ey melike belkıs, sana selam olsun!

dost aklıma düştü birden, 
Hz süleyman’dan
“gelmeyim oraya bak…”
diye biten mektup melike belkıs’a ulaşınca ne oldu?
bir baksak aziz kitaba diyordum. 

melike hemen danışmanlarını topladı. durumu anlattı…
onlar ne dediler?
“biz güçlü kimseleriz, çetin savaşçılarız. emir senindir.” (neml, 33)

biz güçlüyüz, savaşırız, sen yeter ki emret!
ne oldu müslüman çok tanıdık geldi sanki!
bugün de meydanlarda, ekranlarda, sosyal medya hesaplarında
aynı sözleri duymuyor muyuz? 
biraz hamaset, biraz öfke, biraz da kendimizi olduğumuzdan büyük gösterme merakı…

peki belkıs ne dedi?
“şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı perişan ederler…” (neml, 34)

ey dost, belkıs’ın feraseti tam da burada başlıyor. 
danışmanları sahip oldukları gücü anlatıyor; 
o, o gücün karşısındaki düşmanın kuvvetini ve muhtemel sonuçları düşünüyor. 
onlar savaşmaya hazır olduklarını söylüyor; 
o, savaşın milletine neler kaybettirebileceğini hesaplıyor.

belkıs korkak biri değildir; sadece kavgaya girmenin bedelini bilen bir hükümdardır. 
feraset neydi peki;
görünenin arkasındaki görünmeyeni 
tehlikeyi, 
gelebilecek olan felaketi hissedebilmektir 

belkıs, danışmanlarının sözünü duyuyor ama onların coşkusuna
ve dolduruşuna  teslim olmuyor. 
gücü inkâr etmiyor; gücün her sorunu çözmeye yetmeyeceğini biliyor.
işte devlet aklı budur dost:
zaferin nasıl kazanılacağını düşünürken, 
zafer uğruna nelerin kaybedilebileceğini de hesaba katmak.

islam coğrafyası yeniden kan, gözyaşı ve yıkımla sarsıldığı bu zamanlarda
bu felaketlerin sorumluluğunu elbette saldırganların zulmünden ayrı düşünemeyiz. 
müslüman orada mısın?
150 yıldır işgal edilmiş İslam'ın topraklarında 
ne kadar çok öldük be dost. ne kadar çok yıkıldık, sürgün yedik, hicrete zorlandık… ah!

ama şu soruyu sormak da zorundayız: 
bu kadar ağır bedelleri önlemek, 
halkları korumak ve yıkımı sınırlamak için neyi hazırladık, 
neyi eksik bıraktık?

derim ki müslüman; bahçeli evi olan bilir,
ağacın altındaki alçakta kalan meyveye ulaşmak kolaydır; elini uzatır, koparırsın. 
ama kolay koparılması, olgunlaştığı anlamına gelmez. 
meyvenin güneşe, yağmura, zamana ihtiyacı vardır. 
vaktinden önce koparılan meyve, dalında gelişimi bir daha tamamlayamaz
insan da böyledir, toplum da, ümmet de!

ilimle derinleşmeden, güçle donanmadan, birlik kurmadan, 
hazırlık yapmadan büyük hesaplara girişmek; 
ham meyvayı dalından koparmaktır. 

bedelini ise çoğu zaman çocuklar, yoksullar ve gelecek nesiller öder.

peki ne yapmalı?
olgunlaşmalı dost! olgunlaşmalı işte.
ilmimizi artırmalı, savaş atları hazırlamalı!
kurumlarımızı güçlendirmeli, birliğimizi sağlamlaştırmalı,
istişare etmeli ve zamanın şartlarını doğru okumalı,
haklılığımızı koruyacak imkânları hazırlamalı, 

ökkeş mustafam dedi ve:

mangal başında duman altı olanların
sosyal medyada zafer ilan etmesi kolaydır. o ara onları tutana aşk olsun!

biz hâlâ zaferi konuşuyoruz, yıkımın hesabını kim yapacak?

meyveyi hamken koparıyoruz, sonra niye olgunlaşmadı diye hayıflanıyoruz. 
hazırlanmadan yola çıkıyoruz, sonra nerede kaldı yardım diye zıplıyoruz,
niye yol uzun diye soruyoruz.

ey müslüman, öfkeyi büyüttüğümüz kadar aklı ve feraseti büyütmeliyiz 
çünkü vaktinden önce koparılan meyve çürür;
olgunlaşmadan girişilen işin bedelini ise bazen bir nesil öder.

ey melike belkıs, sana selam olsun!

ben demiyorum valla!
bu var ya, ökkeş 
o diyor. 
“meczup işte!”

paylaşmaya değer gördüğünüz yazılarımın dilediği kısmı dahil dostlarınıza ikrama açıktır.
bir gönle daha temas etmek iyidir. valla!

 

Paylaş