Bir Beyaz Takke Gibi Berit’in Başında Kar

 

Son günlerde ajanslar kah şiddetli kar, kah hafif kar haberi verip duruyor Ankara’da. Biz görmedik, gören var mı nereye yağıyor bu kar Ankara’ya?

Ah şu yalnızlık kemik gibi, ne yana dönsem batar. / Cahit Zarifoğlu

Bazı geceler vardır uykuyla pençeleşir dururum. Göz kapaklarım yapışmış gibi birbirine açılmazken, beynimi bir türlü kandıramam uykuya.

Dün gece de böyle kıvranıp dururken yatakta, uzaktan gelen bir köpek sesi beni alıp götürdü çocukluğumun köyüne. Uzun kış geceleri geldi aklıma, daldım gittim ta seksenli yıllara.

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere sarı sıcak/ Nazım Hikmet

Gaz lambasının etrafında toplanır ödev yapar, kuzine sobalarda odun yanar, hem yemek pişer üstünde hem de ısınırdık. Babam Kul Hamid’den şiir okur, annem ejderhalı, bal börekli masallar anlatırdır geceye. En büyük eğlencemiz abilerimizle oynadığımız oyunlardı; isim şehir, amiral battı ve sonu gelmeyen bilmeceler. Vazgeçilmezlerimiz vardı geceye tat katan; kuru üzüm, bastık, tarhana, fırında pişmiş patates. Yer elması kalmışsa lükse girerdi. Kendi ürünümüzdü hepsi; bahçeden, doğal ve organik.

Hepsi hepsi de annemin sobada yaptığı kömbe varsa sabah, başka hiçbir şey aramazdık çayın yanına. Akşamdan mayalanan hamur, siyah fırın tepside, altı az yağlanır, yarı pişince üstüne de biraz katı yağ sürülür hepsi bu. Ne bugünkü tatlandırıcılar, ne de başka bir katık. Bir tanesi bölünmez, okul için ayrılır, öğretmen ve arkadaşlara. Hala burnumda tüter o lezzet, o koku, sırrı nedir bilinmez.

Akşam oturmaya gelen misafirler evimizin neşe kanyağıydı. Hele uzaktan gelmişse daha bir kıymetli olurdu, hiç gitsinler istemezdik. Giderlerse de, çocukları illa bizde kalmalıydı. Ayak uçlu, baş uçlu yatılırdı yer yatağında, aynı odada.

Pencereye oturup karın yağışını izlerdik saatlerce. Örenin duvarına, damın süyüğüne, bahçenin sekisine bakar iddiaya girerdik. İple çekerdik sabahı, uyku tutmazdı gözümüz. Okullar tatil olacak diye değil, kar küreme sevdası. Dam boyu karla kalkardık sabaha. Önce merdiven ve ayakyolu temizlenir, sonra evin önü sokağa kadar. Çeşmenin ve caminin yolu açılmıştır çoktan.

Bütün gençler dama çıkar erkenden. Bir taraftan damda yığılan kar uygun bir yere ağaç kar kürekleriyle kürenir, diğer yandan da kartopu oynanır damdan dama.

Her evin köpeği yoktu, ama her köpeğin bir sahibi vardı. Hiçbiri sokak köpeği değildi ama bütün sokaklar onlarındı. Özel isimleri de yoktu, hepsi karabaş cinsi davar köpeği, sahiplerinin isimleriyle bilinirdi. Can dostlarımız demezdik gerçi ama canlarımız onlara emanetti. Hesapsız bir karşılaşma olursa, yalvarırcasına bakışarak geçerdik yandan yandan.

Karlı ve sisli gecelerde sabahlara kadar ulurlardı. Köyü bir uçtan diğer uca sesleriyle adeta güvenlik çemberine alırlardı. Biz bu uzun ulumaları köyün etrafında kurtlar dolaşıyor diye yorumlardık. Olağan dışı bir durum sezdiklerinde havlamalarıyla hem sahiplerini hem de komşularını uyarırlardı.

Köy hayatında her insanın, her komşunun, her eşyanın bir yeri ve değeri olduğu gibi, büyük küçük her hayvanın da ayrı bir kıymeti, ayrı bir görevi vardı.

Ve köyde zaman hiçbir yerde olmadığı kadar bereketliydi. Nerden bilebilirdim köyde son kışım olduğunu bu kışın. Geç gelen bahar memleketime bolluk getirirken bana hazan getirdi.

Haziranda gelen ramazanın henüz ikisini tutmuştuk, üçü içinde sahura kalkmıştık. Uykuyla atıştırmanın ardından yattığımız yerimizden annemin çığlığıyla fırladık: “Çocuklar yetişin! Babanıza bir şey oldu.”

Sabah namazı için abdest alırken yumduğu gözlerini, iftar vakti öbür tarafa açtı babacığım. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciuun.” Hepimiz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.

Dünyada Allah’ın Hidayet’iyle müsemma idi, inşallah kabrinde de rahmetine gark olmuştur.

 

Paylaş