herkes arasında kocaman bir duvar olan, gerek olmadığı halde devlet kesesinden baştan aşağı yenilerken zevkine (/zevksizliğine) göre seçtiğin kocaman masayı biliyorlardı. Sen o masanın arkasında yarı tanrı bir muktedirdin, masanın önündekilerin senden çekinmesi gerekiyordu, çekinmeliydiler, çekiniyorlardı da. Bu çekinme, senin eneni okşuyor, kendini ‘çok güçlü ve çok iyi’ hissediyordun.
Terfiini ilk olarak kime haber vermen gerektiğini düşündün. İlk olarak her zaman hep senden çok daha başarılı olan ablan aklına geldi. Hemen telefonu çıkarıp yazmaya başladın: ‘Abla, kardeşini tebrik edebilirsin, genel müdür oldum!’ Neden telefon etmek yerine yazdığını sen de iyi biliyordun, ablan da biliyordu tabi. Ablan, bu mesajı alınca gülümsedi; senin anne-baban tarafından yeterince gayretli ve çalışkan bulunmamanın, takdir edilmemenin eksikliğini hep hissettiğini; onların seni hep kendisiyle/ablanla karşılaştırmalarına içerlediğini de biliyordu. Bu yüzden yarım ve acı bir gülümsemeyle uzun uzun gülümsedi ablan, oturduğu masanın gerisinde.
Sen şimdi ilgili hiçbir eğitim, deneyim, bilgi ve birikime sahip olmadığın önemli bir kuruma genel müdür olmuştun, artık makamın getirdiği gücü kullanma vaktiydi. Her şey senin iki dudağın arasındaydı. Benim uğradığım haksızlığı bildirdiler sana. Benden şikâyetçi olanlar, paralı ve güçlüydüler. Güçlüden yana olman gerektiğini öğrenmiştin çoktan. Terfii yollarının hep açık olması için kullanabileceğin ‘yeni çevrenle’ aranı iyi tutmalıydın. Gülücükler dağıtmalıydın ‘rüşvetle her istediklerini yaptıran’ o paralı ve güçlü çevreye. Haktan, adaletten söz etmeliydin yeri gelince. Hatta o damarı hissettiğinde, bir iki ayet, bir iki hadis de sözlerin arasına girmeliydi. Mesela: ‘Dilleriniz ve renkleriniz Allah’ın ayetleridir, buyurmuş Rabbimiz, hepimiz kardeşiz, hep birlikte Türkiye’yiz’ diyebilirsin. Komik durur ağzında belki ama: ‘Rabbimiz: İsraf edenler şeytanların kardeşleridir, buyuruyor’ da diyebilirsin. Herkes de senin her yaptığını adım adım izliyor değil ya! Sonra lafın arasına: ‘Sevgili peygamberimiz: Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir, bu nedenle her birinin yaşadığı hastalık ve ateşe, diğerleri de ortak olarak onun sıkıntısını paylaşırlar, buyuruyor; bizler de böyle olmalıyız. Sıkıntı da olduğu gibi yardımlaşmada da birbirimize öncelik vermeliyiz.’ sözlerini sokmalısın, uzun vadeli torpil beklentilerini sözlerinin içine gizleyerek. (Bilmem ki neden ben kendimi, seninle ve benzerlerinle aynı vücut gibi hissetmiyorum da sanki sizi, büyük bedenimize girmiş virüsler gibi hissediyorum.) Duruma göre sürdür konuşmanı: ‘Allah’ın boyası’ ayetini de kullanabilirsin konuşmalarında, mecaz olduğu için dilediğin şekilde anlam da verebilirsin; seni dinleyenler ve sana bakanlar nasılsa senin renksiz olduğunu ‘gönül gözüyle bakmadıkları sürece’ anlayamayacaklardır. Sonra Yunus’tan bir dörtlük okuyup ardından da şöyle devam edebilirsin: Üstadımız Akif’in buyurduğu gibi: Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa bir koyunu; Gelir de adl-i ilahi Ömer'den sorar onu. Sorumluluk gerçekten zor ama bu işleri biz üstlenmezsen kim üstlenecek? Altından kalkmaya çalışıyoruz işte, Rabbimin yardımını istiyoruz, Rabbim utandırmasın.’ falan diyebilirsin mesela. Ama Rabbim seni ve benzerlerini/sizi utandıracak. Bekleyin ve görün! Hem bu utanç kıyamete de kalmayacak. Çünkü hesap günü, dünya gibi muhataba göre her kılığa girilebileceğin(iz) bir yer olmayacak.
Bana gelince, ben okuduğum fakülte bittikten ve evlendikten sonra Müslüman oldum. Yetiştiğim çevrenin kimliklerinde İslam yazardı ama İslam nedir kimse bilmez hatta herkes tüm gayretiyle İslam’dan uzak bir hayat yaşamaya çalışırdı. Bu değişim bende nasıl ve neden oldu ben kendim de bilmiyorum. Belki birisi can u gönülden dua etmiştir. Çünkü benden beklenen böyle olmam değildi, herkesin takdir ettiği akıl ve zekâmı böyle bir tercihle yok ettiğime inanıyordu herkes. Müslüman olduğum anda tam olarak neye karar verdiğimi bilmiyordum, bir süre sonra anladım ki benim inandığım şekilde inanmak milyonlarca insanı karşıma almak demekmiş. Bunu bilmiyordum, ben sanıyordum ki ben kendi iç dünyamda bir değişim yaşamaktayım. İnancım sonucunda herkesle dünyam ayrıldığı gibi eşimle de dünyamız ayrıldı.
Çalıştığım kurumda bir tartışma yaşamıştık; fatura bana kesilmiş, başka bir yerde görevlendirilmiştim. Ancak yaptıklarını ve herkesin bilmezden geldiği yolsuzluklarını yüzlerine vurduğum kişilere, bu çok ağır gelmişti. Birim değiştirmem onları tatmin etmemiş, öfkeleri bir türlü geçmemiş; sürgün cezası almam için tüm nüfuzlarını kullanmışlardı. Bir tartışmaya sürgün cezası verilmez ama benim hakkımda sürgün cezası verildi. Bu durumu, daha doğrusu artık zulüm boyutuna varan uğradığım bu haksızlığı, sana bildirmişler Sayın Genel Müdür. (Neden sanki seni bir yerlerden tanıyor gibiyim!) Makamın gerektirdiği ‘ciddi ve vakur(!)’ bir eda ile verilen kararı dinledikten ve dosyaya baktıktan sonra gülümsemeyen bir yüzle son kararı vermişsin. Daha doğrusu parası çok olanların buyruğunu onaylamışsın. ‘GİDECEK!’ Gidecek, dediğin anda, bir başkasının hayatı ve kaderi üzerinde bu kadar muktedir olabildiğini görmenin hazzıyla, sanki k... ... gibi kendinden geçmişsin adeta. Bu ne müthiş bir kudret, ne kadar da güzelmiş değil mi? Haklı olan benim, doğru olan benim, ceza alan yine benim. Bu işte bir sorun yok mu?
‘GİDECEK!’ Öyle mi, beni sürünce güçlülük vehmini tatmin ettin mi? Gideceğim ama bir an için seninle değiştirelim. Empati diyorlar ya, hadi onu bir kez yap. Benim için ‘GİDECEK!’ dediğin yere sen gider miydin, dürüst ol! (Burada gülümsedim nedense) Evet, empati kişiye karşısındakilerinin de insan olduğunu hatırlatır; bir de esasında kendisinin ve herkesin, ana-babasına ait iki değersiz damladan oluştuğunu hatırlatabilir. Aklı olan kişi için kendi aslının ne olduğunu hatırlamak ve anlamak, bir yanlıştan, pek çok yanlıştan hatta tüm yanlışlardan dönmek için iyidir. Ama sen dönmedin, unuttun babanın ve annenin belinden inen iki damla değersiz zerreden oluştuğunu.
Şimdi sen şoförünün kullandığı makam arabanla lojmanına, tüm giderleri devletçe karşılanan bir kişi olarak giderken ben de sürgün yerime gideceğim! Gideceğim de şahitlik etsinler diye âdil kimselere bu soruyu bir kez daha sorayım: Bir tartışmaya sürgün cezası verildiği nerede görülmüş? Bir tartışmayı bir kişi tek başına yapar da diğerleri sessizce bekler mi? Ben tam olarak hangi suçtan sürgün cezası aldım, gerçekten merak ediyorum? Rüşvet çarkını çeviren onlar, sürgün cezası alan benim.
Bir şarkı vardı: ‘Mutlu ol yeter!’ diye. Bilmem şimdi mutlu, huzurlu musun? Şimdi ben yolların kapandığı bir kış mevsiminde gittiğim yerde bulduğum bir misafirhanenin soğukluğunu nefesimle ısıtmaya çalışırken, sen gücünü kendinin sandığın bir makamla lojmanın arasında tenine kış soğuğu değmeden git ve gel. Benim nefesimin buharı havada donarken sen makamın verdiği gücün sarhoşluğuyla evine geldiğinde, tüm gün yoğun işler arasında ne kadar yorulup tükendiğini anlat, anne ilgi ve şefkati beklediğin eşine. O da sana baksın, o makama gelmek için verdiğin onca uğraşı hatırlayarak şimdi ne diye şikâyetçi olduğunu anlamaya çalışsın. Eşin, senin kendisinden eşlikten çok fazla şey; annelik, babalık, ablalık, abilik, arkadaşlık, dostluk gibi bir sürü konumu doldurmasını beklediğini bilmeyecek tabi.
Neyse hangi kuruma nasıl geldiğin; nereye, neyle gittiğin benim için şu an çok da önemli değil. ‘Sen makam arabasındayken ben dolmuşlarda, otobüslerde perişan oluyorum.’ falan diyecek de değilim; çok şükür iki ayağım var gezip yürüyorum.’ Ancak hiç olmazsa sana verilen görevi dosdoğru ve gerektiği gibi yaparak devletin sana sunduğu imkânları kendine helal ettirmeye çalış. Helal olur mu sana bunlar, bilmem? Ben bana düşen kısmı helal eder miyim mesela… Hayır! Asla! Sana da senin gibilere de! Canımı en çok acıtan da gelirken arkada bıraktığım iki çocuğum. Ne onların ağlayan gözleri gözümün önünden gidiyor ne de benim gözlerim kuruyor. Bir de annemin titreyen sesi: ‘Yavrum bu nasıl iş böyle, bu sorunun bir çözüm yolu yok mu?’
Ama neden sen bana hep bir tanıdık gibi geliyorsun acaba sayın genel müdür? Üç gündür sürekli yağan karda sabahın soğuğunda kaymamaya çalışarak yürürken neredeyse her gün gördüğü tüyleri kirli sıska bir köpek yine önüne çıktı. Çantasındaki simidi bölüp ona atarken durup kendi kendine söylenmeye başladı: ‘Ben biliyorum seni. Sen uyuz köpeksin, uyuz köpek!’ Şimdi anladım! Senin gibi ezik ve başarısız birisinin bir anda sahip olduğun güçle güç zehirlenmesi yaşadığını ben anladım ama bunu şimdi kime nasıl anlatabilirdim ki!
Evet, peki! Arka planda ne olup bittiğini az-çok tahmin edip tüm bu durumları yazarken bir tek şeyi gerçekten merak ediyorum Sayın Genel Müdür! Herkesin şehadetiyle ben her anlamda senden daha başarılı, daha yetenekli, daha zeki, daha akıllı, daha çalışkan olduğum halde sen neden beni sürgüne gönderme makamındasın da ben sürgüne gitme makamındayım? Bu soruma kalbimi mutmain eden bir cevabın varsa ve lütfedip paylaşmak nezaketini gösterirsen, inan şu soğuk sürgün yerimi ve yalnız günlerimi ‘Olanda bir hayır var, olmayanda da’ diyerek sevdiklerim niyetine bağrıma basacağım.
(Şubat/2022)
Yorumlar
8