dünyaya yetişemezsiniz, koşup durmayın!


devletin memuru ve işçisinin yani ücretli kesimin birçoğunun
“bizim ne eksiğimiz var insanca yaşamak istiyoruz”
diye başlayan yakınma cümlelerini hepiniz duymuş
veya o kesimdeyseniz bunu dillendirmişsinizdir.

bir ev iyi bir araba
yazın hiç olmasa çocuklarla 10 gün deniz kenarında mütevazi olsa da bir otel tatili
çocuklarına markalı olmasa da kaliteli elbise ve ayakkabılar,
eli ayağı düzgün telefon falan işte
ne bileyim zorlanmadan market ve pazar çantaları dolsun istiyoruz.
benzeri işte… anladınız siz…

genç bir öğretmen arkadaş eşi de öğretmen geçen gün mızmızlanıyordu;
“abi denizde tatil için 1 haftalığı 35 bin tl para istediler
geçen yıllarda hiç sorun olmuyordu. tatilimizi çoluk çocuk yapıyorduk.
bugünlerde çok kızgınım
bizim de hakkımız değil mi tatil? Biz de insanız” diyordu...

niye hakkın abi?
sahi niye hakkın? hele bi söyleyin…

her ayın başı garanti maaşın hesabına yatıyor. hiçbir risk almıyorsun...
devlete memur olarak girerken
pekala biliyorsun ki devlet memurusun ve yaşam standardın aman aman falan olmaz.
ticaret yapan nice insan biliyorum benzer konforu yakalamıyor.
yakalamadığı gibi
ayın sonunda işçisinin yatacak sigorta priminin stresi yanına kar kalıyor.
ticarette kazanan da çok var... eee ticaret işte riski göze alıyorsanız pazar karşıda…

diğer yandan
hangi ekonomik sınıfın adamı olursanız olun
dahası yok mu? diyen bir açlığın!
her kesim de  benzer mahzunluk yaşanıyor...

olmadı değil mi?
olmadı biliyorum. zor konu.
kenardan kenardan eminim
devletçi, tayyipci falan yakıştırmalar hazır duruyor dillerinizde…

o zaman şöyle buyrun;

kısa film dalında birinci olan filmi seyretmek için merakla sinemaya giren seyirci
ışıkların kapanmasıyla
beyaz perdede
önce bir odanın tavan lambası ve beyaz tavan üzerinde akan
filmle ilgili yazıları okudular. sonra
film müziği yoktu ve boş tavanı seyretmeye başladılar.

kamera sanki takılmış gibi tek yeri gösteriyor hareket bile etmiyordu.
3. dakika geçmiş merakla beklenen film sanki başlamamıştı.
4. dakikada salonda derin sessizlik yerine hoşnutsuzluk mırıldanmaları başladı.
5. dakikada makinist uyuyor mu? diyen sesler duyuldu.
yerinden kalkanlar ve salonu terk edenler oldu  
6. dakikada uğultu arttı
7. dakikada ıslık çalan, bağıran tepkisini bir şekilde salonda dile getiren seyirci
8. dakikada perdede kameranın yavaşça hareket etmesiyle
tekrar salon derin bir sessizliğe büründü.

yavaşça hareket eden kamera
önce tavan sonrası açık yeşil oda duvarı gösterdi.
sonra odadaki kanepe perdeye yansıdı,
mavi bir halı göründü, sonra bir karyola ve bir çift ayak
çarşafın içinde adeta kemikleri belli olan bir insan olduğunu
farkedecek kadar bir görüntü seyredildi.
ve kameranın hareketiyle  
yanakları bir birbirine geçmiş hareketsiz duran
gözlerini tavana odaklanmış yatalak birini gördü seyirci…

o ara
bir yazı düşer sahnenin tam üstüne
bisiklet sürerken bir arabanın çarpmasıyla omurilik kırılması geçiren ve
yatağa mahkum bir kişinin
10 yıldır seyrettiği yeri izlediniz
der
perde kararır...

haydi bu drama benim çok önce seyrettiğim başka bir acıyı ekleyeyim,

metin sabancı diye biri var. 27 yaşında. engelli işte derken
daha hiç ayakkabı giymemiş,
otomobile binmemiş.
ayakkabı fabrikam ve toyota marka araba fabrikası olan biriyim diyordu ya!
baba sabancı gözleri yaşa dururken…

meczup söylenir
 
sükunet
her şeyden önce

elinizde olan sağlığın kıymetini bilmekten geçer

ihtiyaç dediğiniz çok şey
öğretilmiş olandır.

azalınca bazı şeyler durmak gerekir

dünyaya yetişemezsiniz, koşup durmayın!
dedi ve sustu

ah! dilim dönse de şu rızık işini bi konuşsak
sonra. belki…

Paylaş