metrika yandex
  • $18.69
  • 19.34
  • GA1079

Haberler / Yorum - Analiz

Muvahhidden evrensele: Atasoy Müftüoğlu (2) / Ümit Aktaş

28.09.2022

Refah Partisi'nin iktidara doğru yürüdüğü süreçte aylık Yeni Zemin dergisine (1993-1994) koşut olarak Ali Bulaç ve çevresi 3 aylık Bilgi ve Hikmet dergisiyle (1993-1995) de söylemlerini ilerletirler.

Bu söylem "liberal otoriterliğe karşı çoğulculuk ve sivil toplumculuk ilkelerini öne sürmektedir."

Müftüoğlu ise bu yeni söylemlerden hareket ederek, "İslamcı entelektüellerin postmodernitenin etkisi altına girmesini eleştiri"ye tâbi tutar.

Bu tür dışsal söylemlerin gündemi belirleyici özelliği ise söylemi olduğu kadar eleştiriyi de bu dış etkenle ilişkilendirir.

Üstelik bu, merkezinde Batı düşüncesinin bulunduğu küresel bir etkendir.

Baudrillard'ın da vurguladığı gibi "hakikat" işlevi gören dış söylemin bu belirleyiciliği karşısında yerel söylem ise ancak bir simülasyon (taklit) olarak belirir.  

Ertuğrul Zengin'e göre, sistem bu gidişata göz yummaz ve "28 Şubat'la beraber 70'lerden beri gelen devletçi-devrimci-nizamcı İslamcı damar yenilgiye uğratıl"ır.

Bu sürecin akabinde "gelişen demokrasi-İslam sentezi üzerine düşünen yeni İslamcı damarın önü açılır mı? Hayır, 28 Şubat süreci her türlü İslamcı teorileştirme çabasına darbe vurmuştur."

Dolayısıyla da Refah Partisi içerisindeki İslamcı çoğunluğa kalan İslamî ilkelerden uzak, salt pragmatik gelişmelere, kalkınmacılığa, sekülerleşmeye ve giderek kirli siyasal ittifaklarla sürdürülmeye çalışılan bir siyasal çerçeve ve iktidarlaşma biçimidir.

Siyaseti sermayeye ulaşımın yollarını açmaya çalışan bir yönteme dönüştüren bu biçimsellik içerisinde ise carileşen, İslam'ın sathi ve kof bir şekli ve buna uyarlı bir siyasal söylemdir.

Bu söylem ve pratikle giderek yollarını ayıran İslamcı azınlık ise ortaya bağımsız ve özgün bir örgütlenme modeli koyamadığından, dağınık siyasal haritalarda parçalanır.  
Ak Parti iktidarına doğru giden süreçte yayımlanan Ali Bulaç çizgisindeki Bilgi ve Düşünce dergisinde (2002-2003) Yalçın Akdoğan, bundan sonra adeta bir motto haline gelecek bir biçimde, yeni kurulan Ak Parti'nin "muhafazakâr demokrat" bir parti olduğunu ve İslamcı çizgiyle bir ilgisi bulunmadığını belirtir.

Dergide yer alan yazılarında ise Müftüoğlu, Ak Parti tartışmasına girmektense küresel ölçekteki sorunlara ve gelişmelere dikkat çekerek, ABD'nin İslam dünyası üzerindeki hesaplarına değinir ve meseleleri artık yerel değil evrensel ölçekte okumaya çalışmanın zorunluluğuna dikkat çeker.

İslami düşüncenin bir gelecek inşası üzerinde yoğunlaşması gerektiğini belirten Müftüoğlu, "bunun için hepimizin evrensel çapta düşünme yeteneği ve ahlakına, evrensel çapta güçlü kültürel ilişkilere ihtiyacımız" olduğunu vurgular. 

İslamcı entelektüellerin giderek karamsarlaştığını ve hatta nihilist eğilimlerin etkisi altına girmeye başladığını belirten Müftüoğlu, bu meyanda ise "statükoya uygun bir dil ve tavır" geliştirilmeye çalışıldığına dikkat çeker.

Dolayısıyla da bu tür sapmaların yabancılaştırıcı ve çürütücü etkileri yanında, maneviyata dayanan bir İslami söylemi küresel aktörlerin hizmetine arz eden Fetullahçılık ve şiddete dayanan bir radikalizme karşı, insanlığı barışa ve esenliğe davet eden bir evrenselliği öğütler.   

Bu süreçte Müftüoğlu açısından da İslam cemaatinin "ümmet, hilafet ve imamet" çerçevesinde şekillenmesini vaz eden söyleminde kırılmalar oluşacak ve yeni gelişmeleri karşılamak üzere paradigmatik çerçevede yenilenmeye gidilecektir.

2013 yılında yayınlanan Evrensel Vicdanın Sesi Olmak'ta, ırkçılık üzerinde yoğunlaştırdığı eleştirisi, "evrensellik, özgürlük ve birey" kavramlarını öne çıkarır.

Bireyi hiçe sayan cemaat kendisini özgür düşünceye, eleştiriye ve değişmeye kapatır.

Bu söylemiyle Müftüoğlu, Ali Bulaç çevresinin "Yeni İslamcılık çizgisine yaklaşır."


Temel kaygısı "Müslüman bilincin yapılandırılması" olan Müftüoğlu, bunun için demokrasi ve postmodernite eleştirisini sürdürür.

Ona göre demokrasi kapitalizmin suç ortağıdır ve anlamlı bir içerikten yoksundur; bu haliyle ise ideolojik bir araçtır.

Yeni İslamcılar demokrasiyi daha çok "siyasal bir teknik" olarak görmekte ve avantajlarından yararlanmak istemektedir. Ve hatta onlara göre "dinden türeyen manevi erdem ve ahlaki normlarla beslenen bir 'insan yüzlü demokrasi" üretilebilir.

Müftüoğlu'na göreyse demokrasi, "hükümranlığın Allah'a ait olduğu ve onun Müslümanlar tarafından kullanılacağı" düşüncesine zarar verebilir.

Bu yaklaşıma göre temel İslami kaygı biçimselleştirilirken, özünde hak ve adaletin bulunduğu ilkelerin evrenselliği ise sınırlandırılmaktadır. 

Bu koşullar altında, önlerinde bir şurâ pratiği olmayan ve iktidara ulaşmayı birincil amaç olarak gören Müslüman/muhafazakâr siyasetçilerin yapabildiği, uygulamaya girmemiş bir "şurâ sistemi" ile demokratik pratiği karıştırmak ve buradan kendilerini iktidara ulaştıracak bir kısa yol üretmektir.

Bu ise ne şurâ sistemini pratiğe dökebilmekte ne de demokrasiyi anlaşılabilir kılmaktadır. Zira demokrasi salt bir yönetim tekniği olmaktan öte siyasal bir eşitlikçilik, siyasallığa katılım, kültürel çoğulculuk ve iktidarın denetlenme biçimidir; bu anlamıyla ne bir din ne de ideolojidir.

İdeolojilere karşı eleştirel bakışını sürdüren Müftüoğlu'na göre başat ideolojik güç Batı dünyasının söyleminde zuhur ederken, laik Kemalizm'i izleyen ve sömürgecinin ardında bıraktığı boşluklara yerleşen yerel devletler ise oluşturdukları baskıcı ideolojilerle aracı bir sömürgen işlev üstlenmektedir.

İslamcı aydınlar da bu ideolojik güçlere karşı ve bu söylemlerin gölgesi altında üretebildikleri ideolojilerle, bir açıdan da bu söylemlerin inisiyatifine girmektedirler.

O nedenle bu açıdan doğru olan Müftüoğlu'nun ideoloji eleştirisi, her türlü siyasal tartışmanın adı konulmasa da bir ideolojik söylem ekseninde sürdürülebildiğini dikkate almamaktadır.

Dahası ise geriletici ya da saptırıcı ideolojiler olabileceği gibi, olumlu ve üretken ideolojiler de olabilir ki buna en yakın misal Ali Şeriati'nin Şii kültürel havzada ürettiği ideolojik söylemidir.

Kısacası Müftüoğlu da, adı konulmamış da olsa süreç içerisinde değişime uğrayan bir tür ideolojik perspektiften konuşmaktadır.

Nitekim Evrensel Vicdanın Sesi Olmak'ta şöyle söyler:

Müslümanlar tükenmiş ütopik bir söylem üzerinde ısrar etmekten vazgeçerek, ahlak ve erdemi geliştirerek, evrensel tanımlar üzerinde, evrensel vicdanın sesi olabilecek, ortak kavramsal çerçevesi olan ortak bir dil etrafında bütünleşebilmeli.

Haklı olarak ütopik tutumları eleştiren Müftüoğlu'nun "ortak bir dil" olarak tanımladığı şey, adı konulmasa da, ideolojidir.

   
Ertuğrul Zengin'e göre; "Müftüoğlu, 80'lerde bir politik-entelektüel olarak politik cemaatin kurulmasına entelektüel katkı yapma peşindeyken, 90'larda İslamcı epistemik cemaatin bir üyesi olarak bir kamusal entelektüel misyonuyla İslamcılığın gündemindeki sorulara cevap arıyordu. 2000'ler itibariyle ise okuma dağarcığını iyice geliştirerek entelektüel eleştiriye daha fazla" yönelecektir.

Bu "devrimci" istikametini koruyan Müftüoğlu, İran İslam Devrimi'ne desteğini geri çekmediği gibi, İran'la ittifak halinde olan Suriye'yi de etkileyen Arap Baharı'na, başından itibaren karşı duracaktır.

2011 Arap Başkaldırılarının gündeminde İslami bir değişim ve dönüşüm yoktur… İsyanlar diktatörleri devirmiş ama gerçek bir devrime dönüşmemiştir… İslam âlimleri ve akademisyenler de şurâyı parlamenter demokrasi, icmayı da kamuoyu onayı olarak yorumluyor… Niçin İslami bir modeli üretme cehdine sahip değiliz? Tabii 'İslami model' deyimini taşra radikallerine ait bir klişe olmaktan da çıkarmamız gerekmekte. Öyle bir model ki; yalnızca fıkıh ya da siyaseti içermeyecek. Edebiyatı, sanatı vs. içerecek bütünlükte olmalı.


Demokrasinin köktenci reddinin güncel ve siyasal anlamı kadar İran Devrimi'nin de artık işlevsiz bir otokrasiye dönüştüğü ve "direniş hattı" denen mevzinin bir Doğu-Batı karşıtlığı içerisindeki Doğulu hattın savunusundan öteye gitmediği meseleleri üzerinde, ayrıntılı ve ikna edici açıklamalar ise yapılmaz.

Dolayısıyla da kamusal bir aydının dilinin tutarlılığı ve şeffaflığı kimi yerlerde gölgelenir ya da kesintiye uğrar.

Abdülkerim Süruş neden Batı dünyasına iltica etmiştir; ya da mültecilerin dramının sorumluluğu sadece Batı'ya mı aittir?

Esad gibi zorbaların iktidarını sağlama alan da değer merkezli bir düşünce yerine, sosyokültürel ve siyasal mevzilerin paradoksal "iyi"likleri ve "vazgeçilemez"likleri üzerindeki söylemsel/ideolojik savunma hatları değil midir?  

Ve onun da ötesinde dünyayı Batı ve Doğu diye ayırmak yerine hak, adalet ve özgürlük yanlıları ile otokrasi, zulüm ve haksızlık yanlıları diye ayırmak daha doğru olmaz mı?

Bu tip belirsizlikleri sorgulayan Ertuğrul Zengin, Müftüoğlu açısından daha tutarlı olanın "demokrasinin bir değer içermediği görüşü değil tam tersine bir değer içerdiği görüşü olabilirdi" diyerek, cari demokrasinin Batı dünyasının çıkarlarını ve açmazlarını temsil eden bagajına da değinir.

Kuşkusuz demokratik uygulamalar kadar söylemler de bütünüyle masum değildir. Müftüoğlu açısından ise demokrasi, liberal bir siyaset, seküler bir yaşama tarzı, kapitalizmle yakınlık… gibi açmazlarının ötesinde, "tevhid içinde çoğulculuk olarak değil, çoğulculuk için çoğulculuk ilkesiyle" işler.

İslamcılığın temel düsturlarına karşı, göreceli bir anlayışa sahiptir… 

Sair kurumları gibi demokrasiler de son tahlilde Avrupa aklının ve toplumunun ürettiği bir modeldir ve üreticisinin çelişkilerinden ari değildir.

Ancak tüm bu kusurlarına rağmen demokrasilerin, siyasal bir sistem olarak İslam ülkelerinin devraldığı ve sürdürdüğü geleneksel otokrasilere ve cari keşmekeşe karşı bariz bir üstünlüğü olduğu da ortadadır.

Gerçi bunda genel olarak toplumsal gelişmenin, özellikle de Aliya'nın da dikkat çektiği eleştirel düşünce geleneğinin ciddi bir katkısı bulunmaktadır.

İslam ülkelerinin çıkmazları ise bu eleştirel düşünce geleneği yerine, bir statüko haline gelmiş öğretilere, ideolojik ezberlere ve siyasal sloganlara dayalı bir kültürün ve müfredatın etkisine dayanmaktadır. 

İslamcı entelektüellerin büyük bir kısmı kaderlerini Ak Parti iktidarına bağlarken, bunu artık Cumhuriyeti ya da Kemalizm'i aşmak gibi asli bir stratejiyle ilişkilendirmek yerine, doğrudan iktidarda olma imkânının ifade edilmemiş hazzıyla gerekçelendirirler.

Davranışlarda zuhur eden kibir ise adeta tarihsel bir yoksunluğun intikamı, geçmişte yaşanılanların aşırı bir telafisidir.

Tüm iktidarların geçici olduğunun farkında değillermiş gibi bir kibirle, hakkı ve adaleti ikame etmek yerine, 28 Şubat sürecinde ifadesini bulan zulmü kendilerine yapanların burunlarının sürtülmesi gibi bir kıvançla gönenmekle yetinirler.


Müftüoğlu eleştirilerini bu içeriksiz ve kibirli kıvanca, bu kıvancın temsil ettiği asılsız erdemlilik söylemine karşı da sürdürür:

Türkiye örneğinde de görülebileceği üzere yakın geçmişin soyut İslamcılığı, bugün, devlet iktidarına eklemlenerek, bu iktidarın ayrıcalıklarından yararlanmak üzere, muhafazakâr bir toplum ideali adına post-İslamcılığı seçmiş bulunuyor. İslamcılık post-İslamcı kadrolar tarafından bastırılmıştır.


Bu tutum ise özünde milliyetçi, sağcı ve mezhepçi bir popülizme gerilemedir. Yoksa Asef Bayat'ın tanımında olduğu üzere insan haklarını, siyasal katılımı, çoğulculuğu ve otorite karşıtlığını öne çıkaran bir post-İslamcılık değil.

Bayat'ın tanımında ifade edilen ve Arap Baharı sürecinde açığa çıkan eylemcilerin isteklerinin "post" niteliği görece ilerici iken, Ak Parti ve hatta İran muhafazakârlığının massettiği İslamcıların içerisine gömüldüğü iktidar hazzına teslimiyet, oldukça gerici ve İslamcılığın birikimini salt iktidar nimetleri uğruna heba eden bir fırsatçılıktır.       

Temel olarak İslam'ı bu iktidarperestlikten uzak tutan Müftüoğlu'na göre İslamcılık yerel değil, evrenseldir.

İslami evrensellik ise Batılı evrensellik gibi ötekini yok etmeye azmetmiş faşizan bir evrensellik değil, Allah'ın hâkimiyeti altında farklılıklar ile beraber yaşanabileceğine dair bir evrenselliktir.

Evrensellikten vazgeçmek demek İslamcılıktan dolayısıyla İslam'dan vazgeçmek demektir. Bir Müslüman entelektüel, entelektüel olmak itibariyle politik bir kişilikse o kişi nihayetinde İslamcıdır. Bu yükten vazgeçemez… Vazgeçerse sıradanlığın girdabına düşer.


Ama ne var ki böyle bir süreç yaşanmış ve "bir dönemin İslamcı entelektüeli partizanlaşmış, kendisinin mucidi olmadığı muhafazakâr demokrasi gibi siyasi programların aparatları haline gelmiştir."

Ve üstelik "taşra toplumlarında partizan bir böcek bir düşünürden daha değerlidir." 


Sonuç olarak, 20'inci yüzyılın son çeyreğinde deneyim alanına giren İslamcılıkl(ar), ürettikleri kazanımlar kadar yaptıkları hatalarla da geçmişin eleştirisine bir imkân kazandırdıkları gibi, geleceğe de bir ışık tuttular.

Bu sürece koşut bir biçimde eleştirelliğini sürdüren Atasoy Müftüoğlu'nun düşüncesinde değişimler yaşansa da bu, temel izleğinden sapmayan bir yolculuktur.

Dolayısıyla giderek iktidar nimetlerine ve bunları sağlama alan (aldığı zannedilen) bir popülizme doğru sapan partizan kalem erbabına karşı Müftüoğlu, eleştirel duruşunu hep korumuş ve doğal olarak da giderek yalnızlaşmıştır.

Gelinen bu noktada, azın azı kalmış olan kamusal düşünürlerin özeleştirel tutumlarıyla da desteklenmesi gereken muhalif izlekler, deneyimlerinden dersler çıkarıp farklı mecralarla da beslenerek ve evrenselliğe karşı çekincelerini gözden geçirip geleceğe dair endişelerinden de sıyrılarak, yeni söylem(ler)i inşa etmek ve "geleceği yenilemek"le de yükümlüdür.

 

Kaynak: INDEPENDENT Türkçe

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş