metrika yandex

ÖĞRETMENLER ODASINDA ARAP SORUNU

Ayten DURMUŞ

20.09.2021

Ayten Durmuş

ÖĞRETMENLER ODASINDA ARAP SORUNU

(Yazı uzundur, önemli işleri olanlar ve okurken yorulacak olanlar lütfen okumaya başlamasın.)

Öğle arası olmuş, öğrenciler dışarı çıkarken öğretmenler de kendi odalarına doğru gidiyorlardı. Okulun edebiyat öğretmenlerinden Ayten Hanım, öğrencilere okunmasını yararlı gördüğü kitap önerirken dersten çıkışı gecikmişti. Öğretmenler odasına girdiğinde, neredeyse herkes birer çayla öğle yemeğini yemeye başlamışken hararetli bir konuşmanın başladığını görmüştü. O da geçti çayını yiyeceğini alıp masanın ilerisine doğru oturdu. Konu genellikle olduğu gibi öğrenciler ve sınıfların durumuydu.

Tarih öğretmeni Yıldız Hanım: Arap okulunda gibiyim. Sınıflarda 3, 4 Türk; 20 küsur yabancı. Konuşma, okuma, yazma hiçbir şey yok. Salgınla 11, 12 olmuşlar, dil bilmiyor, okuyamıyor, anlamıyor, anlatamıyor, dersi nasıl işleyeceksin.

Fizik öğretmeni Yeşim Hanım: Ben anlamadım ne oldu böyle üç beş yılda tüm sınıflarda 3, 4 Türk var, gerisi yabancı.

Yıldız Hanım: Gerçekten mi bende yalnızca bana gelen sınıflar öyle sanıyordum. Son sınıfa gelmişler güya, dil yok, ‘Ben geldi Irak, burada yaşayacak’, ‘Ben geldi Suriye, burada yaşayacak’

Din kültürü öğretmeni Merve Hanım: Artık koridorlarda sırf Arapça duyuyoruz, Türkçe duymuyoruz artık. Bu gidiş ne olacak böyle bilmiyorum.

Edebiyat öğretmeni Necla Hanım: Ben Demetevler’de oturuyorum, orası da aynı, kum gibi kaynıyorlar, caddede yürüyemiyorum artık, kenara çekilme, yol verme gibi bir huyları da yok, son derece görgüsüzler.

Matematik öğretmeni Alihan Bey: Geçen yıl mezun ettiğimiz yabancı öğrencilerin girdikleri fakültelerin listesini gördünüz mü? Doğru düzgün konuşamıyorlardı bile ama nasıl bir sınav yapılıyorsa bunlara, yabancı kontenjanından hepsi birer fakülteye girmişler. İnanamadım. Bizim, onlara göre çok başarılı olan öğrencilerimiz hiçbir yere giremediler.

Yeşim Hanım: Benim Kayseri’de çalışan sınıf arkadaşım vardı. Kızı, tıp istiyordu. Puanı diş hekimliğine yetti. Yabancı kontenjanından aynı okula giren Suriyeli bir kız, ertesi yıl aynı puanla tıbba geçiş yapmış. Arkadaşım da kızı da çıldırıyorlar. Bu Suriyeliler, Iraklılar bizim ülkemizde, neden bizden daha fazla hakka, imkâna sahipler, diye.

O sırada çayını alan Arapça öğretmeni Tansel Hanım da gelip oturdu. Konuyu anlamıştı. O da şöyle diyordu: Benim ablam Nevşehir’de çalışıyor, akşam konuştuk, matematikçi. ‘Tüm sınıflarımda, 3,4 Türk öğrenci var gerisi yabancı. Önce sınıf dağılımı yapılacağı hafta hasta olduğum için bana böyle sınıflar kaldığını düşündüm, sonra diğer sınıf listelerine baktım, tüm sınıflar aynıymış. Ne yapacağım bunlarla, dil bilmiyorlar, bize gönderenler ne yapacağımızı düşünmüyorlar.’ diye dert yandı.

Coğrafya öğretmeni Osman Bey: Dün bir veli geldi, dört çocuğu buradaymış, diğerinin adını bir kâğıda yazdırıp gelmiş. Oğlu 16 yaşındaymış, ilkokul dörde kadar okumuş. Şimdi devam etmek istiyormuş, ortaokula gitmişler, okul yaşı büyük diye almamışlar. Kadın da ilçe MEM’e gitmiş, elinde bir notla ‘Oğlumu buraya kaydedin.’ diye gelmiş. İlçe MEM kaydedin, demiş, ortaokul diploması yok; okul kaydetmek istemedi. Kadın dedi ki: ‘Diğerleri de böyleydi, onları almıştınız, bunu niye almıyorsunuz?’ Yeni Müdür Yardımcımız Akif Bey şaşırarak sordu: ‘İlkokuldan sonra diğer çocuklarınız liseye mi kaydoldular?’ Kadın bozuk bir Türkçeyle: ‘Evet’ diyerek şöyle devam etti: ‘Onlar ikisi yuniversity okuyor; tıp ve bilgisayar mühendisliği.’ Bizde de zaten dört çocuğu olduğu için Akif Bey şaşkınlıkla sordu: ‘Toplamda sizin kaç çocuğunuz var?’ ‘On iki’. Kadın 12 dedi ya inanamadım.

DKAB öğretmeni Yılmaz Bey: Tüm yabancılar bir üniversiteye girerler tabi, okulların yabancı kontenjanının nasıl artırıldığına baktınız mı? Bazıları %50’ye çıkaracak kadar kendini kaybetmiş durumda. İsteyen tüm yabancı öğrenciler bir fakülteye girecekler ve bunlar kendi ülkelerine de gitmeyecekler; sizin zeki çocuklarınızın giremediği okulları bitirecekler ve sizin zekâsına rağmen mesleksiz kalmış çocuklarınız karşısında nitelikli-eğitimli kişiler olarak yer alacaklar. Dokuz Eylül Üniversitesinin, daha önce yabancı öğrenci kontenjanı bir yılda % 1,5 iken bu sene % 47 oldu. 2021 yılındaki öğrenci yerleştirmesinde, 21 bin kişilik öğrenci kontenjanının 10 binini yabancı olacağını açıkladılar. Yani en tembel, bilgisiz ve yetersiz olan yabancılar dahi bu ülkede üniversitede öğretim görecekler. Neden? Dünyanın neresinde var böyle bir uygulama.  Bu sadece bir tanesi, gerisini siz inceleyin artık. Tüm bunların farkında olmadığımızı mı düşünüyor iktidar acaba ya da tüm bu yapılanlardan çok mutlu olduğumuzu mu sanıyor?

Müzik öğretmeni Dilek Hanım: Biz bir, iki çocuğu zor yapıyoruz ya, ne diyelim, maşallah!

Matematik öğretmeni Alihan Bey: Bu çoğalma oranının, bu yabancılar gönderilmezse toplumun demografik yapısını nasıl değiştirebileceğini düşünebiliyor musunuz? On, on beş yıl içinde bizimle eşit, kısa süre sonra da bizden fazla olacaklar.

Dilek Hanım: Yani?

Alihan Bey: Yani bizim yüzlerce yıldır şehitler vererek vatan kıldığınız ülkemize, anlaşılmaz bir akışla geldiler, hala geliyorlar ve biz gerçekte adı konulmamış sessiz bir işgal yaşıyoruz esasında.

Kimya öğretmeni Oğuz Bey: Ben her yaz İstanbul’a giderim, oğlum da orada, gezerim biraz. Son birkaç yıldır İstanbul, İstanbul olmaktan çıktı. Her yer kum gibi Arap kaynıyor. Tramvay, metro, parklar, yollar her yerde korkunç bir Arap nüfus var. Tramvaya bindim, uzun uzun baktım, tüm Araplar oturmuş, bizler ayaktaydık çünkü onlardan yer kalmamış bize. Bir de bulundukları her yeri her şekilde ve yediklerinin kalanıyla da kirletiyorlar. İkisi, üçü bir araya gelince bağıra çağıra konuşmuyorlar mı? Metroda zor tuttum kendimi, kalkıp: ‘Ya bi susun, bi susun artık!’ dememek için. Bir gün Emirgan korusuna gitmiştik oğlumla. O bölgede tekne gezileri de yapılıyor turistlere. Bir sürü tekne vardı, üzerinde Arapça yazan birkaç tekne de bekliyordu. Ben yukarılara çıkmak ve Boğazı seyretmek istedim. Tekneleri de görüyordum. Saatleri geldikçe yolcularını alıyor, sonbaharın güzel havasında kuğu gibi süzülüp gidiyorlardı. Boğaz, kuş sesleri, esinti, görüntü karşısında adeta mest olurken, iskeleden bir tekne daha ayrıldı ve iki üç dakika geçmeden, köçek oynatacak türden şıngırtılı Arapça bir müziği hoparlörle sonuna kadar açıp başladılar tekne üstünde hep beraber oynamaya. Eşsiz güzelliğe yakışmayan ve tüm sesleri bastıran bu korkunç ve itici sesle ben de gördüğü tatlı düşten uyanan birine döndüm. Şaşkınlıkla donmuş bir şekilde baktım bir süre, bu nasıl bir gürültü kirliliğiydi. Otobüste, metroda bağıra çağıra konuşarak herkesi rahatsız etmekten rahatsızlık duymadıkları gibi, İstanbul’un bu çok özel yerini de mahvettiklerini düşündüm. Bu nasıl bir terbiyesizlikti. Hafta sonunda binlerce insanın dinlendiği, gezdiği bir yerde bu nasıl bir görgüsüzlüktü anlamadım inanın. Şaşkınlıkla oğluma baktım, o da hiçbir şey demeden bana bakıp gülümsedi.

Biyoloji öğretmeni Abdülkerim Bey: Bunlara alışacaksınız hocam, dedi.

Oğuz Bey: Neden alışacakmışım?

Abdülkerim Bey: Burası bir imparatorluk varisi hocam, bu yüzden alışmalısınız.

Oğuz Bey: Ne imparatorluğu ne varisi hocam, varissem miras nerde; ben Türküm ve burası da Türk Devleti.

Abdülkerim Bey: Siz görmek istemeseniz de bu böyle. Irkçılık yapmanıza gerek yok.

Oğuz Bey: Nasıl bir ırkçılıkmış bu; bu ülkedeki herkese, tüm azınlıklara helal; herkes dibine kadar ırkçılık yapabiliyor ama bir tek Türklere haram bu ırkçılık, nasıl bir şeyse. Biz ancak ölelim; çocuklarımız, onların çocukları yaşasın diye ölsün öyle mi? Ben buna itiraz ediyorum. Burada, sahillerde, boğazda, tatil beldelerinde safa sürüp gezeceğine; ya da bizim tüm iyilik duygularımızı sömürerek dilenci gibi yaşayacağına, git, vatanın için mücadele et, birinci sınıf olduğun bir ülken olsun. Böyle düşünmek ırkçılıksa ben ırkçıyım, bundan da gocunmuyorum. Araplardan kim ağzını açsa bize öfke kusuyorlar, çoğu İslam’dan kopmuş gitmiş zaten; bizse bunların kesinlikle İslam için olmayan kaçışlarına hicret deyip onları muhacir saymaya ve onlara ensar olmaya zorlanıyoruz. Ben ortada ensar olmamı gerektiren kimse görmüyorum. Size bıçak gibi bilenenlerle mi ümmetçilik yapacaksınız, olmayan ümmetle ümmetçilik?!

İngilizce öğretmeni Yavuz Bey: Hocam sakin olun, lütfen sakin olun.

Oğuz Bey: Nasıl sakin olayım ya sınıflarda, koridorlarda, okul bahçesinde sadece Arapça duyuyorum. Ben bu durumdan hoşnut değilim. Ve bu durum 5, 6 yıl içinde oldu. Bu nasıl bir durum bu hocam; otobüsler, metrolar, dolmuşlar, yollar, parklar kum gibi Arap… Bu gidişi sorgulamayacak mıyız?

Beden eğitimi öğretmeni Ömer Bey, sakince cevap verdi: Hocam, dünyadaki her ülkenin sınırları, giriş için ilke ve kuralları vardır. Siz tutup da devlet olarak ‘Açık Kapı Politikası’ gibi dünyada benzeri görülmemiş bir siyaset uygularsanız, olacağı budur. Böyle bir politika olmaz hocam. Geleni niye suçluyorsunuz, siz kapıları açtınız onlar geldi; buna sebep olanları suçlayın.

DKAB öğretmeni Ayça Hanım: Oğuz hocam, çok merhametsizsiniz, üstlerine bomba yağan insanlar, sığınacak bir yer arayıp kaçarak gelmeyip ne yapacaklardı?

Oğuz Bey: Söylemek istediğinizi anlıyorum hocam. Tamam, ancak mülteci her ülkede ayrı tutulur, vakti gelince de gereken yapılır. Ürdün bile kendi soydaşı olduğu halde ülkeye gelen tüm mültecileri ayrı tutuyor, toplumuna karışmasına izin vermiyor. Yunanistan bile ayrı tutuyor ya! Bizdeki durum ne, korkunç, korkunç! Her yerdeler ya her yerdeler.

Tarih öğretmeni Koray Bey: Evet, ilginç bir şekilde tüm sınırlar ardına kadar açıldı, Araplar sel gibi doldu, bu millet tüm kurum ve kuruluşlarıyla Arap’a hizmetkâr kılındı. Gerçek bu. Belediyeler, hastaneler, okullar başta olmak üzere tüm yardım kuruluşlarımız sadece onlara çalışıyor. Tabi üç beş yerden yardım alan bu tembeller de burada yatarak yaşıyorlar.

Coğrafya öğretmeni Zerrin Hanım: Urfa’ya gitmiştim bir süre önce. Oraya dışarıdan gelenlerin kalması için yedi mahalle kurulmuş. Geçinme yöntemleri şöyleymiş: Bunlara, haftalık aileyi geçindirecek bir alışveriş çeki veriliyormuş ve bunlar da bununla yaşıyorlarmış. Yıllardır. Bunu oraya teftiş için gelen ve aynı misafirhanede kaldığımız bir beyefendiden öğrendim. Devletimiz bizim maaşımıza, bizi rahatlatacak zammı yapmıyor ama iş yabancıya, nedense hele de Arap’a gelince akan sular duruyor, tüm imkânlar onlar için seferber ediliyor. Neden?

Biyoloji öğretmeni İlhan Bey: Ben, kurbanda Kırıkkale’ye gitmiştim, kurbanı orada kesecektik. Gitmeden önce bacanağa uğradım, dünyalar iyisi bir adam. Konuşurken gözleri doldu, uzun süredir işsiz kalmıştı, ‘Abi, ömrümde ilk kez kurban kesemeyeceğim, çocuklar alışık değiller ya kurban kesmememize, çok üzülüyorum.’ dedi, gözleri doldu, kendisini sıkmasına rağmen yarısı ağaran sakallarının arasına iki damla yaz süzüldü gitti. Ben onu ziyaretten sonra bankadan kurban parasını çekip ödemeyi yapmak için, bankamatiklerin dizili olduğu Kırıkkale’de bir yer var oraya gittim. Gidince şaşırdım çünkü tüm bankamatiklerin önünde Araplar kuyruktaydı. Dillerini bilmiyorum, ne yaptıklarını anlayamadım. Sıra bana doğru yaklaşınca, (İlhan Bey: 1.90 boyunda) önümdeki Arap parasını çekerken uzandım üstünden ekranı gördüm. Ekranda ‘K… ay’ yazısını gördüm, parayı çekip giderken emin olmak için durumu yakınlarda esnaf olan bir tanıdığa sordum. Dedi ki: ‘Enişte (hanım Kırıkkaleli), bizim K… ay Kurumu, bunlara 1000’er lira bayram hediyesi vermiş, onun kuyruğu bu.’ Yolda söylenerek gittim öfkemden. Ben anlamakta zorlanıyorum, ülke bizim, çalışan biziz, vergiyi biz veriyoruz, tüm yardımlar Arap’a. Ben bu paradaki bir kuruşumu bile ne yöneticilere ne de alan Araplara helal ederim. Ertesi gün bayramdı, kurbanın boynuna ipi bağladım, herkesi topladım bacanağa gittik, kurbanı onun bahçesinde kestik, birazını o anda pişirip yedik, gerisini orada bıraktım. Çocuklarına, babanızla ortak girmiştik kurbana, dedim, üzülmesinler diye. Bizim, bizden başka kimsemiz yok hocam, gerçekten kimsemiz yok… Biz iyi bir milletiz, cömertiz, cesuruz, hoşgörülüyüz ama meşhur söz vardır: Cömert der maldan ederler, cesur der candan ederler. Yeter artık malımızdan da canımızdan da olduğumuz. Herkes biraz da kendi sorumluluğunu yüklensin, çalışsın, kazansın, asalak olmasın, dilenmesin. Kumdan başka sömürülecek bir şeylerinin olmadığı dönemde, canlarını, ülkelerini Haçlıya karşı canımızı siper ederek koruduğumuz bu inkârcı nankörler, bizi sömürmesinler yeter artık. Ben hoşnut değilim bu durumdan.

Fizik öğretmeni Nilgün Hanım: Hocam, benim oğlum doktor biliyorsunuz Bursa’da, yaşadıklarını anlatırken öyle çok üzülüyor ki. Diyordu ki: ‘Kendi vatandaşımızın sigorta, Bağ-kur, ilaç borcu varsa ödemelerini istiyor, ödemeden bakmıyoruz. Ancak Araplar söz konusu olduğunda, sorgu sual yok, her türlü hizmeti alıyorlar, onlar da bunu bildiklerinden gerekli gereksiz sürekli hastanedeler ve sunulan imkânları tepe tepe kullanıyorlar. Kendileri için tercüman tutulmasını istiyor, canları sıkılırsa hemen bir yer bulup şikâyet ediyorlar. Bizim hastanede Arapların şikâyet etmediği doktor yok, sürekli şikâyet ediyorlar, mevcut durum bizi o kadar kötü hale getirdi ki! Sanki biz Arap’ın hizmetçisi olmak için okumuşuz.’ Oğlum, daha fazla tahammül edemedi, salgın nedeniyle bekledi, izin verildiği anda istifa etti. Ve sebep malum… Demişti ki: ‘Anne, yaşadığımız sömürülmeye isyan ediyorum, üzülüyorum ama elimden bir şey de gelmiyor. Bir hasta kapıda dedi ki: ‘Burası benim ülkem değil mi, ben de bu ülke için çalışmadım mı? Sizin bana bakmanız için Suriyeli, Iraklı Arap mı olmam gerekiyor. Öyleyse yarın elimde bir kâğıtla geleyim, Arap’ım diyeyim belki o zaman bana bakarsınız.’ Ne diyeceğimi bilemedim. ‘Dur amca, ben sana kayıtsız bakacağım ancak ilaçlarını parayla almak zorunda kalırsın.’ dedim. Amcanın gözleri doldu, benim de. Bir de bunların herkesi hizmetkâr gören tavırlarına tahammül edemiyorum artık inan.

Tarih öğretmeni Koray Bey: Onları, çalışanlarımızı kendilerine hizmetkâr görecek şımarık ve hadsiz konuma kim getirdi hocam? Ha ben sürünsünler demiyorum. Ama biz, kurumlarımızı Arap’ın ihtiyaçlarını giderelim, onlara hizmet edelim diye kurmadık; bu devleti de Arap için kurmadık; onların kendileri ve oğulları yaşasın diye de oğullarımızı askere göndermiyoruz hocam. Vatan isteyen, özgürlük isteyen savaşı göze alacak! Asalak gibi başkasının imkânlarını sömürerek yaşamayacak!

Abdülkerim Bey: Hocam yanlış düşünüyorsunuz.

Tarih öğretmeni Koray Bey: Hangisi yanlış hocam söylediğimin, eksiği var fazlası yok. Siz onlarla soydaş olduğunuz için böyle düşünebilirsiniz. Biz Türkler hangi Arap ülkesinde, burada Araplara sunulan imkânlara sahip olabiliriz. Var mı bir tane? Tamamından geçtim, bizim sunduğumuz imkânların onda birini bize sunacak bir Arap ülkesi var mı? Yok değil mi? Öyleyse biz ahmak mıyız?

Ayça Hanım: Biz insanız hocam.

Koray Bey: Araplar ne?

Edebiyat öğretmeni Sevgi Hanım: Hocam salgından önceydi hatırlıyor musunuz, bir gün okul çıkışı bir sürü otobüs gelmişti. Otobüsler, velilerinin izniyle okul kapısından tüm yabancı öğrencileri almış ve hafta sonu için bir gezi yaptırılmıştı. Tüm yabancılar binince, öğrencilerimizin ne dediklerini hatırlıyor musunuz? Ben çoğunu hatırlıyorum, şöyle demişlerdi: ‘Hocam, onlar yabancı diye niye tüm hizmetlerden onlar yararlanıyorlar?’, ‘Hocam, onların götürüleceği yere biz de gitmedik, niye bize de böyle gezi düzenlenmiyor?’, ‘Hocam, Arap olsaydık iyi hizmet alırmışız.’, ‘Hocam, niye herkes bu Araplara bu kadar hizmet ediyor da bizi unutuyorlar. Belediye, MEM, yardım kuruluşları, herkesin tek amacı yabancılara hizmet oldu.’, ‘Hocam, ben anlamıyorum ne oluyor böyle. Bize sunulmayan her imkân onlara sunuluyor, neden hocam?’. Öğrencilerin o günkü isyanlarını hatırlıyor musunuz hocam? Ben, çocuklara verecek cevap bulamamıştım.

Birkaç öğretmen, evet anlamında başını salladı.

Kimya öğretmeni Sevil Hanım: Arkadaşlar, ben Cimer’e yazdım bu ülkenin bir vatandaşı olarak tüm gelişmelerden duyduğum kaygıyı, korkuyu ve istediklerimi, lütfen siz de yazın. Makam arabasıyla işe gidip lojmanlarda yaşayanlar, bizim duygu ve düşüncelerimizi bilmiyorlar. Karşılaştığımız sıkıntı ve sorunları bildirelim, öğrensinler, çözüm üretsinler.

Resim öğretmeni Yelda Hanım: Bilmez olurlar mı hocam, bal gibi biliyorlar.

Sevil Hanım: E biliyorlarsa bu duruma neden bir çözüm üretmiyorlar?

Yelda Hanım: Hocam, devlet ‘dama taşı’ gibidir. En tepe neye ‘evet’ derse hepsi o yöne doğru kafayı sallar. Kolay mı sisteme aykırı görüşlerle insanların bulunduğu yerde kalmaları ya da meslekte yükselmeleri?

Sevil Hanım: Ben yine de yazalım diyorum, söz konusu vatan, gerçekten vatan!

Yelda Hanım: Acaba devleti yönetenler, bürokratlar sizin gibi mi düşünüyorlar? Belki de onlar tam da bu olanların olmasını istiyorlardır.

Sevil Hanım: E bu ülke kimsenin babasının çiftliği değil herhalde.

Koray Bey: Orası öyle de izlenen politika hiç de iç açıcı değil maalesef. Bu kadar yabancıyı sel gibi ülkeye doldururken bu millete sordunuz mu? Biz bu durumdan razı mıyız? Şu anda tüm millet bu durumdan şikâyetçi ama milletin sesini duyan yok! Ben, bazı tanıdıklarımdan hareketle bürokrat olarak etkili yerlerde bulunan Arap kökenli Türk vatandaşı kişilerin de yaşanan bu durumlarda büyük paylarının olduğunu, birçok imkânın onlar tarafından seferber edildiğini düşünüyorum.

Yelda Hanım: Siz de onların destekçisi değil miydiniz hocam, hayırdır ne oldu size?

Koray Bey: …

Yıldırım Bey, gülerek konuya girdi, gergin ortamı dağıtmak istiyordu: Ya daralmayın bu kadar, belki bir gün gelir ve bunlar, kendi ülkelerine gönderilir ‘Alın çoluk çocuğunuzu da gidin!’ denilir belki dedi ve bıyık altından tebessüm etti.

DKAB öğretmeni Demirhan Bey: İnkâr etmemek gerekir bu ülkenin yolları, köprüleri, ulaşımı, yerli silah üretimi iyi bir düzeye geldi. Gerisini ben de bilmiyorum. Ancak bu ‘açık kapı politikası’ son derece yanlış, ülkeye tıka basa doldurulan Araplar, doğru bir yöntem bulunarak ülkelerine göndermelidir. Yoksa yol, köprü, Marmaray gündeme gelmez.

Oğuz Bey: Benim bildiğim tek doğru; biz bu devleti Arap için kurmadık. Canını dişine takarak çalışan ve ekmeğini kazanmaya çalışan milletimiz, Arap’ın hizmetkârı değildir. Askerimiz de vatanından kaçarak gelen Arap erkeklerinin tatlı canı yanmasın diye onun koruması değildir, onun için can vermemelidir. Kaçkınlar olarak geldikleri halde burada hem kel hem fodul edasıyla kendileri için milletimize sunamadığımız her imkânı sunmak zorunda olduğumuzu bize söyleyenleri, ben bu ülkede istemiyorum. Bana Suriyeli biri dedi ki: ‘Siz de Almanya’da bizim kadar varsınız.’ Yani biz niye burada olmayacakmışız, demek istiyor. Dedim ki: Bizim insanımızı Almanlar çağırdı, gittiler ve çalışıp karşılığını aldılar. Dilenmediler, Almanlara yük olmadılar.’ Kendisi de biliyordu ki buradaki Araplar, bulabildikleri tüm yardım kuruluşlarından yardım istiyorlar; yardım aldıkları her kuruluşu diğerlerinden gizliyorlar ki onlar da kendilerine yardım etsin; bu yöntemle çalışmadan yaşıyor ve bize yük oluyorlar. Biz, bu kadar çalışarak bu kadar Arap’a bakmak zorunda değiliz. Biz bu kadar Arap’a bakacak kadar zengin bir ülke değiliz. Bu gidişat yanlış.

Edebiyat öğretmeni Emine Hanım: Hocam, bence yaşadığımız sorunun boyutlarını doğru düzgün anlayabilen yok. Asıl sorun daha önümüzdeki yıllarda gelecek, bunlar daha iyi günler. Önceki yıl, yine böyle birkaçı dışında hepsi Arap olan bir sınıfta, başarılı olabilmeleri için Türkçe öğrenmeleri gerektiği, konusunda öğrencilerle konuşuyordum. Suriyeli bir öğrenci dedi ki: ‘Hocam Türkçe diye bir dil mi var, kullandığınız tüm kelimeler Arapça…’ Doğru düzgün konuşamadığı halde bana bunları demeyi becerebilen öğrenciye şaşkınlıkla bakıp diyeceğim sözü toparlayamadan bir başka yabancı öğrenci de şöyle dedi: ‘Hocam bakın biz 22 kişiyiz, dört Türk öğrenci var bir de siz varsınız. Sizin Arapça öğrenmeniz, dersleri Arapça işlemeniz, bizim için daha kolay olmaz mı?’ O arada zil çaldı, çok kızdım, ders arasına çıktığımda o kızgınlıkla Ayten hocama anlatmıştım. Ben bu gidişi çok tehlikeli görüyorum. Hatırlıyor musun hocam. Yanlış, yanlış, yanlış…

Ayten hanım, evet, anlamında başını salladı.

Okulun Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinden Ayten Hanım, tüm konuşmaları dikkatle dinlediği halde konuşmalara hiç katılmamıştı. Elindeki kalemle masada önünde duran kâğıda arada bir hızla bir şeyler yazıyor, sonra dinliyordu. Tüm öğretmenler zaman zaman kendi aralarında zaman zaman tüm öğretmenlere dönüp konuşmaktan veya yeterince konuşamamaktan yorulunca sesler azalmıştı.

Kimya öğretmeni Burhan Bey, ona döndü: Hocam siz hiç konuşmadınız, ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ayten Hanım da sakin bir ses tonuyla şöyle dedi: Ne diyeyim, aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık. Ben de yazıyorum, hocam. Belki bir okuyan ve milletimizin durumunu anlayan olur diye.

 

Yorum Ekle
Yorumlar (9)
musade | 19.10.2021 15:53
Öğretmenlerim, Türkiye de nüfus oranına göre ders dışı kitap okuma yüzdesi kaçtır? dünya sıralamasının kaçıncı kertesinde? sadece bir soru!
Türkan Bakacak | 03.10.2021 12:42
Canim kardesim harika bir yorum ve ulkenin hali.bunu suyun basindakiler algilayamiyor.rabbim isin ehıi olanlarin is basina gelmesini nasip etsin
Muhammed | 27.09.2021 11:23
Elinize dilinize sağlık Ayla hanım. Ömrünün 20 yılını öğrenci sıralarında öğretmenlerin muhatabı olarak geçirmiş ancak buna rağmen öğretmenlerinin hiç iyi yetiştirmediği sizce malum, kalan 25 yılını ise o sıralara hatip olarak geçirmiş ama kimliği sizce meçhul biri, sosyal kıyamet habercisi, sıfatı muhal ve öğretmenlere dil uzatan bir had bilmez bay muhammed’e Bayan Ayla Şener, bir öğretmen olarak haddini bildirmiş ve medarı iftiharımız siz değerli öğretmenimiz sosyal kıyametimizin ilanını iyi ki bastırmışsınız. 1- Ancak haddim olmayarak ve kısık ve titrek bir sesle; bağırarak kulağından tutup dışarı atmak yerine sorduğu sorulara kulak verecek vicdan sahibi engin bir yüreğe ve aklı selime sahip bir eda ve nida daha yakışı kalmaz mıydı? Yine hadsiz bir soru sorduğum için peşinen özür dilerim. 2- Sorduğum sorulara cevap niteliğinde olmayan ancak öfke yüklü satırlarınızın bende uyandırdığı bir diğer merak; cevabın kaynağının habercisi cümlelerden sonra bizim işitme, duyma, konuşmak ve değerlendirme organlarımız hakkında düştüğüm tereddüdü de giderirseniz size sonsuz teşekkürü borç bilirim.
Ayla Şener,bir öğretmen | 24.09.2021 10:46
Öğretmenlerine: Bizler ortada iken öğretmenler, ne hadle bu konuyu kendilerine gündem yapıyorlar? diyerek had öğreten cümleler ironik bir yaklaşım olarak algılansa olurdu lakin durum öyle değil. Siz kimsiniz? Had bilmez neslin öğretmenlere had öğretmeye kalkması, o toplumda, sosyal kıyametin başladığının ilanıdır. Ne sıfatla herkesin ortak kimlik benimsediğini iddia ediyorsunuz? Demek ki öğretmenleriniz sizi hiç iyi yetiştirmemiş bay muhammed.
Muhammed | 22.09.2021 20:49
1- Öğretmenlerin asli görevlerinden husule gelen meyveler niteliğinde yeni ya da eski nesillerden mürekkep eserleri bizler ortada iken ne hadle bu konuyu da kendilerine gündem yapabiliyorlar? 2- Bu konuya sorun olarak bakmak ve dahası “Arap Sorunu” olarak adlandırmak benimsediğimiz kimliğimize düşürdüğümüz sorunlu ama sorumsuz gölgenin farkında mıyız? 3- Neden bu konu önümüze geldiğinde ille de “aşağıya ya da yukarıya tükürme gereği hissediyoruz? Başka seçeneğimiz yok mu?
Süleyman Arslantaş | 20.09.2021 14:23
Sahi siz ne diyorsunuz Ayten Hocanım?Tüm bu kaleme aldıklarınız saçla-sakalla izah edilecek hususlar değil.Kaldı ki entellektüel birikimi olanların söyleyeceği çok şeyler vardır-olmalı da! Selamlar..
Abdullah Piroğlu | 20.09.2021 10:22
Aslında yazı uzun gibi görünse de kısa sayılır aslında. sorun gerçekten önemli. bu konuşulanları abartılı bulan olabilir belki ama hiç de öyle değil. Benzer konuşmalar her yerde yapıldığı için biliyorum ki konuşmaların çoğu bölümü yumuşatılmış veya sansürlenmiş görünüyor. (gerekli de tabi) Bu sorun bir an evvel gündeme alınmalı ve aklı selimle çözüm yolu bulunmalı. Aksi halde pimi çekilmiş el bombası gibi duruyor ortada, kötü niyetli kişilerin istismarına açık bir vasiyette. Hani bir söz vardır ya "misafir misafiri sevmez ev sahibi ikisini de sevmez" diye. tam da bu durum için söylenmiş bir söz aslında. Aksi halde misafirliğini bilen ve vakti geldiğinde evine giden misafirler için değil elbet. Bu tür misafirlere -verilen kıymete binaen- "Tanrı misafiri" denir. Oysa şu anki durum 'yavuz hırsızın ev sahibini bastırması' halini almış görünüyor. Yazarın dediği gibi "aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık."
Çiğdem demircan | 20.09.2021 09:54
Ben de demetevlerde oturuyorum..yolda yürüyemiyoruz. Eskiden 09 gibi sokağa markete bakkala gidebilirdik..şimdi etrafımı kolluyorum. Suriyeli avere gençler var mı dite..kendi mahallemde sığıntı olduk.. korkar olduk..devlet hiçbirşeyi bilinçsiz yapmaz..ama bu kadar arap ile yaşamak istemiyorum.. okullar sokaklar işyerleri vb işgal altında
Neva | 20.09.2021 08:55
Çölü altınlarımızla imar ettiğimiz, susuz çöl kumunu kanımızla ıslattığımız günlerden bugünlere, ne bu vatanın çocuklarından beklenen fedakarlık ve feragat değişti ne karşılaştıkları ihanet ne de sonunda öz vatanlarında gördükleri hoyratlık.