metrika yandex

YABANCILAŞMA, MÜSLÜMAN VE ÖTEKİ

Abdulaziz TANTİK

21.08.2021

Yabancılaşma; kişinin amacına matuf olandan uzaklaşmaya verilen tanımlamadır. Bu amacın anlam ve değer ile ilişkisi kaçınılmazdır. Hakikatten uzaklaşma beraberinde bir yabancılaşmayı doğurur.

Neyden yabancılaşma ve niçin yabancılaşma sorularını cevaplamak bir gerekliliktir. Yabancılaşma bir kopuşu işaret eder, bir yanılmayı/yanıltmayı ve bir yamulmayı/yamultmayı da içinde taşır. Her kopuş bir yabancılaşmayı sağlar mı? Kavramın kendi otantik yapısı gereği evet, bir yabancılaşmayı içerir. Bu da bize yabancılaşmanın pozitif ve negatif boyutu olduğunu gösterir. Ancak, genel itibarı ile yabancılaşmayı biz negatif boyutu ile kullanırız. Bu da bize değer, anlam ve aşkınlık ile kurulan bağdan kopmayı içerir.

Yabancılaşma; kişinin yaratılış amacına mahsusen olması gereken değer ve anlam arayışlarının dışına düşmesi ve onlardan uzaklaşması sonucu oluşan zemine verilen isimdir. Kişi, kulluk şuurunun dışında kalarak dünya ile sınırlı bir yaşamı içselleştirerek onu kendi değeri ve anlamı haline dönüştürdüğü zaman bir fesat/yozlaşma ve bir müsriflik/hüsran/ zarara uğrama durumunu açığa çıkartır. Kişi böylece yabancılaşarak kendi anlam bütününden kopar ve hüsrana uğrar, ahrette ise cezalandırılır.

İslam, insanın yabancı bir yerde arif/tanışık bir ilişkiler ağı içinde yaşamasını sağlamaya matuf ilahi bir rahmet ve lütuftur. Müslüman silm/barış içinde yaşayarak varlıkla tanışıklık üzerinden bir bağ/ilişki kurar. Böylece yabancılaşmayı giderecek ve asli vatana/ahrete dönene kadar tearuf/tanışıklık üzere yaşar.

İslam tarihi aynı zamanda hem tanışıklığın hem de yabancılaşmanın tarihi olarak okunabilir. Müslümanlar, İslami dünya görüşü içinde ve ona uygun bir yaşam sürdürdükleri sürece tanışık, ama o dünya görüşünden uzaklaştıkça yabancılaşırlar. Bu yabancılaşma hem fert planında geçerli, hem de sosyal zeminde; siyasi, toplumsal ve kurumsal zeminde de geçerliliğini korur.

İnsanlık tarihi boyunca yabancılaşma inişli çıkışla süreçlere mebni olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak modern dönem, yabancılaşmanın doruğa çıktığı ve kurumsallaşarak hegemonya kurarak neredeyse istisna bırakmayacak bir zemine tahakküm ederek varlık kazandı. Modern düşünce, işe insanı yalıtarak var kılma arayışını temellendirerek süreklileştirdi. Önce aşkınlıktan; Tanrı, din ve dinin kurumsal yapılarından uzaklaştırarak, yani Hıristiyanlığa dair ne varsa; ya değişime zorladı, ya inkâra yöneldi, ya da yeniden kendi bakışı içinde tanımlayarak onu asli özelliğinin dışına çıkmaya zorladı. Protestanlık tam da bu arayışa tekabül eder. Sonra insanı doğadan kopartarak doğa üzerine tahakküm kurmaya ve onu yeniden biçimlendirmeye başladı. Buradaki yabancılaşma beraberinde bir zorbalığı da taşıdı. Modernleşme ve bu projeye hayat verenler bununla yetinmedi; bu sefer insanı insandan kopartarak onu yalnızlığa mahkûm kılma ve insan topluluklarını sosyal mühendislik faaliyeti ile yeniden düzenlemeye başladılar. Bu da doğal olana muhalif bir durumu oluşturduğu için yabancılaşma süreklileşerek devam etti. Bu durumun oluşturduğu psikolojik ve sosyal psikolojik sorunlara atıf yapmaya kalksak, sayfalar yetmeyecektir. Örneğin, ahlaki ilişki yerine hukuki ilişkiyi yerleştirerek yabancılaşmayı meşrulaştırdı. Sonra kabile bağlarını dağıtarak daha büyük bir unsur olan ulus kavramı altında toparlarken yerinden edilen kişi kendi yalnızlığı içinde var olmaya çalıştı. Böylece disiplin toplumu oluşturuldu. Ancak bununla sınırlı kalmayan bu bakış, otoriterliğe ve totaliterliğe yöneldi. Yeni durum, artık bireye ne sunulursa kabul edilmesi gereken olarak dikte edilir. Pandemi süreci ve olup bitenler nasıl bir otoriterlik durumu ile karşı karşıya kaldığımızı gösterir.

Modern dönem, klasik dönem değer ve anlam arayışlarını yetersiz ve anlamsız bulduğunu ilan etti. Ancak yerine koymaya çalıştığı değer ve anlamlar ise beraberinde bir değersizlik ve anlamsızlık üretmekten başka bir seçenek bırakmadı. Böylece yabancılaşma derinleşirken, değer adına ortaya konan bütün düşünce sistemlerini, medeniyet ve kültür havzalarını değişime zorladı. Onları kötülüğün menbaı olarak görerek ondan kopmadan modern insan olunmayacağı yargısını bir totalite kıldı. Sürekli ezberden okunup durdu. Bu cümle önce Hıristiyanlığı, Yahudiliği, sonra batı dışında kalan Ortodoksluğu, daha sonra Çin ve Hint kültürlerini, ardından Latin Amerika kültürlerini de asimile ederek karşısında bir muhalif blok bırakmadı. İslam’a yönelik ise yaklaşık iki yüz yıldır farklı zeminlerde ve farklı arayışlar içinde bir değişim projesi hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Siyasi, düşünsel, sosyal baskılar ile Müslümanların zihinsel bir değişim yaşamaları için her türlü çaba ortaya konulmaktadır. İslam olmasa bile Müslümanların önemli bir çoğunluğu da bu yabancılaşmadan nasibini aldılar. Potansiyel olarak İslam dışında kalan kültürlerin yitip gittiklerini ve yeniden yapılandırıldıklarını söylemek mümkün görünüyor. İslam’ın ise potansiyelini harekete geçirmemek için her türlü hazırlığı yaptıklarını gözlemliyoruz. Ortadoğu’nun bir kan ve acı deryasına dönüşmesinin bu durumla ilişkisini dikkate almalıyız.

İşte bu yabancılaşma doğal olarak muhatabını öteki diye tanımlayarak ilişki kuruyor. Bu ilişki öteki üzerine kurulu olduğu için, onu yabancılaştırıyor. Tıpkı Yahudilikteki kendi dininden olmayanlara takınılan tutum gibi modernleşme de kendi dışındaki aydınlanmamış barbarları insan yerine koymada bile tereddüt ettiklerini tarihi vesikalar ile biliniyor. Amerikan keşfi ile orada olan yerlilerle kurulan ilişkide verilen hüküm, ‘onlar insan olmayabilirler, dolayısıyla onlara zarar vermenin bir mahsuru yoktur’. Bu bakış, yerlileri yerle yeksan etmeye ve büyük çoğunluğunu katletmeye neden oldu.

Öteki üzerinden kurulacak her ilişki, yabancılaşmayı derinleştirecektir. Bunun kavramlara sirayet ettiğini de gözlemliyoruz: gelişmiş ülkeler; batılı ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, gelişmeye aday ülkeler, gelişmemiş ülkeler vesaire üzerinden bir sıralama yapıldığı ve böylece ötekileştirmeyi salt, kültürel bir zeminde değil de sosyal, siyasi ve psikolojik zemine de taşındığı söylenmelidir.

Müslüman ise ötekiyi bilmez! Yabancılaşma da mutlak değildir. İslam, kişiyi mutlak iyi ve mutlak kötü olarak tanımlamayarak mutlak bir öteki ve mutlak bir yabancılaşmayı devre dışı tutmaktadır. Kişi, tövbe ederek arınır ve diğer Müslümanların kardeşi olur. Kişi kâfir, facir veya fasık biri olabilir; ama tövbe eder, iman eder ve Salih amele yöneldiğinde o diğer Müslümanların kardeşi oluverir. Yani müslüman için öteki bizzat kendisi; kendi nefsi ve onu kötülüğe çağıran nefsi emaresidir. Şeytan müslüman için bir ötekidir. Ancak bu soyut ve onunla kurulacak bir ilişkinin zemini yoktur. Şeytan kişiye kötülüğü emreden nefsi üzerinden ilişki kurabilir. O yüzden kişi, muhlis olduğunda şeytanın ona yönelik bir etkisi söz konusu olamaz! Bu temel gerçeklik bize Müslümanların bir ötekisinin olmadığını gösterir.

İslam, yabancılaşmayı, kişinin Yaratıcısından uzak düşmesi olarak betimler. Allah’tan uzaklaşan kul, her şeyden uzaklaşarak yabancılaşır, ilk yabancılaşma ise kişinin kendisine matuftur. Bu yüzden müslüman bir suçlu arayışına girmez, önceliği kendi nefsine verir, onu suçlar. Bu da İslam bağlamında bir öteki oluşturma ihtimalini de ortadan kaldırır.

İslam, Adem (as)’dan Muhammed (sav)’e kadar gönderilmiş bütün peygamberlerin ortak dininin adıdır. Bu yüzden İslam evrensel ölçekte tüm ilahi dinlerin ortak adıdır. Ötekisi oluşamaz. Mevcut bütün kültürlerin ise bir müslüman bakış açısı ile ancak ilahi dinlerin arkada bıraktıkları üzerine kurulu olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda İslam’ın her kültürde bir izi, emaresi ve etkisi olduğunu söylememiz hakikatli olur. O yüzden İslam bir öteki icadını gerekli görmemiştir, bu doğası gereği böyledir. Ancak modern düşünce ancak öteki üzerinden kendini kurgulayarak var olduğu için o da doğası gereği ötekisi olmadan yaşayamaz.

Öteki ise sadece yabancılaşma doğurur. Yabancılaşma bir çatışmayı zorunlu kılar, tehdit algısı ise yok etmeyi bir ihtiyaç haline dönüştürür. İşte modernleşmenin dünyanın başına bela olarak sardığı durum tam olarak budur. Medeniyetleri, kültürleri, dinleri, değerleri, anlamlı olan her ne varsa her şeyi yok ederek insanlığı yok etmeye kadar işi vardırdı.

İslam ise ötekiye zemin oluşturmadan ve barışı ikame ederek kendi dışındakileri de kendi otantik yapısı içinde var kılarak onların hesabını da öteye/ahrete bırakarak burada yargılamaktan çok anlamayı öne çıkartarak insanların, hayvanların ve doğada var olan her şeyin birbiri ile barış içinde yaşamalarını önceliyor. Bunu da ‘toptan silme/kurtuluşa/barışa girin’ diyerek açıkça belirtiyor.

İslam, yaratılışın farklılıklarını tearüfün/tanışıklığın bir tecrübesi olarak betimliyor. Farklılıklar, tamamlamanın aracı kılınıyor. Çatışmayı ve kaosu ortadan kaldıracak bir psiko-sosyal vasat inşa ediyor. Bu vasattan öteki ve yabancılaşma çıkmaz. Modernleşme ise tek tipleştirici bir yapıyı zorunlu kılıyor. Modernleşme ideolojisi tek yapıyı, tek kültürü, tek insanı zorunluluk olarak dayatıyor. Bu yüzden çatışmayı zorunlu ve kaosu ise derinleştiriyor. Her yabancılaşma ve ötekileştirme beraberinde bir düşmanlığı, düşmanlık çatışmayı, çatışma ise kaosu besliyor. Bu durum doğa, düşünce ve kültür düzeyinde de psikolojik vasatta böyle idame ediliyor. Sorun tam olarak bu…

Müslüman, yabancılaştırmadan bir diğeri ile ilişki kurar. İlişkisini hem inanç zemininde hem sözleşme zemininde inşa eder. Aynı inancı paylaştığı kişilerle o ‘inancın’ sağladığı ahlaki zeminde ilişki kurduğu gibi aynı inancı paylaşmasa da birlikte yaşadığı kişilerle bir ‘sözleşme’ üzerinden ilişki kurarak onlarla barış içinde yaşamaya devam eder. Bu müslüman olmanın doğasında var olan temel kuraldır. Bu kurala uymayan müslüman inancı ile tezada düşmüş kabul edilir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş