Yemen ve hareketin aktörleri denildiğinde küresel bültenler genellikle olayı anlık bir çöl çatışması veya dar bir vekil savaş olarak gösterir. Oysa sarp dağların ve vadilerin ev sahibi olan bu coğrafya, yüzyılların süzgecinden geçerek bugüne ulaşmış derin bir direniş hafızasına sahiptir. Bu hafızayı okumadan bugünkü Kızıldeniz krizini veya Gazze direnişine verilen desteği anlamak imkânsızdır.
Medya ve küresel siyaset dili, bu hareketi dar bir kabile grubuna veya tek bir aileye indirgemek, yani politikasını ve meşruiyetini küçültmek için bilinçli olarak "Husiler" etiketini kullanır. Oysa hareketin kendi öz benliğindeki ve siyasi programındaki adı Ensarullah’tır (Allah’ın Yardımcıları). Devlet mekanizmasını ve başkenti elinde tutan bu yapı, askerî ve resmî açıklamalarında kendilerini Yemeni Silahlı Kuvvetleri olarak tanımlar. Biz bu yazıda, küresel literatürde bilinen yaygın karşılığı olduğu için "Husiler" ifadesini kullanacağız; ancak bu ismin bir ötekileştirme ve çerçeveleme aracı olduğunu, hareketin özünün ise anti-emperyalist bir direniş çizgisi barındırdığını unutmayacağız.
Karşımızda havadan zembille inmiş sıradan bir milis gücü değil, kökleri İslam'ın ilk yüzyılına ve kadim bir coğrafi hafızaya uzanan köklü bir itiraz kültürü durmaktadır. Bu kültürün özünde, zalim otoriteye karşı boyun eğmemek ve hakkı üstün tutmak yatar.
Kûfe Vicdanı Dağlara Taşındı
İslam siyasi düşüncesinin en kurucu ve trajik kırılmalarından biri Emevi saltanatının baskı rejimine karşı gerçekleşti. Kerbela faciası sonrasında Ehl-i Beyt cephesinde farklı stratejik yollar belirirken; Hz. Hüseyin’in torunu İmam Zeyd b. Ali, zulüm karşısında susmanın haksızlığı onaylamak olacağını savunarak Kûfe’de kıyam bayrağını açtı. Zeydî mezhebinin temelini oluşturan bu anlayışa göre imamın en önemli vasfı, zalim otoriteye karşı alenen meydana inmesi ve kılıçla hurûc etmesidir.
O dönem İslam fıkhının banisi İmam-ı Âzam Ebû Hanife, Emevi sarayının halkı ezmesini hiçbir zaman kabullenmemiş ve İmam Zeyd’in bu onurlu duruşunu maddi ve manevi olarak desteklemiştir. Talebelerinin korku dolu bakışları arasında tarihe geçen o sarsıcı cümleyi kurarak bu isyanı "Zeyd’in bu hurûcu, Resûlullah’ın Bedir günündeki çıkışına benzer!" diye nitelendirmiştir.
İmam Zeyd’in bu şehadeti ve başkaldırı ateşi sönmedi; çocukları ve sonraki nesilden gelen Ehl-i Beyt önderleri de Emevi ve Abbasi istibdadına karşı aynı çizgiyi sürdürdü. Baskılar ve takipler arttıkça bu fikir ve direniş hatları Irak düzlüklerinden güvenli sığınaklar arayan seyyidler eliyle Yemen’in sarp dağlarına taşındı. Yemen’in kuzeyindeki kabileler, manevi meşruiyeti temsil eden bu seyyidleri adaletin simgesi olarak bağırlarına bastı. Böylece klasik Zeydiyye mezhebi, kabile yapısının savaşçı karakteriyle birleşerek Yemen dağlarında kalıcı bir otonom düzene ve direniş merkezine dönüştü.
Yemen Dağlarında Osmanlı Sancağı Kaldı
Yemen dağlarında yüzyıllar boyunca manevi meşruiyeti temsil eden seyyidler ile askerî gücü elinde tutan savaşçı kabilelerin kadim ittifakı kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu bölgede varlık gösterdiğinde, merkezî devlet anlayışı ile bu otonom dağ düzeni sık sık karşı karşıya geldi. İstanbul’un vergi toplama ve kanun dayatma politikaları, kabileleri ve Zeydî imamları zaman zaman isyankar bir tutuma itti.
Ancak 1839 yılında İngiliz emperyalizminin Aden limanını işgal etmesi ve güneyden kuzeye doğru yayılma siyaseti izlemesi tüm dengeleri değiştirdi. Osmanlı İmparatorluğu Kızıldeniz’in güvenliği için bölgeye ağırlık koydu; fakat Osmanlı ordusu, sarp dağlara çekilen kabilelerin direnişini topla tüfekle kıramayacağını anladı. Bu tıkanıklık noktasında 1911 yılında Osmanlı'nın usta komutanı Ahmet İzzet Paşa sahneye çıktı ve İmam Yahyâ ile masaya oturarak Daân İtilafnamesi’ni imzaladı. Bu anlaşmayla dağlarda Zeydî hukuku ve yerel otonomi tanındı.
Bu adil zemin öyle eşsiz ve sarsılmaz bir vefa üretti ki; Birinci Dünya Savaşı patlak verip Hicaz Emiri Şerif Hüseyin İngiliz altınları ve vaatleri uğruna Osmanlı’yı arkadan vururken, İmam Yahyâ İngilizlerin Aden’den gönderdiği tüm cazip teklifleri ve altın dolu keseleri elinin tersiyle reddetti. Şerif Hüseyin ihanet çemberini kurup hilafet sancağını yere düşürürken; Yemen dağlarında İmam Yahyâ Osmanlı garnizonlarına dokunmadı, İngilizlerin ekmeğine yaş sürmedi.
Daha da çarpıcı olanı, 1918 yılında Mondros Mütarekesi imzalanıp Osmanlı İmparatorluğu savaştan çekildiğinde dahi Yemen’deki Osmanlı 7. Kolordusu teslim olmamıştır. Bölgedeki Türk askerleri ve subayları, İstanbul’dan resmî, yazılı ve mühürlü tahliye emri gelene kadar sancağı o sarp dağlarda gururla dalgalandırmaya devam etmiştir. İngilizlerin tüm kuşatmalarına ve tehditlerine rağmen sancağı asla yere düşürmeyen bu onurlu duruş, bölge tarihine altın harflerle kazınmıştır.
Cumhuriyet Yıkıldı Sada Direnişe Geçti
Osmanlı sonrasındaki dönemde Yemen, 1962’deki cumhuriyet devrimiyle kuzeyde bin yıllık Zeydî imamlık rejiminden vazgeçerek cumhuriyete geçerken, güneyde 1967’de İngiliz işgali son buldu ve Arap dünyasının tek Marksist devleti kuruldu. Soğuk Savaş’ın bitimiyle 1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen kâğıt üstünde birleşti. Ancak bu süreçler, Zeydiliğin kalbi ve ilk manevi başkenti olan kuzeydeki Sada vilayetini merkezi yönetim tarafından bilinçli bir yoksullaşmaya ve siyasi tecride mahkûm etti.
Sada’nın göbeğinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle kurulan Selefi/Vehhabi medreselerle kimlik erozyonu hedeflenince, 1990’ların başında Hüseyin el-Husi öncülüğünde "Müntede el-Şebab el-Mü’min" (İnanan Gençler) hareketi doğdu. Devletin baskıları ve 2004’te Hüseyin el-Husi’nin öldürülmesiyle bu yapı Sada dağlarında büyüdü. 2004-2010 yılları arasındaki kanlı Sada Savaşları'ndan güçlenerek çıkan hareket, 2014 sonbaharında asırlık tarihi döngüyü tekrarlayarak Sada’dan başkent Sana’ya yürüyen ve ülkenin kaderini değiştiren Ensarullah (Husiler) gerçeğini ortaya çıkardı.
Suud Ablukası Ve On Yıllık İnsanlık Dramı
Tarih boyunca "Arabia Felix" (Mutlu Arabistan) olarak anılan; muson yağmurları, teraslı tarım arazileri ve bereketli dağlarıyla kendi kendine yeten kadim bir coğrafyada bugün açlıktan insanların ölmesi doğal bir felaket değil, tamamen yapay bir insanlık suçudur. Siyonistlerin Filistinlilere yaşattığı tecrit ve katliam politikalarının birebir benzeri, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon eliyle Yemen halkına acımasızca uygulanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP 2021) yayımladığı ve krizin sürmesiyle katlanarak artan verilere göre; savaşın doğrudan (silahlı çatışma ve hava bombardımanları) ve dolaylı (açlık, ilaçsızlık, kolera salgınları ve tecrit) etkileriyle hayatını kaybedenlerin toplam sayısı 377 bini aşmıştır. Bu can kayıplarının önemli bir kısmı doğrudan çatışmalardan kaynaklanırken, büyük çoğunluk ablukanın tetiklediği açlık ve önlenebilir hastalıklardan gerçekleşmiştir. UNICEF verilerine göre ise bu tablonun en ağır bedelini binlerce savunmasız çocuk ve kadın ödemiştir. Suudi Arabistan’ın bu yıkıcı politikasının temel sebebi, sınırının dibinde kabile refleksleriyle ve Zeydi direniş kültürüyle hareket eden otonom bir gücün varlığını kendi monarşik rejimi için varoluşsal bir tehdit olarak görmesidir.
Emperyalistler Husileri Neden Hedefledi
Peki, ABD, İngiltere ve Trump gibi emperyal aktörler ile Siyonist rejim neden Husileri bu kadar hedef alıyor ve ortadan kaldırmak istiyor? Mesele sadece Kızıldeniz'den geçen birkaç ticari gemi veya İsrail ekonomisinin zarar görmesi değildir.
Batı kapitalizminin ve Siyonist eksenin asıl korkusu, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı gibi küresel ticaretin ve enerji hatlarının kalbinin, Batı’nın kontrol edemediği anti-emperyalist ve bağımsız bir iradenin elinde bulunmasıdır. Trump ve benzeri küresel aktörler, bölgede kendi elleriyle çizdikleri sömürge düzenine ve İsrail'in mutlak jeopolitik üstünlüğüne meydan okuyan hiçbir gayri resmi aktörün varlığına tahammül edemezler.
İşte bu yüzden Husiler (Ensarullah), sadece Yemen'in değil, küresel sisteme kafa tutan bağımsız bir direniş ekseninin sembolü haline gelmiştir. Onları boğmak istemelerinin asıl sebebi, bu başkaldırı modelinin tüm Orta Doğu'ya örnek teşkil etmesinden duydukları derin korkudur.
Gazze Sınavı Kızıldeniz’i Kilitledi
7 Ekim 2023 sonrasında başlayan Gazze soykırımı, küresel sistemin ve bölge rejimlerinin tüm maskelerini indirdi. Dünyanın gözü önünde milyonlar açlıkla boğuşurken, milyarlık bütçelere sahip devasa Arap orduları kınama bildirgelerine hapsoldu.
Ancak on yıldır Suud ablukası ve bombardımanla ezilen Yemen dağlarından farklı bir ses yükseldi. Husiler, bayrağı ne olursa olsun İsrail limanlarına giden veya Siyonist çarka hizmet eden tüm ticari gemileri hedef alarak Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nı kapattı. ABD ve İngiltere donanmaları son üç yıldır Yemen’i milyarlık füzelerle dövmesine rağmen o dağlardaki iradeyi dize getiremedi. Netanyahu'nun BAE ile gizli masalarda kurduğu ittifaklar ve Ensarullah'ı susturma planları sahada duvara çarptı.
Bugün Riyad’dan Washington’a, Tel Aviv’in gizli koridorlarından BAE’nin arka kapı diplomasisine kadar kurulan tüm ittifaklar ve çevrilen türlü tezgâhlar, bu direniş eksenini kırmak ve o dağlardaki iradeyi boğmak için işbaşındadır. Ancak 1911’de sancağı yere düşürmeyen o kadim ruh, bugün Kızıldeniz’in sularında ve Gazze’nin yanında duran en net çeliktir. ABD donanmalarının füze yağmurlarına, Suudi ablukasının açlık politikalarına ve Siyonist eksenin tüm saldırılarına rağmen boyun eğmeyen Ensarullah, küresel hegemonyanın sömürge düzenine karşı dikilen aşılmaz bir duvar olmaya devam etmektedir. Dün satanların mirasını devralanlar ne kadar tezgâh kurarsa kursun; o sarp dağların çocukları, ümmetin onurunu ve direniş genetiğini savunmaktan bir adım dahi geri adım atmayacaktır.
"Savaşa Hayır" İnisiyatifi Kuruldu
23.09.2026
GENÇLERİMİZ NEDEN EVLENEMİYOR? / AHMED ALGAN
13.09.2026
Fatma Betül’ün Suçu Ne? Şakir ÇALIŞKAN 04.10.2026
fesleğen gibi bir dindarlık MUSTAFA AKMEŞE 08.10.2026
Ahlak ve İnsan YUSUF YAVUZYILMAZ 04.10.2026
Servet Çok, Sermaye Yok MUHSİN GANİOĞLU 05.10.2026
Ümitlerin Tükendiği Vakitlerdeyiz FEYZULLAH AKDAĞ 08.10.2026
Mekke İttifakı Test mi Ediliyor? AHMET GÜRBÜZ 23.09.2026
Dinlemek/İşitmek RAMAZAN BEYHAN 11.09.2026
DEVLET VE YÖNETİM SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 30.09.2026