sazanın suyu mu çıktı eşşoğlueşşek!

cemal, remzi şahinle birlikte mahallede yürürken
çocukluk zamanlarımızda
mahallenin vakıf arazisinde olan
şimdilerde belediyenin gösterişli parkı içinde kalan ve koruma altına alınan
gövdesini üç kişinin anca kucakladığı
dalları göğe uzanan
asırlık çınarın altında otururken gördük
sefer abiyi...
sırtını vermiş çınara,
sanki birilerine bir şeyler anlatıyordu.
dudakları kıpır kıpırdı.
muzır bir hal çökmüştü simasına
yılışık bir sesle, selamun aleyküm sefer abi dedik
biraz irkildi ama çaktırmadı ve aleyküm selam gençler diyerek,
her zamanki
sıcak tavrıyla buyur etti çınarın gölge altına...
sefer abi, mahallenin neşesiydi.
onun olduğu mecliste gülmek serbestti.
hayır hayır kesinlikle değil. zan ettiğiniz gibi değil.
sefer abi bir meddah, heran komiklik yapan bir palyaço,
insanları güldürmek derdinde olan bir adam hiç değildi.
o sadece
müslüman yanındaki adama umut vermeli,
neşe katmalı,
gönle ulaşmanın yolu sözden önce
adamın simasında gülen gözleri olmalı derdi.
anlatacağı güzel bir şeyler varsa
bir fıkraya, yaşanmış bir olayı mesel getirir tebessüm ettirirken dinletir, öğüt verirdi
kamyoncuydu sefer abi.
evet kamyon şoförü işte... hayatı yollarda geçmiş
ülkenin gitmediği yeri kalmamış,
sayısız hikayenin çok zaman başrolü olmuş bir güzel adam…
ha biliyor musunuz?
bizim çaybaşı cami imamı zekeriya hoca
kamyon şoförü olan sefer abiye
gençlerin, çocukların böyle ilgisini kıskanıyordu desem yalan olmaz.
“sefer sefer! toplamışsın yine etrafına çocuklar, gençleri masal annatıyon,
söyle de biraz da camide kuran okumak için gelseler ya...’’
derken
kendi yetersizliğini faş ediyordu ama ne yapacaksın.
zekeriya hoca ciddi adamdır, iyi adamdır, hafızdır, dindar adamdır, gayretli adamdır
ama biraz mizacı, suyu sert adamdır.
“zekeriya hocam kasma” derdi “kasma!’’
“bunlar ümmetin umutları,
dindarlık
önce ‘taraf’ olmaktan geçer.
istikamet sahibi olmanın yolu
allah’ı sevsinler, resulünü sevsinler sonra arkası gelir” der ve
arkasından kahkahayı basar ve
“ben hamuru yoğuruyorum sana da pişirmek düşüyor!” der
imamla tatlı tatlı atışırdı...
nasıl gidiyor gençler? dedi ve arkasından bizi duymadan,
biliyor musunuz? siz gelmeden önce
o ara başını kaldırdı ve çınara döndü, kaş göz işaretiyle ağacı gösterdi;
konuşuyorduk kendiyle, iyi tanışırız derken ona hayretle bakarken
bizi bir merak bir merak sardı ki
gelecek olan hikayeyi dinlemek ve bölmemek için
nefesimizi dahi tuttuk desek yeri var işte.
kısık gözlerini biraz daha kıstı
sanki hiç bir şey kaçmasın diyen ciddi bir hal geldi simasına ve;
alanya'dan kamyona portakal sardık.
450 milyon lira. bize kalacağı 40 milyon anca...
gencim o zamanlar,
babam gidişime şöyle baktı, derste, okulda gözüm yok
“oğlum sefer dedi. iyisi mi gel benim yanıma, okuyamayacaksın bari şöför ol.
uykusuz gecelerde bir başına direksiyon sallamak, patlayan lastiği,
motorun hesapsız arızalarıyla bir başına uğraşmak zordur
zordur evet ama
yolun sevdası düşürse adamın yüreğine görmez bir şey.” dedi…
“mazotun kokusu,
deryaya vurgun olan adamın denizden aldığı kokuya benzer,
yolun akıp giden şeridine düşen ayın şavkını seyretmek
yağmurun cama vurduğundaki tıkırtısı, dalgalanması, lastiklerin uğultusu,
güneşin
asfalta bıraktığı seraba vurulursun”
dedi ve o demeyle 30 yıldır yollardayız…
yedinin beline geldiğimizde bir tipi bastırdı ki
göz gözü görmez oldu. tepenin hemen arkasında bir dinlenme tesisine
zor attık kamyonu!
zincir taktık, namaz dar vakte girmişti, yorgunluk cabası…
baba dedim, “alengirli bir yer burası, önündeki lüx ciplerden belli ama
yine de karnımızı burada doyursak” dedim.
“kamyoncuların yerine daha çok var…”
olur evlat dedi, babamla kıyıdan bir seçtik ve oturduk.
önünde devasa büyük hiç görmediğimiz çeşit çeşit balık olan bir tezgah vardı.
kamyoncuların mola verdiği yerlerde görmediğimiz
eli ayağı, giysisi düzgün genç bir garson geldi
ne yiyeceğimizi sordu ve arkasından balık çeşitlerinin çok iyi olduğunu
tavsiye ettiğini söyledi.
biz kamyoncular etle doyarız gençler.
bir kere yer sıkı yeriz…
garson,
balık bizim işimiz diye övdü, aklımıza balığı soktu ve biz de
en iyi balıktan 2 şer tane hızlıca yap diyerek sipariş verdik...
fiyatını sormadık bile.
balık değil mi ne olur ki, dedik
2 kg kuzu şişten pahalı olacak değil ya! diye düşündük... ah ki ah!
remzim dedi sefer abi, nefeslendi;
sanki bir yerlerde kalmış bir tat var gibi dilini dudaklarında gezdirdi!
allah için süper bir balıktı. envai çeşit mezesiyle
on numara beş yıldız doyurduk karnımızı.
babam lavaboya kalktı ben o ara, arkaya gerildim, ağzımda kürdan var
hesap diye elimle işaret ettim.
hazırmış hesap
tabak üzerinde deri kabın içinden pusulayı aldım ve rakamı fark ettim birden;
34 milyon yazıyordu.
ağzımdaki kürdan yere düştü
ben garsona sessizce rakam falan gibi bir şeyler geveledim,
çocuk, abi en iyi balığınız neyse onu yapın dediniz,
bir balık normalde doyurur insanı
siz ikişer söylediniz... öyle…
delikanlı
bu, bu nasıl para böyle, kamyona sardığımız malın kazancı lan! diyen cümleler
dökülmüş dilimden.
heyecandan olacak sesimi de yükseltmişim:
“evlat ne hayır !” diyerek yanımıza 120 kilo dev gibi bir adam geldi,
“adım hacı ali usta, buranın sahibiyim, problem ne” dedi...
ben ustam dedim, elimdeki hesap pusulasını gösterdim ki:
hacı hışımla döndü garsona,
“lan oğlum!
kamyoncu adama,
hele bir de bozkırın çocuklarına
okyonusun pahalı balığı yedirilir mi?
sazanın suyu mu çıktı, eşşoğlueşşek” diye bir yürüdü garsonun üzerine…
zaten gözleri çizgi gibi,
yanakları kırmızı dombul komik bir adam olan sefer abiyle birlikte
biz yerlere attık kendimizi,
gülmekten kırılıyorduk. öyle ki bi ara yumruk bile atmışız bir birbirimize...
sakinleşince devam etti sefer abi:
o ara ben
“abi sıkıntı yok yani. o kadar paramız yok ama borcumuz borç,
dönüşte veririz parayı” deyince,
hacı usta, ayağımdaki şaftı bozulmuş bota mı bakıyordu bilmiyorum,
delikanlı dedi, bu yemek benden olsun.
gülümser bir simayla;
“arazide gece ihtiyaç gidermek için çıkan adam,
suyu yoksa, bir de taharetlenmek için 3 taş almamışsa eğer yanına
kıçını yıldızlara açmış halde seke seke taş ararmış”
derken
kocaman elleriyle sırtımı hafifce tıpışladı…
gençler! dedi sefer abi.
biraz önceki muzip halinden eser yoktu.
“yolunuzun” adamı olun...
taşkınlık yapmayın
yorgunluk olur sonra.
valla,
hacı ali ustanın
sırtımı tıpışladığı elinin ağırlığı hala durur omuzlarımda…
ey yolcu
“yolumuzun adamı olmak”
sefer abi öyle diyor!
öyle işte…
not; yazılarımın, dilediğiniz kısmı dahil, dilediğiniz şekilde dostlarınıza ikram etmeye açıktır.
Yorumlar
4