Yakın Tarihteki Medeniyet Yolculuğumuz

‘’Bugünkü şartlarda hayallerde kurulması tasavvur edilen ideal bir sistemin kurulması, kurulacak sistemin de kurulu medeniyetler karşısında dik durabilmesi, devamını sağlaması ve Ari olarak kendini koruması/muhafaza etmesi/edebilmesi oldukça zordur. Belki iki şartla mümkün olabilir. Birincisi; kurulan sistemin kurulu sistemlerle hiç temas etmemesi, yani içe kapanması ya da; kurulan sistemin hiçbir yere ve kimseye muhtaç olmadan kendine yetebilen, her hususta hep en ileri noktada yerini alması/alabilmesi ile mümkün olabilir. Bunların da gerçekleşmesi elbette oldukça zordur. Ancak, gayri mümkün de değildir.’’ (Filibeli Ahmet Hilmi)
İnsan nasıl ki kimi zamanlar başkasına muhtaç olarak ihtiyaç duyma gereği duyuyorsa, devletlerde zaman zaman başka devletlere muhtaç olurlar. Varsa eksikliklerini tamamlamak, lüzumlu olanlara ilaveler yaparak mevcudu daha ileri boyutlara taşımak gibi ihtiyaçlarını tamamlamak ve dengelemek adına karşılıklı teknolojik alış-verişlerde bulunarak yollarına devam ederler. Bu durum hemen her ülkenin yaptığı zorunlu bir şeydir ve gereklidir de. Ancak, yapılan bu dayanışmalar toplumun güçlü bağlarını oluşturan sosyolojik, psikolojik, siyasi, ahlaki ve kültürel değerlerini sürekli bünyesinde barındıran, bir toplumu var eden aşkın değerleriyle farklı yerlere sahip olan sosyal yapısına yani sahip olduğu medeniyetin duruşuna helal de getirmezler.
Ancak, bir toplum gerek düşünce bazında ve gerekse teknolojik sahada üretmeden tüm taleplerini başkalarına bağımlı kalarak ihraç ürünlerle hayatını idame ettirmeye çalışırsa şayet, zamanla toplumun inandıkları manevi değerler ile arasındaki duygu bağlarının soğumasına, olmazsa olmaz değerlerine yabancılaşmaya ve medeniyetler arası kültürel geçişlerin yaşanmasına neden olur. Bu medeniyet geçişleri de daima güçlünün lehine sonuçlanır. Zira, güçlü zayıfı sürekli etkiler ve zamanla zayıf olan güçlü olanın yaşadıklarını benimser ve normalleşmeler başlar ki, işte tehlike de asıl o zaman devreye girer. Çünkü, asıl olan kaybolmaya yüz tutar artık. Maalesef, teknoloji beraberinde aynı zamanda topluma ahlaki bazı davranışlarıda dayatmaya başlar. İşte medeniyet geçişleri bu ithal teknolojik alış-verişlerin uzun süre kullanılması halinde topluma tedrici olarak kazandırdığı bazı alışkanlıkları benimseterek toplumda yabancı kültür ve medeniyetlerin içselleşmesine ve zamanlada sempati ile bakılmasına da neden olur.
Medeniyet; Bir ülkenin ya da toplumların tüm unsurlarını içine alan geniş bir ifade olduğu için farklı tarzlarda anlamlar yüklenmiştir. Frenkçe bir kelime olan ‘’Civilization’’ kelimesinin karşılığı olarak ülkemizde kimileri ‘’Uygarlık’’ kelimesini kullanılırken, bazıları da ‘’Umran’’ kelimesini kullanmıştır. Arapça’dan dilimize giren medeniyet kelimesi toplumun çoğunluğu tarafından daha sıcak karşılanarak benimsenmesiyle daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, medeniyet derken, aynı zamanda geniş bir yelpazeyi içine alan bir mefhumdan söz edildiği de unutulmamalıdır.
Bu nedenle bir yerde medeniyetle ilgili bir sorun varsa, orda mutlaka psikolojik, sosyolojik, ekonomik, siyasal, dini ve kültürel meselelerde de bir takım sorunlar var demektir. Özellikle ülkemizde medeniyet sorunu aynı zamanda birinci derecede bir kültür ve din sorunu olarakta öne çıkar. Din ve kültür sorunu aynı zamanda bir düşünce sorunu da olduğundan, düşünce krizi aynı zamanda beraberinde medeniyet krizini de tetikler. İşte, aydınlarımız arasındaki mevcut düşünce krizi ve heterojen duruşların sergilenmesi bu düşünsel problemlerin çözümüne dair müşterek çarelerin bulunamaması ve sorunların sürekli muallakta bırakılması nedeniyle süreklilik kesbetmiştir. Zira, Batıyı görmüş kendini ‘’Münevver Aydın’’ sayan kesim yerli fikirlere hep tepeden bakmış ve yerli görüşler savunanları da daima küçümsemişlerdir.
İşte, bugün dahi millet olarak üzerimizden bir türlü atamadığımız bu kompleksimiz nedeniyle, Aydınlarımız sorunlara teşhisler koyarlarlarken aynı pencerelerden bakmadıkları için ismini de tam olarak koyamamış, çözümleri de nesilden nesile miras bırakarak aktardığımız ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tabiriyle ‘’Bizim asıl problemimiz, bir medeniyetten başka bir medeniyete geçişin getirdiği ikicilik problemidir.’’ dediği gibi halen bu sorunu böyle kabül etmeyenlerin olduğu, ısrarla bir medeniyet sorunu olduğunda ısrarcı olanların var olduğunu söyleyebiliriz.
Yıllarca yurt dışında sefaretlerde görev yapanlar ile tahsil için Avrupaya gidenlerin gördükleri mimari ihtişamı hayranlıkla izleyip teknolojilerine hayran kalmışlar. Öyleki, 1939’da Hitlerin bile bombalamaya kıyamadığı Prag’ı ziyaret ettiğimizde hakikaten 1600’lerden kalma yapıları, yapılmış köprüleri görünce gerçekten o yıllarda yapılmış olmalarına rağmen özellikle de dış görünüşlerine hayran olmamak mümkün değil. Bırakın 300-400 yılı doğduğum şehrin hatta, 1977’lerde okula başladığımız Başkent Ankara’nın 40 yıl öncesini hatırlıyorum. Aradaki farkı kıyas bile yapmak istemiyorum. İşte, bu geri kalmışlık problemimize medeniyet sorunu olarak teşhis koyan aydınlarımız, içeriden kaynaklı bazı yobazca tavırları bahane ederek kendilerine vazife bindirilmesin ve suçlanmasınlar diye Avrupa görmüş münevver aydınlarımız yapabilecekleri hakkında görüşler serdedeceklerine, yeni getirilecek olan hazır bir medeniyetin gönüllü borazanlığını yapmış, kendi medeniyetleri olan İslâmıda terakkiye mani görerek suçlamışlardır.
Oysa I.Viyana Kuşatmasındaki(1529) başarısızlık, II.Viyana Kuşatması ile ikinci defa eli boş dönen Osmanlı büyük bir maddi külfetin altına girerek masraf yapmayı göze alamayarak duraklama dönemine girmiş, 1718 yılındaki Pasarofça antlaşmasıyla da bir mahcubiyet içinde istemeyerekte olsa Avrupanın karşısında ilk olarak savunma pozisyonuna girmiştir. Bu gün dahi halen o kompleksi üzerinden atamayan, o günlerden devam ederek gelen bir damarın temsilciliğini yapan bazı aydınlarımız Avrupa’yı ve medeniyetini halen tek çare olarak görmeye devam etmektedirler.
Her medeniyetin bir başka medeniyetle sürtüşmesi ve zihinsel kavgası mutlaka olmuştur. Gerek dışarıdan ve gerekse içeriden yapılan tazyikler aydınlarımız arasında düşünce krizi doğurmuş, farklı çözüm yolları çare olarak sunulmuştur. III. Selim döneminde Paris ve Viyanaya gönderilen elçilerden orada gördüklerini rapor etmeleri için resmi raporlar istenmiştir. Kimileri oldukça kısa raporlar yazıp gönderirken, kimileri de 500 sayfalık raporlar hazırlayıp göndermişlerdir. Yazılan raporlarda genelde batının mimarisi övülürken, içinde komünist, sosyalist, dinsiz ve oldukça liberallerin yaşadığı bir toplumun bu çeşitliliğe rağmen birlikte barış içinde nasıl yaşadıklarını, bulundukları ortamlarda birbirlerine gösterdikleri geniş hoşgörüyü ballandıra ballandıra anlatarak, Islam dinine olan husumetlerini de bu arada dile getirmişlerdir.
Duraklamanın hemen ardından başlayan çöküş dönemi ise, iç kavgaların ve fikri çatışmaların hüküm sürdüğü bir dönem olmuştur. Osmanlı çöküş dönemini hazin bir sonla bitirince, (bunda İslamcıların da ferasetsizliği var) yeni kurulan devletin yeni medeniyetlerle buluşması hamlesi başlatılmış, kadim medeniyetimiz demode bulunmuş, bunu anlamayan ya da anlamak istemeyen halka suçlu muamelesi yapılarak bedeller ödettirilmeye başlanmıştır. Farklı medeniyetlerin beşiği konumundaki Anadolu etnik köken olarak hassas bir bölge olduğu için sürekli ayrılıkçı fikri düşüncelerinde döl yatağı olmuştur.
İşte bugün yaşanan sorunların büyük bir bölümü o tarihlerden gelen ve araçları değişmiş olsa da amaçları aynı minvalde devam eden birikmiş irinin kesilmeden halen akıyor olmasının sonucudur.
Devam edecek…..
Findley, ‘’Modern Türkiye tarihi’’, Mehmet Aydın, ‘’Yakın tarihimizde medeniyet hakkında bazı düşünceler’’ adlı makalesi.
Mustafa YILDIZ / ANKARA
Yorumlar
0