Bilme, Anlama, İnsan İlişkisi

“Bilmek ile anlamak” sözcüklerini gerek yazılı ve gerekse olarak sözlü olarak ifade etme gereği söz konusu olduğunda, yahutta herhangi bir konuyu vuzuha kavuşturmada bu sözcükleri kullanmaya ihtiyaç hasıl olduğunda bu söcüklerin bazen ard arda bazen de birlikte kullanıldıkları görülür.Kimi zaman da aynı cümle içinde birlikte de yazılırlar.Geniş halk kitleleri tarafından da birbirlerine çok yakın ve iç içe geçmiş anlamlarda anlaşılırlar.Sanki aynı anlamlara geliyorlarmış gibi zannedildiklerinden, kimi insan tarafından fazla hassasiyet gösterilmeden, birbirlerini tamamlayan kelimeler olarak da kullanılırlar.Oysaki, muhteva ve içerik bakımından aynı anlamlarda ve konu bütünlüğünü sağlamak için birlikte ifade edilip kullanılmış/kullanılıyor olsalarda, aralarında bariz bir şekilde hem içerik/muhteva ve hem de anlamları bakımından farklı olduklarını erbabı pekala bilir.Genellikle halk sözcüklerin teknik boyutunu fazla önemsemediğinden, bu farkı fark etmezse de gerek düşünce bazında ve gerekse zihin dünyasında düşünce insanına farklı kapılara yol açtığı/açacağı da unutulmamalıdır.

Şimdi de kısaca “Bilmek ve anlamak” terimlerinin sözlük ve istilahi anlamlarını hatırlayalım, bilmek:”Bir şeyin ne olduğunun farkına varma, nesnelere, olgulara, olaylara vakıf olma, olan bitenden haberdar olma.”, “Bir şey hakkında yüzeysel de olsa bilgisi ve malumatı bulunma, bilim dallarından herhangi birisi veya birkaçı hakkında bilgi sahibi olma.”, “İşine gelme, uygun bulma, sanma, inanma, tanıma, elinden gelme, ögrenme.” vs.gibi.anlamlara gelir.

Anlamak ise:”Bir sözün/sözcüğün, bir simgenin, bir olayın/olgunun ya da bir davranışın ne demek olduğunu, neyi kastettiğini, neye işaret/delalet ettiğini kavrama, görünen/görünmeyen şeylerin bilincine varma/bilinçlenme”, “Olayları, olguları idrak etme/edebilme, yorumlama ve tahlil kabiliyeti olma, derinuna keşfetme, künhüne varma, şuur kazanma” vs.gibi anlamlarda kullanılır.

Felsefik olarak anlama ise:”Bir şeyi sadece dıştan göründüğü gibi değil de, kendi içinde ve zihninde olanların nedenini, niçinini kavrama/kavrayabilme, özünde ve bağlamında anlamını bilme/tanıma”, “Anlaşılan/anlaşılmış bir şeyin başka türlü olmayacağını/olamayacağını görebilme” vs.gibi anlamları ifade eder.

Yapılan/yapılmış bu tanım ve tariflerden de anlaşılacağı üzere, bilme ile anlama sözcükleri içi içe ve sık kullanılan sözcükler olduğundan, halk nezdinde aralarında sanki sadece bir nüans farkı varmış gibi anlaşılmıştır.Oysa aralarında çok derin anlam farklılıkları ve düşünsel ayrılıkların olduğu bilinmelidir.Bilme/öğrenme aynı zamanda, “Hemen her insanın bir yönüyle zaten rutin bir yaşam biçimidir.” diyebiliriz.Zira, gören, işiten, dinleyen, okuyan, konuşan, yaşı ilerleyen, bilim yapan her insan hiç şüphesiz birtakım bilgilere istese de istemese de vakıf olurken, kuşkusuz bir şeyler de öğrenmiş olur ki, bu kaçınılmaz bir durumdur.Ancak, insanoğlu bu öğrendiği bilgilerin ne kadarının içeriğine de vakıf oluyor, ya da olabiliyor? işte söz konusu ettiğimiz/edeceğimiz ve dikkat çekmek istediğimiz nokta da tam da burasıdır.

Örneğin;Her insanın çocuk sevgisi hususunda az da olsa bilgi sahbi olması geyet tabiidir.İnsan olarak herkesin mevcut fıtri yapısında çocuklara karşı bir sevgi ve şefkat zaten vardır.Ayrıca başkaları tarafından çocuklara gösterilen yakın ilgiyi görerek, kimi zaman da anlatımlardan elde edilen bilgilerle her insanın çocuk sevgisi hakkında bilgi sahibi olması doğal olarak karşılanmalıdır.Çocuk sahibi olmayan birinin de bildiği/bilebileceği bu bilgilerin, Çocuk sahibi bir babanın bildikleri ile örtüşmesi de mümkündür.Ancak, Çocuk sevgisinden bahsedildiği zaman her iki tarafından anladıkları ve hissedecekleri şeyler aynı olmaz, olamaz da.

Bir yakınını kaybetmenin insana acı verdiğini her akli selim insan en azından tahmin eder/edebilir.Keza, çevresinde şahit olduğu bazı kayıp yakınlarının nasıl üzüldüklerini, yaşananların insana nasıl acı verdiğini görerekte olsa öğrenmiş olur.Bunların biliniyor olması, yakınını kaybeden birinin o anki hissettiği acıyla da aynı dozda olduğu/olacağı anlamına gelmez ki.Keza, yüksek bir makamdan alınmanın insana nasıl bir acı verdiğini çalışan herkes çok iyi bilir.Ama görevi başındayken görevden alınan biri kadar o’da aynı tonda halden anlar diyebilirmiyiz? Benzer şekilde, bol varlıklı olmanın insana verdiği bir öz güven vardır, yoksul/muhtaç birinin zenginliği bizzatihi yaşayan biri kadar bu duyguyu anlayabilme imkanı var mı?, bedeni bir sancıya düçar olmuş birinin o anki halini acıyı çeken kadar anlamak mümkün mü? vs.gibi.Kuşkusuz her insan bu durumlar başına gelmemiş olsa bile, yeterli olmamakla beraber bilgisi mutlaka olur.Ancak, olanları muhatabı olan kişi veya kişiler kadar tüm hücreleriyle hissetmesi ve anlaması mümkün mü? Elbette mümkün değil.

“Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” diyen peygamber (a.s); “Ben sizden daha fazla tahsil gördüm, bu nedenle sizden daha çok şeyler biliyorum mu demek istedi?” Hayır! zira kendisinin de okuması yazması yoktu.Tüm bildiklerini zaten yanındakilere olduğu gibi aktarıyordu.Yani yanındakilerle bildikleri hemen hemen aynıydı.Ama O, bildiklerini onlardan farklı anlıyor ve anlamaya çalışıyordu.Sadece bilmenin yeterli olmayacağını, “Bildiklerini anlama” nında gerektiğini ifade ediyordu.Kendisine “Oku” diye gelen ilk emirde de “Olanı biteni önce anla, ruhen ve bedenen hazır ol” bilmediklerini biz sana zaten öğretiriz deniliyordu adeta.Bir yönüyle öğrenme/bilmenin elbette önemli olduğu elbette inkar edimez ancak, bildiğini anlamanın da hiç şüphesiz bilmek kadar önemli olduğu şeklinde de anlaşılmalıdır.

Yaşadığım ve şahit olduğum birçok olaydan bir anekdot anlatayım.Tesadüfen tanıştığım ve sonrada hiç bir “Din”le ilgisi/alakası olmadığını anladığım bir cerraha, “Yeni safra kesesi ameliyatı olduğumu, ameliyattan sonra hiç şikayetim olmayan midemde bir düzensizlik hissediyorum” diye şikayetimi ifade ettim.Cerrah hekim cevap verirken aynen şu cümlelerle söze başladı;”Doğa, insan vudunu öyle güzel proğramlamış ki, bir müddet sonra vucut safra kesesinin görevini yapmadığını/yapamadığını fark eden kumanda merkezi, Safranın görevini yapmak üzere otomotik olarak Mide’yi devreye sokar.Mide devreye girince bu şikayetlerin de kısa süre sonra ortadan kalkar” dedi.Şimdi biz bu bilgi sahibi birine bilmiyor diyebilirmiyiz? diye sormaya bile gerek yoktur çünkü; Altı(6) yıl Tıp, dört(4) yıl ihtisas yapmış biri hiç kuşkusuz bilen/aydın ve entelektüel olarak kabül edilir.Amenna! Ama bu bilgiye sahib olan kişi/kişilerden normalde beklenen şu olmalı değil mi? Dışarıdan hiç bir müdahale olmadan insana bu proğramı kusursuz yükleyip, gerektiğinde de devreye sokan/sokabilen demek ki bir güç var.Bu kuvvet ve kudrete sahib bir sanaatkarın önünde teşekkür babından Onun karşısına geçerek şapka çıkarıp Allah’u Ekber diyerek yani; “Bu gördüğüm ve  bildiklerimden anladım ki, sen gerçekten büyüksün ben de senin önünde ancak tazimde bulunarak secde ediyorum” demesi tabii olarak beklenirken, hayret edilecek birşey yokmuş gibi olayı gayet soğukkanlı, doğal bir tabiat olayı gibi görerek doğaya bağlayan birine kuşkusuz bilgisiz diyemeyiz.Ama bildiğini anlamamış, maksadı kavrayamamış, olayın bütününü de fark etmemiş/edememiş ve olayı tamamiyle görmemiş/görememiş biri diyebiliriz.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, okuduklarını ve bildiklerini anlamayacak seviyede yüzeysel takılan birinin yaptığı/yapacağı fiiller de benzer şekilde ruhsuz olurlar.Mesela, Kur’an dinleyen biri, okunanın Kur’an olduğunu biliyor, ama okunandan birşey anlamıyorsa şayet, Kurân’ın hoş sedası ile yetinmiş demektir.Keza, yapılan/yapılmış ibadet ve taatleri kişi yapması gereken görevleri olduğunu bildiği halde, yaptıklarıyla neyi amaçladığını, kimi/neyi nasıl temsil ettiğini anlamaması/bilmemesi durumunda yapılanların toplum tarafından da karşılk görmeyeceğini bilmelidir.Peki yapılan/yapılmış ameller hepten heba mı olmuştur? derseniz, hiç şüphesiz böyle diyemeyiz.Heba olur diyenler de olabilir.Ama biz daha ötesini zerreyi dahi heba etmeyene havale ederiz.Hükmü ancak O verir.

Hülasa, günümüzde teknolojik imkanların çok çeşitli ve yaygın olmaları hemen her insanı yaşanan olaylar ve olgular hakkında birşekilde bilgi sahibi yapmıştır.Ancak, kişinin bilgi edindiği kaynakları ne kadar sağlıklı, bildiklerinden neyi nasıl anladığı çok önemlidir.İşte, mühim olan da işin bu tarafıdır.Kimi zaman kişilerin bildikleri aynı, beslendikleri kaynaklar da aynı olmasına rağmen, farklı anlama ve farklı çıkarımların olması, tabii olarak farklı yorumlarında yapılmasına neden olur.İtibar edilen/edilmiş, müşterek kabül görmüş bir Otorite de olmayınca, toplumun anlama işi serbest piyasaya pazarına döner artık.Bilgi de geneli kaplayan, bağımsız bilgi olmaktan ziyade kişilere has olmaya başlar ki, bu da bölünmelerin, ayrılmaların artmasına yarar.

“Söyledim” duydu anlamına gelmez.

“Duydu” doğru anladı anlamına gelmez.

“Anladı” hakverdi anlamına gelmez.

“Hekverdi” inandı anlamına gelmez.

“İnandı” uyguladı anlamına gelmez.

“Uyguladı” sürdürecek anlamına gelmez.

Bazı şeyler bazı anlama gelmez. (Burası Alıntıdır.)

 

Mustafa YILDIZ

Paylaş