KAPAN

 

28 Şubat darbesinin ateşi yüksek olan
hani 1000 yıl sürer gerekirse denilen günleriydi...
mazlumder üyesi başörtü mağduru bir üniversiteli genç kız
abi diyordu;
"ben üyelikten çıkmak istiyorum.
erkek kardeşim Karaman’da kamu bölümünü bu yıl kazandı.
benim mazlumder üyeliğim nedeniyle,
kardeşimin mezun olduktan sonra memuriyetine bir engel olabilir diye düşündük
öyle,
valla öyle"

mazlumder üyesi
başörtü sebebiyle okulunda atılan,
devlet mağduru bir genç kızın
kardeşinin ne zaman belli olmayan
devlete memur olma hayalleri için
dernekten istifa talebi ilginç gelmişti bana...

bu hatıra burda dura dursun,

devletler kendine inanmış kitleler ister.
ne kadar çok kalabalık ve ne kadar kutsalları fazla olursa
o kadar güçlü, sarsılmaz ve ilelebet payidar falan olacağız derler,
10 yılda 15 milyon yarattık falan..
duyarsınız..
onun için olsa gerek iktidar sahiplerinin
devletin kutsallığını dinden alan sayısız kes yapıştır çakmaları olur.
din de bu işler için iyi bir araçtır ve çok hızlı evrilir devletlüler eliyle.

muaviye nur topu gibi saltanatını ümmete dayatırken
veya
sıpalarına iktidarı devretme hesabı içindeyken
aşiretine, iktidarına inanmış müminler devşirmek için
veya kalabalıklar susturulması ve iknası için
uyduruk destek alır kutsal olandan...

haşa!
Allah öyle emretmişti  işte!..

sonra ki yüzyıllarda
modernizmin dünyalılara hediyesi olan
ulus devletler de
dine ait kutsalı kullanmayı bırakmadı.
en azından,
ulus devletin ayağı yere basacak, güçlenecek hale gelinceye kadar.

modernite hayatın her evresinde hakim olabilmesi için
tanrının öldürülmesi gerekiyordu ya!
yeni dünya düzeninde gökten vaaz eden bir tanrıya
kutsal olan hiçbir şeye insanın ihtiyacı olmamalıydı.

dünya kapitalistleri,
dilediği şekilde insanı köle etmesi için bireyciliği hakim kıldığı anda
güç bende diyecekleri bir düzenleri olacaktı çünkü.
ne kadar çok birey, o kadar çok güçlü iktidarlar...

acele etmeyin,
derdimi anlatacağım Allah’ın izniyle;

peki yeni ulus devletlerin kutsalı olmayacaksa eğer
halkların bu devlete olan intisabı nasıl sağlanacak.
zaten görüldü ki,
ne kadar din soslu ulus devlet olursa olsun
halktan yeterli sayıda kendine bağlı kitleleri var edemiyordu.

kendine sadık kitle isteyen ulus devletler,

bir şeyi keşfetti.

kendine baş kaldırmayan, korkak
tedirgin, ürkek,
gelecek kaygısı olan, kendi derdine düşen,
devlete karnından bağlı
insan topluluklar var etmek gerekiyordu ki;
modernite zaten bunun için vardı.
bireycilik teşvik edilirken insan yalnızlaştırıldı,

diğer yanda devlete bağımlı devasa bir kitle
meydana getirmenin eşsiz yolunu buldular...

ücretliler,
maaşlılar yani…
valla…
ey dost, insanları birbirine veya bir yere bağlayan
en etkili şeylerden biri paradır...
para, para, para…

onun için de milyonlarca çalışanı olan
işveren patron devlet var ettiler.
devlete muhtaç, maaşını oradan alan,
memurlar, işçiler, bilirsiniz.
güvenlik güçleri dahi, profesyonel savaşçı maaşlı,
maaşını devletten alan ve devlete bağımlı kitleler işte.

bir de toprağından koparılan köylüler
şehirlerde patron maaşlı ucuz iş gücü olunca

kaymaklı börek mi diyorlar...

emekli olunca da verecekleri üç kuruşa muhtaç olan,
enerjisi, heyecanı bitmiş yalnız bırakılmış acuze kalabalıklar...

bitmedi daha kötüsü yukarıdaki 28 şubat anektodunda saklı,
hikayeyi bir daha okuyun,

bir de o muazzam devlet memuru kalabalığına  dahil olmak isteyen
gerideki milyonlar var ya, en tehlikelisi de onlar...
of ki of…
“doğmamış çocuğa don biçmek” gibi
sayısız korku, endişe umut ve koşturmanın içindeki kalabalıklar
çocukları, kendileri en iyi lise ve üniversite mezunu olsa da,
elinden çok iyi iş gelen usta olsa da

devletin çalışanı olsun,
garanti maaşa talim etsin, aman devlette işi olsun yeter diyen kalabalıklar,

modern kapitalist batı devletlerinde
ülkede  çalışan nüfusunun yüzde 80’ine varan kesimi
kamuda ve özelde ücretliyse
bunun anlamı malumdur.
Türkiye'de bu 2002 yılında yüzde 55 iken, bugün yüzde 65’e çıkmıştır.

eee! her şeyin elbette bedeli olacaktır.
güvenlik soruşturması diyorum,
cv işte
bildiniz mi?

uslu vatandaş olmak...

"memuriyetten istifa edip avazım çıktığınca bağırmalık bir gün...
bana sus dediler, susuyorum…"
diyordu bir zülme şahit olan
yazar bir memur hanım.

sessiz ve boyun büken  kalabalıklar var ya
işte onlardan,
bu hale terfi eden milyonlar vardır artık…
devletimiz varol, çok yaşa falan...

anladınız siz...


ey yolcu

yola refiksiz çıkılmaz. önce refik sonra yol
ana, baba, eş, dost, yar, evlat işte..
yolu kolay eder bunlar...
düşünce elinden tutan,
kaybolunca yol gösteren, gönlüne sükunet verenler,
karşılıksız seni gölgeleyenler var ya
yani ücretsiz...

sonra

ey yolcu

rızkını kölelik sebebi yapma.
her bir bağımlılık bilesin ayağına atılan bir prangadır.
yürüyüşünü bozan ,
elini, dilini tutan,

hakkın sesi soluğu olacak işlere engel olan,
cesaretini ve duygularını, heyecanlarını yok eden
bağımlılıklar vardır ve
en tehlikelisi
rızık boyunduruğu elinde olanlara boynunu uzatmandır...

ey yolcu

yolun, sarp ve yokuştur.
ancak özgür olan bu yolda kalır.
seni yolundan çevirecek olanların en önemlisi
rızık kapanıdır..
kaptırma kendini
verme başını

kalırsın yoldan...

 


Not;  yazılarımın, dilediğiniz kısmı dahil, dilediğiniz şekilde dostlarınıza ikram etmeye açıktır. Her hakkı okuyucuya aittir.

 

Paylaş