metrika yandex

İktidarın Elden Gitmemesi İçin - Abdullah Yıldız

“Müslüman bir iktidarın ya da herhangi bir İslâmî kurumun, kuruluşun, hareketin, hizmet grubunun en fazla hassas ve dikkatli davranması gereken hususların başında, yakınlar konusunda adaletli olabilmektir. Emaneti yani kamu görevlerini ehil ve layık olanlara vermek yerine yakınlara (akrabalara, hemşerilere, yandaşlara) vermek suretiyle adalet ve hakkaniyetten sapmak, tarihte ve günümüzde en çok karşılaşılan zulüm ve haksızlık türüdür.”

“Müslüman bir iktidarın ya da herhangi bir İslâmî kurumun, kuruluşun, hareketin, hizmet grubunun en fazla hassas ve dikkatli davranması gereken hususların başında, yakınlar konusunda adaletli olabilmektir. Emaneti yani kamu görevlerini ehil ve layık olanlara vermek yerine yakınlara (akrabalara, hemşerilere, yandaşlara) vermek suretiyle adalet ve hakkaniyetten sapmak, tarihte ve günümüzde en çok karşılaşılan zulüm ve haksızlık türüdür.”

 

24 Haziran seçimi sonrasında ortaya çıkan tablo, Müslüman bir milletin Müslüman yöneticilerini ve kanaat önderlerini İslâmî bir yönetimin ana ilkeleri üzerinde bir kez daha ciddiyetle düşünerek, bu ilkeler ışığında, yapıp-ettiklerimizin ve yapmayıp-etmediklerimizin sağlamasını yapmaya icbar ediyor.

Aşağıdaki ayet-i kerimeler müslümanca bir yönetimin ana ilkelerinden bazılarını bir arada veriyor: “Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hacc 22/41)

“Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman kusurları bağışlarlar. Onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. İşleri, aralarında şûra iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Bir haksızlığa uğradıklarında yardımlaşırlar.” (Şûrâ 42/37-39)

“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah işiten, görendir.” (Nisâ 4/58)

“Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıklardan, kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır; böylece size öğüt verir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.” (Nahl 16/90)

Demek ki; Allah’ın yeryüzünde kendilerine iktidar nasip ettiği müminlerin belli başlı ve olmazsa olmaz görevleri arasında namazın ikâmesi, zekâtın tam verilmesi (alınması ve dağıtılması), büyük günahlardan/haramlardan kaçınma, emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker, adaletle hükmetmek, şûrâ/istişare (danışma), emaneti ehline vermek (ehliyet ve liyakat), yardımlaşma geliyor.

Bunların en başında da adalet ve onun gereği olarak da ehliyet ve liyakat ilkeleri geliyor. Adalet-Ehliyet-Liyakat İlkelerini Ayakta Tutmak Peygamberlerin ve onlarla vahyi gerçekliğin gönderiliş amacı da adaletin ayakta tutulmasıdır: “De ki: Rabbim adaleti emretti…” (A‘râf 7/29) “De ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda adaletli olmakla emrolundum…” (Şura 42/15)

“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik…” (Hadid 57/25)

Bu ayet-i kerimede “demir” ile simgelenen güç yani iktidar, eğer kitap ve mizana uygun kullanılırsa adalet; kitap ve mizanın ilkelerine ters olarak kullanılırsa, işte o zaman zulüm ve kaos ortaya çıkar.

“Adl” (adalet); her şeyi mertebesine ve hakkı yerine koymaktır. “Bağy”in -başka bir deyişle cevrü zulmün- zıddıdır.

“Adl”; insaf, hakkaniyet ve istikamet mefhumlarını tazammun eden bir denkleştirmedir ki terazinin dili gibi ifrat ve tefrit  sında bir tevhid noktası ve istikameti olarak iki tarafında da muadele (denge) denilen bir muvazenet/eşitlik ifade eder.

Allah’a verilen mîsâk/söz; insanlara adaletle davranmayı da içerir: dengesi, sevgi veya düşmanlık sebebiyle bozulmayan; hısımlık, çıkar veya şahsi arzular gibi herhangi bir olgunun etkisinde kalmayan bir adalet anlayışıdır bu. Diğer tüm sebeplerden öte, yalnızca Allah için ayakta tutulan, Allah’ın gözetimi ve kalplerin gizlediklerini bildiğinin şuuruna varılmasından kaynaklanan adalet...

İktidarı adaletten sapmaya zorlayan etkenler ise tarih boyu değişmemiştir: bir şahsa veya topluluğa duyulan kin, akrabalık bağları, çıkar ilişkileri, nefsani arzu ve istekler vb.

“Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Mâide 5/8) “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva(tutkuları) nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisâ 4/135)

“…Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsaadil olun. Allah’ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıpdüşünürsünüz.” (En‘âm 6/152)

Demek ki, birilerine yakın/akraba olmak ya da tam tersine birilerine uzak ya da düşman olmak, adaletten sapmanın veya uzaklaşmanın en belirgin etkenlerinden biri olmalı ki, Rabbimiz bu tehlikeye ısrarla dikkatlerimizi çekmiştir. İşte Müslümanların, özellikle de Müslüman bir iktidarın ya da herhangi bir İslâmî kurumun, kuruluşun, hareketin, hizmet grubunun en fazla hassas ve dikkatli davranması gereken hususların başında yakınlar konusunda adaletli olabilmektir

Emaneti yani kamu görevlerini ehil ve layık olanlara vermek yerine yakınlara (akrabalara, hemşerilere, yandaşlara) vermek suretiyle adalet ve hakkaniyetten sapmak, tarihte ve günümüzde en çok karşılaşılan zulüm ve haksızlık türüdür.

Öyleyse Müslüman yöneticiler -sadece siyasi iktidarı ellerinde tutanlar değil, millete ve ümmete hizmet amacıyla ortaya çıkan bütün oluşumlar- öncelikle liyakat ve ehliyet konusunda âdil olmak zorundadırlar. Zira bu konudaki sapma, gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemeye benzer.

Bu ve benzeri temel sebepler ve hikmetlere binaen olmalı ki Allah Teâlâ Hz. Davud’a şöyle emretti:

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” (Sâd 38/26)

Elbette bütün peygamberler adaletle emrolundular ve kavimlerine de adaletli olmayı emrettiler. Hz. Şuayb (a.s.) kavmine adaleti emredenlerden biri idi: “Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.” (Hûd 11/85)

Müminler, mümin kardeşleri arasındaki anlaşmazlıkları adil bir şekilde çözmekle emrolundular: “Müminlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah’ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever.” (Hucurât 49/9)

Dahası Müslümanlar, İslâm’la ve Müslümanlarla savaşmayan inkârcılara bile âdil davranmalıdırlar:

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine 60/8)

Hatta en genel anlamda küresel/kozmik ölçekte var kılınan adalet, mizan ve denge korunmalıdır:

“Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle tutup-doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.” (Rahmân 55/7-9)

Ma’rûfu (İyiliği) Emredip Münkeri (Kötülüğü) Engellemek Müslümanların, sahip oldukları güç ve iktidar imkânları oranında insanları hayra davet etmeleri, insanlara iyiliği (ma’rûfu) emretmeleri yani sevdirip benimsetmeleri ve yaygınlaştırmaları, kötülüğü (münkeri) de bir biçimde engellemeye çalışmaları, onların kaçınılmaz görevleri arasındadır: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Âl-i İmrân 3/104)

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân 3/110)

“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.” (Âl-i İmrân 3/114)

Bu görev, özellikle inkârcı müşriklerin ve münafıkların kötülükleri yaygınlaştırdıkları ve iyilikleri de engelledikleri (Tevbe 9/67-68) bir ortamda daha önemli ve öncelikli hale gelir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır…” (Tevbe 9/71)

Peygamber Efendimiz de (s.a.v.), her bir Müslümana, “bir münker (kötülük) gördüğünde onu eliyle (güç ve iktidar imkânlarını kullanarak) gidermesini yani ortadan kaldırmasını, eğer buna gücü yetmiyorsa onu diliyle (söz, yazı, radyo-tv, internet vb. iletişim araçlarını kullanarak) ortadan kaldırmaya çalışmasını, buna da gücü yetmiyorsa kötülüğe kalben buğz etmesini (yani o münkeri asla onaylamayıp, onu meşrulaştırmayıp, onunla uzlaşmayıp günün birinde mutlaka ortadan kaldırma azim ve kararında olması gerektiğini)” beyan buyuruyor.

Demek ki; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker sadece iktidarın değil her müminin görevidir. Yönetimde İstişare/Şûrâ İlkesi Kur’ân-ı Kerim Müslümanca bir yönetimin ana ilkelerinden biri olarak istişareyi emreder. Yazımızın başında yer verdiğimiz ayetlerde beyan buyurulduğu üzere, müminler; “Rablerinin davetine icabet edenler ve namazlarını dosdoğru kılanlar”, aynı zamanda “İşleri aralarında şûra ile olanlardır” (Şûrâ 42/37-38).

İşler konusunda istişare etmek o kadar önemlidir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Uhud Savaşı öncesinde ashabının gençlerinin çoğunlukta olduğu bir grupla istişare etmiş, onların ısrarla şehadet arzularını dile getirmeleri ve şehir dışında savaşmayı istemeleri üzerine zırhını giyip dışarıda savaşmaya karar vermiş, Uhud’da yapılan savaş sonunda acı bir mağlubiyet yaşanmasına rağmen, Yüce Rabbimiz, Efendimiz (s.a.v.)’e onları affetmesini ve yine de onlarla istişare etmesini emretmişti:

“Allah’tan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159)

Kur’ân’da yer alan İslâmî yönetim ilkeleri elbette bunlardan ibaret değildir. Bu konuya dair kapsamlı çalışmalar yapılmış ve yayınlanmıştır. Bizim amacımız, bu yazıda belli başlı yönetim ilkelerine dikkat çekmek ve 24 Haziran seçimi sonrasında yapılacak düzenlemelerde ve alınacak tedbirlerde öncelikle ve özellikle bu prensiplerin ıskalanmamasına katkı sağlamaktır.

“İktidarını Niçin Kaybettin?”

İmam Gazali’den yapılan bir aktarıma göre; hükümdarlığı elinden gitmiş olan birine sorulur: “İktidarını/yönetimini nasıl kaybettin?” Eski hükümdar bu soruya çok anlamlı bir cevap verir:

“Devlet/iktidar ve kuvvetle gururlanmam (“güç zehirlenmesi”), istişareden uzaklaşmam, ehliyetsiz kimseleri önemli işlere tayin etmem.”

İmdi, bu kıssa sadece siyasi iktidar sahiplerine hitap etmiyor; küçük ya da büyük ölçekli her türlü güç ve iktidar imkânlarına sahip olan sorumluluk makamındaki herkesi ilzam ediyor. İbret alın ey akıl sahipleri! Ders alın ey güç, iktidar, yetki ve otorite sahipleri!

(Umran Dergisi)

Paylaş

Yorumlar

0

Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.