YENİ BİR YALTA’YA DOĞRU MU?
İkinci Dünya Savaşı sonrası sıkça terennüm edilen; ‘Soğuk Savaş’ diye bir kavram vardı. Bu ifade Yalta sonrası (5-11 Şubat 1945) ifade edilmeye başlanmıştı. Yalta’nın galipler safında yer alan üç ülke lideri; Stalin, Roosvelt ve Churchiil daha önce de Tahran Konferansı’nda (28 Kasım-1Aralık 1943) bir araya gelmişlerdi. Keza Rusya, Amerika ve İngiltere temsilcileri Yalta sonrası Potsdam’da da (17 Temmuz-2Agustos1945) bir araya geldiler ve dünyayı şekillendirmeye çalıştılar.
Yalta’nın açılış oturumunda ilk söz Amerikan Başkanı Roosvelt’e verildi. Roosvelt o ilk oturumda yaptığı açılış konuşmasında geçen 77 yılı ve bugünü anlamamızı kolaylaştıracak bir cümle ile söze başladı: “Burada en genç hükümet başkanı ben olduğum için önce konuşma ayrıcalığından yararlanıyorum. Bu masa çevresinde toplanmış konferans üyelerine-bu yeni aile üyelerine-burada bir tek amaç için, savaşı mümkün olduğu kadar çabuk kazanma amacı için toplandığımızı söylemek isterim.” (bkz. Tahran, Yalta ve Potsdam Konferansları Gizli Belgeler Sinan Yay.sh.7)
Adı geçen kitabı Eylül 1976’da okumuştum. Neredeyse o tarihten günümüze ‘soğuk savaş’ kavramının defalarca gündem konusu olduğuna şahit olduk. Doğrusu gerek adı geçen kitabı okuduktan sonra ve gerekse sair kitap ve makalelerde rastladığımda hep aklıma şu soru gelmiştir; ‘sahi soğuk savaş var mı, var ise kimler ya da hangi devletler için?’ Ve eğer Yalta’nın mimarları soğuk savaşı yaşıyor iseler, sıcak savaşı kimler ya da hangi ülkeler yaşıyor veya yaşadılar? Tabii kendimce bu soruların cevabını verdim. Evet, soğuk savaş kavramı içi boş bir kavram ya da üçüncü dünya ve halkı Müslüman olan ülkeleri oyalamak-aldatmak için icat edilmiş bir deyim. Doğru, Yalta’da galipler safında yer alan ABD, İngiltere, SSCB ve bunların tercih ettikleri ülkeler 77 yıldan bu yana sıcak savaşı yaşamadılar. Zira dönemin ABD Başkanı Roosvelt; Yalta’nın ilk konuşmacısı olarak masa etrafındaki yandaşlarına hitaben yaptığı konuşmada yandaşlarını’ yeni aile üyeleri ‘olarak tanımlamıştı. O günden bugüne kadar da her ne kadar bu üyeleri arasında çeşitli anlaşmazlıklar olsa da Kenedy- Kurusçev 1961”de Kuba bunalımı nedeniyle bir araya geldiklerinde teyit ettikleri gibi; ‘barış içerisinde birlikte yaşama’ anlaşmasına hep sadık kaldılar. Hatta ululadıkları demokrasiyi bile diğerlerinden kıskandılar. Mesela Cezayir, Türkiye, Filistin, Mısır ve tüm üçüncü dünya ülkeleri bunlardandır. Aslında demokrasi dünden bugüne kapitalizmin, sömürünün kamuflaj malzemesi olarak kullanıldı.
Zaman dilimi olarak ‘soğuk savaş’ dönemi 1945-1990 yıllarını kapsar. Peki. Bu dönemde kimler ya da hangi ülkeler sıcak savaşı yaşadılar? Birkaç örnek vermek gerekirse Filistin-İsrail 16 Mayıs 1948’den beri sıcak savaşı yaşıyor. İngiltere yetiştirmesi Nehru ile M. Ali Cinnah’ın engin katkıları(!) ile ayrışan Hindistan-Pakistan 1947’den bu yana savaş halindeler. Keşmir sorunu her iki ülkenin de yumuşak karnı.1950’de başlayan ve halen karşılıklı düşmanlık söylem ve eylemleri ile devam eden G. Kore-K. Kore savaşı, Vietnam, Cezayir, Arap-İsrail savaşları, İran –Irak savaşı ve dünyanın çeşitli yerlerindeki savaşlar. Arap Baharı’nın tahmil ettiği trajedi-katliam halen bütün hızıyla devam ediyor. ABD’nin Irak işgali ile başlayan ve yüzbinlerce insanın-insanımızın ölümüyle halen devam Irak faciası. Kimyasal Ali’nin 1988’de Halepce’de kimyasal silahlarla katlettiği 5500 insan, Saray Bosna faciası vb.
Yalta miadını doldurdu. Yeni bir Yalta’ya ihtiyaç var. Yeni aktörler ilâvesi ile Yalta’nın revize edilmesinin zamanı geldi de geçiyor da. Şimdilerde dünya gündemini meşgul eden Rusya-Ukrayna krizi bunun ayak sesleridir. Yalta’nın iki önemli aktörü olan Roosvelt ve Stalin’in yerini şimdilerde Putin ve Şi Cinping almış gözüküyor. Ve tabii ki İngiltere’nin de yerini Çin almış durumda. Liderler, ülkeler revize edilirken ‘arka bahçe doktrini’ de revize ediliyor. Ve yine barış(!) içerisinde Amerika’ya; ‘Yalta’da sana tahsis edilen Ortadoğu, Balkanlar, Türkiye ve Yunanistan’ dan uzak dur.’ deniliyor. Aksi halde uzun asırlar boyu Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’e inme eğilimi olan Rusya’nın bugün D. Akdeniz ve Suriye’deki varlığını nasıl izah edeceğiz? Keza Çin’in Afrika’daki, Ortadoğu’daki artan ekonomik ve siyasi nüfuzuna ne diyeceğiz? Yani Çin ve Rusya ikilisi; Amerika’ya Yalta’da elde ettiğin. nüfuz alanlarından uzak dur diyor. Dahası Tayvan’ı kaşıma, Ukrayna’ya karışma diyor. Biden de mesajı almış gözüküyor. Zira Ukrayna krizi vesilesi ile yaptığı bir konuşmada iki husus dikkatlerden kaçmadı; birincisi Rusya’nın silah üstünlüğüne vurgu yaptı, ikincisi de şayet Rusya Ukrayna’ya müdahale ederse tek bir Amerikan askerinin olaya müdahil olmayacağının altını çizdi.
Bir başka önemli gelişme 4 Şubat 2022’de Pekin’de yaşandı. Rusya ve Çin arasında ‘stratejik müttefiklik’ anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile adeta yeni bir Yalta’nın temelini attılar. 2013’den günümüze 37 kez bir araya gelen Putin ve Şi Cinping adeta Amerika’yı devre dışı bırakarak bölge dışındaki arka bahçede oynamasını istediler. Yani Orta Amerika ve Latin Amerika’yı adres gösterdiler. Ve böylece Amerika’nın Tayvan üzerinden Çin’i , Ukrayna üzerinden de Rusya’yı sıkıştırmasını sonlandırmaya çalışmaktadırlar.
Özetle görünen yeni denklemde Amerika’nın Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki etkileri de revize edilmiş gözüküyor. Bu yeni denklemde Irak, Suriye, Suud-i Arabistan, Mısır vd. ülkelerde Amerika daha çok şekilsel olarak varlığını sürdürecek gibi. Zamanla PKK, YPG, PYD ve DEAŞ gibi örgütler irtifa kaybetmeye ve hatta tükenmeye devam edeceklerdir. Yeniden şekillenen Yalta üzerinden yeni oluşumlar ve yeni bölgesel güç odakları belireceğe benziyor. Zira Yalta’da mağlûplar safında yer alan Almanya ve Japonya örneği dikkate alındığında bu iki ülke Yalta sonrası fevkalâde gelişti. Benzer bir durum bölge ülkelerinde niçin olmasın. Tabii güç derken bunu sadece silah gücü olarak da algılamamak lâzım. Zira günümüzde dün olduğu gibi bugün de güçlü olmanın üç temel ayağı vardır. Bunlar; kültürel, ekonomik ve savunma gücüdür Siyasi bağımsızlık da bu üç güçle temin edilir ve korunur.
Gelinen bu noktada ve yaşanan başta Rusya-Ukrayna gerginliği olmak üzere Rusya-Çin ittifakı ve yeniden şekillenen stratejik tabloda Türkiye’nin konumu- geleceği nasıl şekillenecek? Kısaca ifade etmek gerekirse, şayet yeni bir yol kazası olmaz ise Türkiye sadece yerel değil, bölgesel ve küresel bir güç olma potansiyeline sahip bir konumda. Küresel ekonomik, enerji ve siyasi çalkantı ve gelişmelerin bir yansıması olarak yaşanan ekonomik, siyasi vb. konular kimseyi karamsarlığa sürüklememeli. Bilhassa topluma yön veren ya da toplum önderleri Almanya ve Japonya örneğini dikkate alarak başta gençlik olmak üzere topluma pozitif enerji yüklemelidirler. Coğrafyamızda İran, Mısır ve diğerlerinin mevcut durumu dikkate alındığında coğrafyamıza gelecek vadeden ülkenin Türkiye olduğu ayan-beyan ortada. (14.2.2022)
Yorumlar
4