İlim ve Dava Adamı Ruhi Özcan ve Çocukları ve Sorumlu Dostları | Kamil Yeşil
Göçüp Giderken üzerinde fazla eğleşmeyeceğiz, satır aralarındaki Ruhi Özcan üzerinde duracağız. Çünkü Yusuf Ziya Kavakçı, Ruhi Özcan’ın mağdur edildiği dönemde Erzurum İslâmi İlimler Fakültesinde dekan idi. Özcan’ın nasıl mağdur edildiğini en iyi Kavakçı biliyor.
-Hatıra kitaplarının şahitliği ile-
Göçüp Giderken adlı hatıra kitabı Erzurum İslâmi İlimler Fakültesi Dekanı Yusuf Ziya Kavakçı'ya ait. Müjdat Uluçam’ın kasete alıp deşifre ettiği eser, yakın dönem ilim tarihi için ilginç ayrıntılar içeriyor.(Duruş Yayınları, Ist. 2024, 430 s.) Sohbet usûlüne dayandığından kitapta birçok tekrar var. Kavakçı, hem soru vesilesiyle hem konuşma akışında o kadar çok ilim, fikir, siyaset adamı, akademisyen ve kitap adı zikrediyor ki bu isimler Kavakçı’nın zeki olduğunu gösteriyor. Fakat ayrıntılara (ilmine, akademik çalışmalarına, ilmî tartışmalara vs.) girmediğinden isimlerden başka bir şey kalmıyor okura. Kim kimin damadı, kim kimin kayın pederi gibi ayrıntılı bilgiler de dikkat çekiyor. ‘Kelam ehli’ olduğu belli olan Kavakçı’nın üslûbunda bazı sertlikler ve akademisyene adamına uymayan ifadeler de var. Mesela, internette köyünün adını göremiyor; Web yöneticisine mesaj yazıyor; yönetici “Karaköçek diye bir köy yok” deyince Amerika’dan, yüzünü bile görmediği insana “Bana bak, gelirim seni ayağımın altına alırım” diyerek şiddet dili ile tehdit edebiliyor. (s.18).
Göçüp Giderken, bir nesil ve dönem hatıratı. 1938 doğumlu olan Kavakçı’nın, ilim, fikir, dinî hayat vs. hakkında tekrarlardan ziyade; ayrıntılı dönem bilgileri olmalı idi deyip geçiyorum. Kavakçı, son 20 yılda, basında, kızı Merve Kavakçı’nın mv yemini ettirilmemesi ve torunu Fatma Gülhan’ın CB Erdoğan’ın mütercimi olması dolayısıyla ismi geçse de benim için o, Amerika’da Muhammed Hamidullah’ın cenazesini kıldırıp defnini yapması sebebiyle çok özel biridir. Bu hizmet herkese değil Kavakçı’ya nasip olmuştur.
Göçüp Giderken üzerinde fazla eğleşmeyeceğiz, satır aralarındaki Ruhi Özcan üzerinde duracağız. Çünkü Yusuf Ziya Kavakçı, Ruhi Özcan’ın mağdur edildiği dönemde Erzurum İslâmi İlimler Fakültesinde dekan idi. Özcan’ın nasıl mağdur edildiğini en iyi Kavakçı biliyor.

*
Yaşasaydı günümüz ilim adamlarının içinde eserleri, konferansları, yetiştirdiği talebeleri ile ilmî otorite kabul edilecek, bir fakih olacaktı merhum Ruhî Özcan. Sadece Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında aynı ağırlığını hissettirecek bir ilmî birikime sahipti. Eserini veremeden 41 yaşında (D. 1945) 17 Ağustos 1986'da bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı, hanımı ve bir oğlu (Abdullah) ile Rabbimize kavuştu.
Erzurum'a edebiyat okumaya gitmeme rağmen (1983) ilk çevrem İlahiyat Fakültesinden oluştu. Aydın’dan Erzurum’a giderken bir ağabeyimiz İhsan Süreyya Sırma ve Beşir Atalay ile tanışmamı istedi, benden selam söyle dedi. İhsan Hoca’ya gidip selamı ilettim. Fakültedeki bazı lüzumsuz dersleri asarak İhsan Süreyya'nın İslam Tarihi derslerine katıldım. Ruhi Özcan’ı da isim olarak bilmeme rağmen ziyarete cesaret edemedim. O zamanlar aktif olarak tartışılan, kız öğrenciler baş örtüsünü çıkararak okuyabilir mi, bu bir cihad olur mu, zorlamalar karşısında başını açmanın cevaziyeti nedir gibi bir soru sormam istendi Ruhi Özcan’dan. Odasına girdim. Sorumu sordum. Cevabı “Öyle şey olmaz, nass’ı çiğneyerek cihad edilmez”, dedi.
Ruhi Özcan hem ilim hem takva ehli olarak biliniyordu. Başka fıkıh hocaları olmasına rağmen illa onun açıklamasına (içtihat) bakılırdı.
Yemeklerini saatle ve ölçerek yediği rivayet edilirdi, evindeki kitapların milimetrik olarak yerleştirilmesinden tutunuz; Ramazan hilalini gözetlemek için Palandöken dağına çıkışına kadar birçok olay anlatılırdı hakkında. Zamanın en tartışmalı konusu dar'ülislam, dar'ulharp, Cuma namazının hükmü gibi meselelere bizzat Üniversite Camii'nde Cuma namazı kıldırarak cevap vermişti.
Ruhi Özcan biz üniversitede öğrenci iken iki kez de konferans verdi. Konferans için Erzurum'dan Bayburt'a otobüs kiraladık. “Vahiy Kültürü” ve “İbadetlerde Şekil ve Mânâ İlişkisi” adıyla daha sonra kitap halinde yayımlanan bu konferanslar Erzurum yolu ile bütün memlekete yayıldı.
Ne yazık ki Ruhi Özcan hocanın da kıymeti bilinmedi ve hak ettiği doçentlik kadrosu verilmediği için Suudi Arabistan'a gitti. Suudi Arabistan'da Arapça olarak fıkıh dersi veriyordu.
“Göçüp Giderken” adlı hatıratında dönemin İslami İlimler Fakültesi Dekanı Yusuf Ziya Kavakçı; hak etmesine rağmen doçentlik kadrosunun fakültedeki bazı hocaların, rektörlüğe gelen solcu idarecilerle iş birliği yaparak Ruhi Özcan’a verdirilmediğini, hakkının gasp edildiğini anlatıyor. Ziraat fakültesinden gelen dekan, Ruhi Özcan’ı değil, öbür doçenti destekliyor. O grubun içinde Emrullah Yüksel, Hamza Aktan, Zahit Aksu, Ünver Günay, Ekrem Sarıkçıoğlu gibi kişileri zikrediyor. Neticede Ruhi Özcan doçentlik kadrosuna atanmıyor, Kavakçı da emekliliğini istiyor.” (s. 213-219).
Ruhi Özcan, Akşehir-Konya kara yolunda meydana gelen trafik kazasında hanımı Rukiye Özcan ve oğlu Abdullah Özcan ile beraber vefat ettiğinde 41 yaşında idi. (17 Ağustos 1986) Geride iki oğlu Abdurrahman ve Abdurrahim Özcan hem yetim hem öksüz kalmıştı. Acaba bu çocuklara ne oldu diye o zaman aklıma gelen soruyu, mutlaka baba ve anne tarafı sahip çıkmıştır ama onlardan önce Erzurum İlahiyat Fakültesinde oda ve lojman arkadaşları, aynı dava ve çilelerin insanları sahip çıkmıştır diye düşünmüştüm. Meğer öyle olmamış. Geride kalan çocuklar sırtlanlara yem olmuş, Ruhi Özcan’ın emanetini zayi edilmiş. Zira çocuklar uluslar arası istismar örgütü FETÖ’nün tuzağına düşmüş. El’an biri ABD’ye sığınmış diğeri hapiste yatıyormuş.
Benim kanaatime göre eğer aynı şey, Ruhi Özcan’ın başına değil de İhsan Süreyya Sırma, Yusuf Ziya Kavakçı, Mustafa Ağırman vb. dava adamı arkadaşların başına gelseydi; Ruhi Özcan o çocuklara kendi çocukları gibi sahip çıkardı.
Kavakçı, Ruhi Özcan’ın çocukları ile ilgili şunları anlatıyor : “Ruhi Özcan'ın oğlunu İstanbul İmam Hatip Okuluna vermişler. (Kimler vermiş, nerede kalıyormuş vs hakkında soruşturma yapmamış olmalı ki bu konulara hiç değinmiyor hoca.) Çocuğu sınıftan çağırdılar, geldi. Onunla öyle bir görüşmemiz oldu. (...) Ben Amerika'daydım. O çocuk da Amerika'ya gelmiş. Biri bana gelip "Ruhi Özcan'ın oğlu size bu emaneti vermemi istedi" dedi. "Nedir o emanet, dedim. Bana bir zarf uzattı. "Aç bakalım o zarfı" dedim. Açtı, baktım içinde bir miktar para vardı. "Ben almıyorum, geri götür. O çocuğa geri ver, hakkım helal olsun ama parayı almıyorum" dedim. (Kavakçı yine burada ne arıyorsun, nerde kalıp ne iş yapıyorsun vs diye sormuyor. (Geçip Giderken s. 214). O paranın bir hisse ortaklığından geldiğini söylüyor hoca. Oysa çocuğun Amerika'da F.G'nin yanında olduğu anlaşılıyor. “İmam hatipte ziyaret ettiğim çocuk mudur, başka bir oğlu mudur tam bilmiyorum ama Ruhi Özcan'ın bir oğlu oradadır.(Amerika)” diyor ve ekliyor:
“Ruhi Özcan'ın o zaman Fethullah Gülen'e mensup olduğunu bilmiyorduk. O zaman Ruhi Özcan'ın Nurculuğu hiç belli değildi.”(s. 213-219)
Kavakçı bu satırlarda imalı konuşuyor. Ruhi Özcan’ın gizli bir nurcu olabileceğine dair ihsasın doğruluğu nedir diye sormamız gerekir. Ne demek “Ruhi Özcan’ın o zaman F.G’ye mensup olduğunu bilmiyorduk.” Bu iddianın doğru olmadığını, eğer bir geliş gidiş varsa bunun tamamen davete icabet veya bir sohbet vesilesi ile ziyaret olduğunu söyleyebiliriz. Ruhi Özcan seviyesinde bir ilim ve ahlak sahibinin FG’ye o dönemde bile mensup olması düşünülemez.
Ruhi Özcan’ın talebesi Faruk Beşer’in hatıralarında bu konuyla bağlantılı şu bilgileri var :
“Ruhî Özcan, Nur Medreselerine de gidiyor, oralarda Risaleleri okuyor ve anlatıyordu. Bir gün niçin oralara gittiğini sorduk. Ruhi Özcan : ‘İslam'a davette Risale-i Nur'un etkisini küçümsememek lazım. 1960'lı yıllarda istihbarat, Milli Eğitimde bir araştırma yaptırmıştı. İslam'ı seçen gençlerin bu seçimini etkileyen şeyler nelerdir diye. Sonuç, İslam'ı seçen öğrencilerin yüzde sekseninin Risale-i Nur yoluyla seçtiğini ortaya koymuştu. Ayrıca ben Risaleleri baştan sona tetkik ettim. 26 yerde Ehl-i Sünnet akidesine göre yanlışların olduğunu gördüm. O yanlışları bilmeyen insanlar Risaleleri okuturlarsa onları doğru diye anlatırlar. İkinci olarak bu yanlışlara dikkat çekmek için Risale dersleri veriyorum." dedi. (Faruk Beşer, Bir Tel Kopar s.260-261, Beyan Y. İst.2024)

Bu cümlelerden de Ruhi Özcan’ın FG cemaatine mensup olduğu sonucu çıkmıyor, çıkmaz. Ruhi Özcan’ın bu irtibat bilgisinin Erbakan Hoca’ya da ulaştığını görüyoruz.
O dönemde Erzurum’da olan Raşit Küçük de şunları yazıyor :
“Erbakan hoca, 1979'da Erzurum'da Ruhi Özcan ile beni Ankara'ya çağırdı. Yukarı Ayrancı'da evine gittik. Lütfi Doğan Hoca da vardı. Bize dedi ki: "Siz bu FG’yi tanımıyor musunuz?." Biz de tanıdığımızı söyledik. O zaman ihtilal öncesi sıkıyönetim vardı. FG, bazı yerde adını vererek, bazen adını söylemeyerek "Allah, seni kahretsin, boynun altında kalsın, hiçbir emeğine nail olamayasın" vesaire beddualar ediyormuş. Erbakan Hoca da bize: "Biz, buna partici ol demiyoruz. Partiye gel, partiye insan kazandır, partiye hizmet et demiyoruz. Bize dua et de demiyoruz. Bu bizimle niye uğraşıyor, bunu söylemiyor musunuz?." dedi. "Buna ne söylesek boş, bu zevat böyle konuşuyor", dedim. Sonra Erbakan şunları söyledi: "Size tavsiyem şudur bu kişi ile asla bir arada olmayın. Asla buna herhangi bir kimseyi gönderip onunla olmasını sağlamayın. Kendisine yardımcı olmaya tevessül etmeyin. Bu kişi Yahudi'ye uşaklık ediyor, Siyonizm’in ajanı gibi hizmet görüyor bu ülkede" dedi. Ben de Allah'ın hiçbir kuluna, hiçbir zaman FG hakkında müspet bir şey söyleyip de beraber olun demedim çok şükür.” (Örnek Bir İnsan Raşit Küçük, S. 380-381, Editör: Müjdat Uluçam, Hayat Y, İst. 2023)
Ancak görüyoruz ki Ruhi Özcan’ın dostları, o öldükten sonra çocuklarını FETÖ’den korumak için gereken hassasiyeti göstermemişler. Onların ihmal ettiği ilgi boşluğunu FETÖ’cüler doldurmuş. FETÖ’cülerin, Ruhi Özcan’ın çocuklarını aldatmak için Özcan’ın Nur şakirdlerine ettiği sohbetleri kullandığını söylemek kehanet sayılmaz. Anlaşılıyor ki Ruhi Özcan’ın çocuklarına “sahip çıkan” kişi yine aynı fakülteden Suat Yıldırım veya onun yönlendirdiği kişiler olmalıdır. Çünkü Suat Yıldırım da FETÖ’cü olarak hâlâ ABD’de bulunmaktadır.
İ.S.Sırma, bir telefon görüşmemizde, çocukların evliliğinde yardımcı olduğunu fakat birkaç defa görüşmede FETÖ’ye ve onun gibi kişi ve cemaatlerden uzak durmalarını hatırlattığını söyledi. Bu sözlü uyarının/hatırlatma elbette ki değerlidir fakat çocuklar onların elinde büyümüşse, onların kanatlarına terk edilmişse; yakınlık ve koruma fiilî ve yakın takibe alınarak devam ettirilmemişse elbette bir karşılığı olmayacaktır. Yani ki dostlarının çocukları, Ruhi Özcan’ın emanetleri zayi oldu. Zayi edenlerin içinde onun lojmandan, odadan, davadan arkadaşları var. Ben sadece Mustafa Ağırman, Yusuf Ziya Kavakçı, İhsan Süreyya Sırma isimlerini zikredebiliyorum, çünkü sadece onları tanıyorum ama o dönemde hem İlahiyat fakültesi hem diğer fakültelerde Özcan’ın davasının yanında, kimler varsa onları da sorumlu tutuyorum. Bu çocuklar hangi okullarda okudu, hangi yurtlarda ve evlerde kaldı, kimlerle tanıştırıldı, neler okuyup dinlediler gibi konularında başı boş yani FETÖ’nün açık tehdidine karşı korumasız bırakıldığı için amcası akademisyen Nuri Özcan’ı da sorumlu tutuyorum. Çünkü FETÖ’nün İslâmî açıdan öne çıkan yazar, çizer vs. kim varsa onların oğluna, kızına bir şekilde kanca atıp kendilerine bağlamları, sahipsizleri istismar etmeleri, FG’nin normal bir işidir. Fakat aynı duyarlığın İslamcı dava adamlarında olmamasının izahı yoktur. O ilim ve dava adamları, dostları kıyamette Ruhi Özcan’ın yüzüne nasıl bakacaklar, ona ne cevap verecekler? Bence çetin soru budur.
Davacı ve davalıları mahşer gününe bırakarak Ruhi Özcan’a, eşi Rukiye Özcan’a ve oğlu Abdullah’a Allah’tan rahmet diliyorum.
Yorumlar
0