“TANRISIZ AHLAK” ÜZERİNE
Tanrısız Ahlak; Amerikalı bir felsefe profesörü olan Walter Sinnot-Armstrong'un kaleme aldığı bir kitap. Kendisi ateist olan yazar, ateizmin ahlaksızlık ya da nihilizm olmadığını savunmak için bu kitabı yazdığını belirtiyor. Zira pek çok teistin atesitler hakkındaki düşüncesini haklı çıkarırcasına, yeni ateistlerin dini reddederken, ahlakı da reddettiğini, bununsa doğru ya da en azından zorunlu olmadığını savunuyor. Çünkü yazara göre ahlak tanrıdan/dinden bağımsız ve nesnel bir şekilde mevcuttur. Bu seküler ahlak anlayışını temellendirmeye çalışırken, muarızı olarak gördüğü kutsal emir teorisini eleştiriyor. Bunu yaparken Evanjelizmin görüşleri üzerinden hareket etmek suretiyle, çalışmasının sınırlılığını belirliyor.

Armstrong, zaman zaman tereddüde düşürse de objektif olmaya çalıştığı izlenimi veriyor. Teistlerin de ateistlerin de kendince güçlü ve zayıf gördüğü yönlerini açıkça ifade ediyor. İlginç olan bir durum ise aslında bir apateist olduğunu söylemesi... Çünkü bir felsefe profesörü olarak ya da bu konuyu ele alan müstakil bir kitabın yazarı olarak kendisi için böyle bir tanım yapması çok tutarlı durmuyor...
Yazar, düşüncelerini iki ayrım üzerine bina ediyor: Kutsal emir teorisi ve seküler ahlak teorisi. Seküler ahlak yerine yazarın sıklıkla tercih ettiği gibi "zarar eksenli ahlak" da diyebiliriz. Yazara göre kutsal emir teorisi ahlakın kaynağı olarak Tanrı buyruklarını içerir ve sadece bununla sınırlıdır. Bir şey tanrının buyruğu olmasına binaen ahlakidir ya da değildir. Seküler ahlak ise nesneldir, doğal bir şekilde insanın özünde mevcuttur ve insan bunu doğal olarak bilir.
Kitap boyunca kutsal emir teorisine itirazlar şu şekilde sıralanabilir:
1- Bir tanrı varsa bile onun ne söylediğini nereden bilebiliriz?
2- Tanrı’nın iyi olduğundan, ve bunun yanında buyruklarının iyi olduğundan nasıl emin olabiliriz? Özellikle de sonsuz azap tehdidi olan bir tanrının iyiliğinden…
3- Kitab-ı Mukaddes'te gayri ahlaki içerikler vardır. (Bu son iki noktayı sıkça dillendiren yazarın ahlaksız bir tanrı tereddüdü ya da iması var gibi hissediyorsunuz.)
4- Kitab-ı Mukaddes de nihayetinde insan ürünüdür.
5- İnanmayanlar da pekâlâ ahlaklı olabilir.
6- Ödül ve ceza (cennet ve cehennem) kaygısı taşındığı için gerçek bir ahlakilik ortaya çıkmaz.
Burada mesele öncelikle insanın iyiyi ve kötüyü doğası gereği ayırt edip edememesi. Seküler, nesnel ahlakı savunan yazara göre bu tam olarak mümkün. Çünkü temel bir ahlaki iç görüye sahibiz ve bunun sayesinde herhangi bir tanrının bilgilendirmesine ihtiyaç duymayız. Yazar, böylece insanın ahlaki bir varlık olduğunu teslim ediyor. Ancak burada şu soru ortaya çıkıyor: İyi ve kötü, insanın sübjektifliğinden bağımsız bir kaynak olarak var ise, tanrı olmasa da kendini dayatan bir dogma oluşturmaz mı? Ki yazar bireye göre iyi ve kötüyü savunan sübjektifliğe karşı çıkıyor. Yani bir başka deyişle bu nesnellik nasıl sağlanabilir sorusu ortaya çıkıyor. İnsanın doğası tek kaynak olarak karşımızda duruyor. Ancak, yazarın ahlakın canlılar gibi evrimleşmediği, fizik ya da matematik gibi kesin ve sabit olduğunu söylemesine karşın, birey ya da toplum olarak zaman içinde ahlaki yargıların değişebildiği de bir gerçek…
Örneğin, ‘Tanrısız ahlak’a göre, eşcinsellik zararlı değildir, dolayısıyla ahlaksızlık da değildir. Tiksindirici olması bile görecelidir. Tıpkı boğazına parmağını götürüp istifra etmenin iğrenç olması ama ahlaksızca olmaması gibi… Yazar bu konuda çok net ve ikna olmuş görünürken, birkaç sayfa sonra nekrofili, rızaya dayalı ensest gibi durumların zararsız olsa dahi kendisine de iğrenç geldiğini, bu örneklerin zarar esaslı ahlak teorisinde bir eksikliğe yol açtığını itiraf ediyor ve doğruyu hangimiz bilebiliriz ki diye soruyor. Bu da insan doğasının bazı iyi-kötüleri bilme konusunda bir eksikliği olduğu anlamına geliyor kuşkusuz. Bu tür eylemlerin sadece çoğu insanları rahatsız ettiği için zararlı sayılabileceklerini söylüyor. Peki zaman içerisinde bunun değişmeyeceğini kim garanti edebilir? Eşcinsellik de tarih boyunca çoğu kişiyi rahatsız etmiştir sonuçta. Ancak günümüzde adına ‘onur yürüyüşleri’ yapılır hale gelmiştir.
Dindarların daha çok hayır yaptığını ortaya koyan araştırmalar hakkında, ödül ve ceza kaygısının ahlakı zayıflatıcı, çıkarcı etkisini vurgularken, bunun tersi olduğunda, yani dindarlar ödül ya da ceza kaygısı ile değil de diğer insanları umursama güdüsüyle hareket ettiklerinde dahi sonucun değişmeyeceğini söyleyerek, aslında kendisi ile çelişiyor. Dindarlığın hayır işlerini artırmak yerine, dinin hayırsever olmayanları dışlıyor olabileceği gibi zorlama bir yorum getiriyor. Bir sonraki sayfada ise seküler toplumların bencillikten uzaklaşmak için, hayırseverlik ile ilgili dini gruplardan ders alması gerektiğini söylüyor.
Bahsedildiği üzere, seküler ahlaka dair en merkezi ve belirgin özellik, başkasına zarar vermemek. Bu büyük ölçüde anlaşılabilir geliyor. Ancak kişinin salt kendine yönelik zararı ile ilgili görüşler, hiç de ikna edici değil. Örneğin, kimsesi olmayan, geride üzülecek, kalbi kırık kimseye bırakmayacak bir kimsesizin intihar etmesi, seküler ahlaka göre kabul edilebilir bir şey midir? Yazara göre kişinin kendisine zarar vermesi ahlak dışı değil, akıl dışıdır. Akıl dışı nedir sorusunun ise zarar nedir sorusunda olduğu gibi, yazara göre net bir cevabı yok… Bir başka örnekle devam edelim: Komşudan para çalmanın ahlaken yanlış oluşu, onun satın alma imkânını azaltarak zarar veriyor olmaktır. Peki çok zengin birinden çok küçük miktarda bir şey çalmak gibi bir durum için ne söyleyebiliriz, küçük bir ahlaksızlık olduğunu mu? Yoksa ona zarar vermiş sayılmayacağı için -ki o kadar küçük bir miktarın yokluğunu fark etmesi bile mümkün olmayabilir- ahlaksızlık saymayacak mıyız? Ya da insanın duygu ya da zihnin dünyasında yer bulan ama eyleme geçirmediği yanlışların ahlaki karşılığı için ne söylenebilir?
Zarar vermemek; haksızlık etmemek olarak da ifade edilebilir. Yazara göre seküler ahlak teorisine göre ahlaksızca hareket eden herkes cezalandırılamaz, zarara uğrayan da bunu her zaman talep edemez. İnsanlarda ise bu tazmine karşı bir talep vardır, ancak bu saçmadır. Oysa, insanın özünde zaten var olan ahlaki yasalar kadar, adalet ihtiyacı anlamına gelen bu talebin de var olması saçma olmasa gerek. Ancak bir ilahi adaletten bahsedemediğinizde geriye saçma kaldığının göstergelerinden biri olarak düşünülebilir.
Kitapta ilginç olan başka bir husus ise zararın eksene alınmasına karşın, faydaya hiç değinilmemiş olması. İyi niyetle şunu sorarak bitirelim: Yazar acaba bir asgari ahlaki düzeyden bahsetmiş olabilir mi? Yoksa kendisinin de ifade ettiği gibi, hala geliştirilmeye ihtiyacı olan teorisinin eksiklerinden biri de bu mu?
Yorumlar
0