Mekke Anlaşması’nın İran Boyutu: Tahran’daki Dörtlü Görüşme Ne Anlama Geliyor|Mehmet Akif Koç
Bu görüşmenin zamanlaması kadar, formatı ve katılımcıların kendi ülkelerindeki politik sistemler içerisindeki rolleri de oldukça ilgi çekici. Keza bu görüşme formatının sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve olası sonuçları da üzerinde durulmayı hak edecek kadar kritik öneme sahip.
Ortadoğu’da savaş çanları, 27 Ekim’deki İsrail ve 4 Kasım’daki ABD seçimleri öncesi yeniden çalarken, Tahran’da, bazı çevrelere göre sürpriz sayılan bir toplantı yapıldı. Mekke Anlaşması’nın üç tarafı olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın üst düzey temsilcileri İran’ı ziyaret etti. Heyet Tahran’da İran’ın kritik önemdeki Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nüfuzlu Genel Sekreteri General Muhsin Rızaî ile bir araya gelirken, görüşmelerin bir bölümüne Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyân da katıldı.
Bu görüşmenin zamanlaması kadar, formatı ve katılımcıların kendi ülkelerindeki politik sistemler içerisindeki rolleri de oldukça ilgi çekici. Keza bu görüşme formatının sürdürülüp sürdürülmeyeceği ve olası sonuçları da üzerinde durulmayı hak edecek kadar kritik öneme sahip.
Görüşmenin formatı ve çerçevesi
Görüşme, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan ve Türkiye ile Pakistan’ı Suudi Arabistan’la birlikte bir askerî pakt çerçevesinde bir araya getiren Mekke Antlaşması’nın Yemen Savaşı’ndan dolayı aktif bir şekilde devreye girip girmeyeceğinin tartışıldığı kritik bir dönemeçte gerçekleşti. Görüşmeye taraflar farklı anlamlar yüklüyor ve kendi pencerelerinden bu gerçekliği okuyor.
Örneğin İran devlet televizyonu, görüşmede özellikle ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı ve bu saldırganlığın sonuçlarının ele alındığını aktardı. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyân ise “önemli ve etkili İslam ülkelerinin bu görüşmedeki varlığının, bölgesel birlik ve bütünlüğün daha da güçlenmesine katkı sağlayacağını” kaydetti. Görüşmede İran tarafının ABD-İsrail saldırganlığı konusunu açtığına ve savaşın yansımalarına dair görüşlerini muhataplarına aktardığına şüphe yok. Ancak her biri ABD’nin yakın müttefiki olan Türk, Pakistanlı ve Suudi yetkililerin İranlı muhataplarıyla aynı notadan çalmaya devam ettiklerini söylemek elbette pek mümkün değil.
Görüşme sonrası yayınlanan ancak somut bir soruna işaret etmediği gibi bir çözüm yolu da göstermeyen sonuç bildirgesinde ise muhtemelen dört ülkenin de hassasiyetlerini yansıtmayacak şekilde gri alanda kalan bir dil benimsemiş. Bildiride, bölgede barış ve güvenlik konuları da dâhil olmak üzere dört bölge ülkesi arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla görüşmelere devam etme konusunda mutabık kalındığı kaydediliyor. İran dışındaki tarafların ilk açıklamaları ve kamuoyuna yansıyan görüşler de görüşmeye hakim olan bu daha nötr havayı doğruluyor.
İran tarafı bu görüşmenin “Tahran Zirvesi” olarak nitelendirilmesini öneriyor. Tıpkı II. Dünya Savaşı sonrası bölge ve uluslararası sistemi şekillendiren ilk önemli görüşme olan Tahran Konferansı’na telmih var bu isimlendirmede biraz da. Hatırlanacağı üzere ABD-İngiltere-SSCB’nin liderleri Roosevelt, Churchill ve Stalin, II. Dünya Savaşı sırasında 28 Kasım - 1 Aralık 1943 tarihlerinde İran'ın başkenti Tahran’da bu görüşme vesilesiyle bir araya gelmişlerdi. İranlı yetkililer de bugün yine benzer şekilde, Ortadoğu’nun güvenliğinin de –Tahran’ı da içine dâhil ederek- bu dört ülke tarafından sağlanabileceğini vurguluyor ve bölge dışı müdahaleleri tümüyle reddediyor.
Diğer üç ülke (Türkiye, Suud ve Pakistan) ise bu görüşmeyi “Mekke Ortak Savunma Girişimi” çerçevesinde değerlendiriyor, ancak İran’ın bu ittifaka dâhil edilmesi ihtimali pek dillendirilmiyor. Bu durumda akla başka soru işaretleri geliyor: Böylesi bir görüşme kimin fikriydi, bu ihtiyaç nereden çıktı?
ABD ve İsrail saldırısı tehdidi altındaki görüşmeler
Tahran görüşmesinin zamanlamasının iki önemli bölgesel ve uluslararası dinamiği öne çıkıyor. İlk olarak Yemen Savaşı’nın kızıştığı, Zeydî/Şiilerin Babülmendep Boğazı’nı tümüyle ele geçirerek Kızıldeniz sahillerini kontrol etmeye başladığı konjonktürde, 2026 Eylül ayının başından beri Suudi Arabistan çok ciddi bir füze saldırısı altında kaldı ki bu füze teknolojisinin İran’ın askerî ve teknolojik desteğiyle mümkün olabildiği bir sır değil. Riyad’daki havaalanı ve ARAMCO’nun stratejik tesisleriyle petrol rafinerileri ve boru hatlarının ağır saldırı altında kaldığı bu süreçte Riyad’ın İran’ı “bir şekilde” ikna edebilmesi büyük önem taşıyor. ABD basınına düşen, Suudi heyetinin Tahran’a giderken yanında 1 milyar dolar civarında nakit para taşıdığı söylentileri bu çerçevede –doğru olmasa da- bir “ikna dinamiğine” işaret ediyor.
Öte yandan, bu görüşmenin asıl büyük dinamiği ise ABD ve İsrail’in artık her an gerçekleşmesi beklenen müteakip saldırı dalgası. Şimdiye kadar dört fazda gerçekleşen savaşın beşinci fazına geçilmesi için çok fazla beklenmeyeceğini, dördüncü fazın sona erdiği Temmuz 2026’da ifade etmiştim (https://x.com/m_akifkoc/status/2079172651918991702 ). İsrail basınına yansıyan haberler Netanyahu’nun 27 Ekim’deki seçimler öncesinde siyasi saiklerle ve kendisine yönelik desteği arttırmak için orduya İran’a saldırı emri verdiği ama Genelkurmay Başkanı Zamir’in bunu reddettiğine işaret ediyor. Netanyahu bu haberleri reddetse de geçmişteki adımları bu ihtimali tamamen dışlamaya yetmiyor.
Benzer şekilde ABD Başkanı Trump, kabinesindeki bakanlar ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamaları da ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırı dalgasını yakında başlatacağını gösteriyor. Trump’ın müzakere tarzı “ya savaş ya masa” yönünde olsa ve genellikle görüşmelerde avantaj sağlamak için savaş seçeneğini dillendirse de şimdiye kadarki yoğun saldırılar, savaş ihtimalinin de hâlihazırda son derece yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Haziran 2025’ten beri defalarca görüldüğü üzere, bu tür bir savaşın en büyük kaybedeni ise Körfez bölgesi oluyor ki bunlar arasında, hem İran’ın doğrudan saldırıları hem de Yemen Şiileriyle yaşanan tırmanma hali Suudi Arabistan’ın var olan kırılganlıklarını daha da arttırıyor. Bu hem bütçe gelirleri ve ihracatta petrole çok yüksek düzeyde bağımlı olan, ulusal ordusu ve hava savunma sistemleri etkili bir karşılık üretemeyen Riyad için alarm zillerinin çalması anlamına geliyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın yaklaşan bu savaşı engelleyebilmesi kendisi açısından büyük önem taşıyor. Tahran’daki dörtlü zirveyi bu açıdan değerlendirmek bölgesel jeopolitik gerçekliklere daha uygun düşüyor.
Ancak bu noktada ilginç bir ilave motivasyon unsuru da İran basınında yer alan bir iddia: ABD’nin üç yakın müttefikinin Tahran’a giderek, ABD’nin taleplerini ve olası bir uzlaşı için arabuluculuk mesajlarını İran tarafına iletmeleri. Görüşmelerden sızan bazı bilgiler ve uranyum zenginleştirme programına dair pazarlık detayları da bu hususu güçlendiriyor. Trump’ın son günlerdeki mesajları da bu aracılık olgusunu güçlendiriyor.
Ancak netice itibariyle bu üç unsurun da Tahran görüşmesinde etkili olduğu söylenebilir: Hem Suudi Arabistan’ın İran’la bir şekilde anlaşma ihtiyacı, hem İran’ın güvenlik amacıyla bölgesel bir mekanizma kurma arayışı, hem de ABD ile İran arasında arabuluculuk etme girişimleri Tahran görüşmesini mümkün kılan ikili, bölgesel ve uluslararası dinamiklere işaret ediyor. Bu üç parametreye Türkiye’nin bölgesel krizlerde masanın kurucu ortaklarından biri olarak konumlanma hedefini de eklemek gerekiyor elbette.
Dört tarafın temsilcileri üzerinden görüşmeyi okumak
Tahran görüşmesine katılan dört üst düzey ismin mercek altına alınmasının bu ülkelerdeki yönetim sistemleri ve güç odakları açısından da ilginç bazı sonuçlara işaret ettiği söylenebilir.
Birkaç ay öncesine kadar İran’da Meclis Başkanı ve eski DMO üst düzey komutanlarından Muhammed Bâkır Kalibaf’ın sistem içindeki en önemli isimlerden biri olduğu, suikastlarla önemli isimlerin hayatını kaybetmesi sonrasında İran siyasi ve güvenlik mekanizmalarında ana aktörlerden birine dönüştüğü yorumları yapılmaktaydı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile birlikte ABD’yle yürütülen müzakerelerdeki aktif rolü de buna işaret etmekteydi. Ancak Kalibaf’a yakın General Zülkadr’in görevden alınıp yerine DMO Eski Başkomutanı Muhsin Rızaî’nin Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri olması, Rehber Mucteba Hamaney’e yakınlığı gibi faktörler kendisini sistem içinde daha ön plana çıkardı. Pragmatik Kalibaf yerine Geleneksel Muhafazakâr çevrelerden Rızaî’nin bu yükselişinin İran’ın güvenlik politikalarının şekillenmesinde de önemli rol oynayacağı aşikâr.
Türk heyetinde askerî bir figürün değil de istihbarat kurumunun şefinin, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın yer alması, istihbarat ile dış siyasetin bilhassa Ortadoğu ve yakın coğrafya özelinde iç içe geçmiş doğasına, Kalın’ın karar mekanizmaları içerisinde son yıllarda süren yükselişine işaret ediyor. Suudi heyetinde ülkenin en güçlü adamı –babası olan yaşlı kraldan daha güçlü- Veliaht Prens Muhammed’in 1988 doğumlu kardeşi ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman’ın başkan olarak yer alması ve medya tarafından ön plana çıkarılması da keza Âl-i Suud içindeki güç mücadelesinde önümüzdeki yıllarda kimin veliaht prens ve kudretli isim olacağına da bir işaret olarak okunabilir.
Benzer bir durum Pakistan özelinde de geçerli. Ülkedeki en nüfuzlu kurum olan ordunun ve kara kuvvetleri komutanlığının başındaki General Asım Münir’in, son dönemde hem Trump hem kendi ülke liderliği açısından ön plana çıkarılması, Pakistan’ın geleceğinde de bu ismin önemli rol ifa edeceğine işaret ediyor. İran’la ABD arasındaki arabuluculuk sürecinin ardından Tahran Zirvesi’nde de ülkesini General Münir temsil etti.
***
Peki bu görüşme sonucunda ne elde edildi? Savaş ihtimali sona erdi mi?
Görüşmenin somut bir neticesi yok; bu aşamada istişarelerin sürdürüleceği söylemi de bunu doğruluyor. ABD’nin görüşmelere destek vermesi, İsrail’de Netanyahu’suz bir dönemin başlama olasılığı, ABD Kongre seçimlerini Demokratların az farkla da olsa kazanma olasılığı savaş ihtimalini düşürüyor elbette. Ancak Ortadoğu’da 24 saat bile dengelerin değişmesi için yeterince uzun bir süre: Tahran Zirvesi’nden bir sonuç çıkmadı fakat bir savaşa, görüşme öncesindekinden daha yakın da değiliz.
Kaynak: Ekopolitik
Yorumlar
0