Türkiye günlerdir sermaye piyasalarındaki fon soruşturmasını konuşuyor.
SPK'nın 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. MKK kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Ardından bazı şirket yöneticileri hakkında adli soruşturma ve tutuklama kararları geldi.
Bütün bunlar çok ciddi gelişmeler.
Fakat meseleyi sadece “vatandaş parasını nereye yatırdığını bilmiyordu” veya “devlet neden denetlemedi?” şeklinde iki seçenekten birine indirgemek doğru değil.
İkisi de sorulmalıdır.
Finans piyasalarında yüksek getiri, çoğu zaman yüksek risk anlamına gelir.
Yatırımcının fonun portföyünü, risk seviyesini ve getirinin nasıl oluştuğunu araştırması gerekir. “Bu fon neden bu kadar kazandırıyor?” sorusunu sormak yatırımcının sorumluluğudur.
Sosyal medyada TP2 fonuyla ilgili yapılan bir değerlendirmede de fonun klasik bir para piyasası fonu olmadığı; yapılandırılmış kredi, ilişkili taraf ve likidite riskleri taşıdığı ileri sürülüyor. Fonun risk seviyesinin 1/7 görünmesi de ayrıca sorgulanıyor.
Bu teknik değerlendirmelerin doğruluğu yetkili kurumlarca ortaya konulmalıdır.
Ancak vatandaş açısından çıkarılacak ders açıktır:
Yüksek getiriye bakmadan önce, o getirinin hangi risk karşılığında elde edildiğini anlamak gerekir.
“Kimse vatandaşa zorla fon aldırmadı” sözü doğrudur.
Fakat devletin sermaye piyasalarını düzenleme ve denetleme görevi de tam olarak burada başlar.
Vatandaşın tamamının finans uzmanı olması beklenemez.
Bunun için SPK vardır; bunun için mevzuat, denetim ve bilgilendirme mekanizmaları vardır.
Devlet vatandaşın yerine yatırım yapmaz.
Ama piyasanın kurallarını koyar, risklerin doğru açıklanmasını sağlar ve hukuka aykırı işlemleri denetler.
Dolayısıyla yatırımcının sorumluluğu ile devletin sorumluluğu birbirinin alternatifi değildir.
Nagehan Alçı'nın gündeme getirdiği soru burada önem kazanıyor:
Mehmet Şimşek kamuya açık şekilde uyarıda bulunduysa, neden bu kadar beklendi?

Birileri kasıtlı olarak mı bekletti?
Bu sorunun cevabını bugün varsayımla vermek mümkün değildir.
Fakat araştırılması gerekir.
Kim ne zaman ne biliyordu?
Hangi kurum hangi riski gördü?
İlk uyarı ne zaman yapıldı?
Hangi tedbir ne zaman alındı?
Daha erken müdahale mümkün müydü?
Bunların cevabı belge ve kayıtlarla ortaya konulmalıdır.
Çünkü “kasıt vardı” demek için delil gerekir; fakat “kasıt var mıydı?” sorusunu araştırmak için soru sormak yeterlidir.
Barış Terkoğlu'nun 24 Eylül tarihli yazısında, eski kamu görevlisi, masak başkanı Ramazan Başak'ın Temmuz 2025'te CİMER'e, Ocak 2026'da ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurduğu ve Tera Yatırım ile ilgili çeşitli iddialarda bulunduğu aktarılıyor.
Yine Başak'ın Cumhurbaşkanlığı'na ve HSK'ya yaptığı başvurulardan söz ediliyor.
Bu iddiaların doğruluğu ve başvuruların içerikleri ayrıca yetkili mercilerce incelenmelidir. Ancak belgeli olduğu ortaya konulan başvurular gerçekten mevcutsa, şu soru mutlaka cevaplanmalıdır:
Kamu kurumlarına daha önce ulaşan uyarılar nasıl değerlendirildi?
Çünkü etkin devlet, sadece kriz çıktıktan sonra müdahale eden devlet değildir.
Krizi önceden görebilen devlettir.
Kamuoyunda bazı şirket yöneticilerinin siyasi ve bürokratik çevrelerle yakın ilişkileri bulunduğuna ilişkin çeşitli iddialar dolaşıyor.
Burada hukuk devletinin ölçüsü açık olmalıdır:
Bir siyasetçiyi tanımak suç değildir.
Bir bakanla görüşmek suç değildir.
Ancak siyasi veya bürokratik ilişkilerin hukuka aykırı bir koruma veya ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediği araştırılabilir.
Söylenti delil değildir.
Ama ciddi iddialar da sırf söylenti denilerek geçiştirilemez.
Para hareketlerine, şirket ilişkilerine, karar süreçlerine ve kamu kurumlarının işlemlerine bakılır; gerçek neyse ortaya çıkarılır.
Ne söylentiyle mahkûmiyet ne de makamla dokunulmazlık...
Türkiye'nin FETÖ tecrübesinden çıkaracağı önemli derslerden biri de devlet kurumlarının hiçbir kişi veya grubun nüfuz alanına teslim edilmemesidir.
Bugünkü olayları geçmişteki yapılarla özdeşleştirmek doğru değildir.
Fakat ders açıktır:
Liyakat yerine yakınlık, hukuk yerine himaye, kamu yararı yerine kişisel çıkar geçmemelidir.
Devletin kurumları kişilere değil, hukuka bağlı olmalıdır.
Bu olaydan yatırımcının çıkaracağı ders:
“Paramı nereye yatırdığımı daha iyi araştırmalıyım.”
Devletin çıkaracağı ders ise:
“Riskleri daha erken görmeli ve uyarıları daha ciddiyetle değerlendirmeliyiz.”
Şirket yöneticisinin hesabı varsa hukuk önünde vermelidir.
Denetim görevlisinin ihmali varsa araştırılmalıdır.
Kamu kurumlarının gecikmesi varsa ortaya konulmalıdır.
Fakat bütün bunlar delille, hukukla ve masumiyet karinesi korunarak yapılmalıdır.
Vatandaşın kendisine bakması ile devletin kendisine bakması birbirinin alternatifi değildir.
Yatırımcı:
“Ben nerede hata yaptım?”
diye sormalı.
Devlet:
“Biz nerede geç kaldık?”
diye sormalı.
Yargı da:
“Hukuken kim sorumludur?”
sorusuna deliller üzerinden cevap vermelidir.
Çünkü mesele yalnızca paranın nereye gittiği değildir.

Mesele, vatandaşın finansal sisteme ve devlete duyduğu güvenin nasıl yeniden tesis edileceğidir.
Bunun yolu da bellidir:
Yatırımcı daha bilinçli olacak.
Devlet daha etkin denetleyecek.
Kamu görevlileri daha hesap verebilir olacak.
Ve hukuk, kimseye göre değişmeyecek.
Önce kendimize bakalım.
Ama sonra devletten de kendi sorumluluğuna bakmasını isteyelim.
Çünkü adalet, sorumluluğu başkasına atmak değil; herkesin kendi payına düşen hesabı verebilmesidir.
Mehmet Altuntaş
"Savaşa Hayır" İnisiyatifi Kuruldu
23.09.2026
Saadet Partisi'nden hükümete 3 şart
29.08.2026
İktibas Dergisi’nin Eylül 2026 sayısı çıktı
02.09.2026
Mekke İttifakı Test mi Ediliyor? AHMET GÜRBÜZ 23.09.2026
sahi “sen kimsin?” MUSTAFA AKMEŞE 24.09.2026