21 Ekim 2019 Pazartesi •

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Nedir*?

14.04.2019
Eyüp MEDET

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Nedir*? / Eyüp MEDET

Son günlerin en çok konuşulan konularından biri de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE)’dir. Ülke gündemimize 2011 yılında İstanbul’da imzalanan bir sözleşme ile giren bu konunun batıdaki geçmişi daha da eskilere dayanmaktadır.

TCE’nin uluslararası en güçlü metni İstanbul Sözleşmesi adı ile meşhur olan “Kadına Yönelik Şiddetle ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.

Sözleşmenin tanımlar bölümünde toplumsal cinsiyet, “belli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir” şeklinde tanımlanmıştır.

Temel Haklar bölümünde ise “Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş veya farklı görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşei, herhangi bir etnik azınlık, mülkiyet, doğum, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, medeni durum, göçmen ya da mülteci olma, yaş veya engelinin ve diğer bir durumunun bulunmasına bakılmaksızın özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.” ifadelerine yer verilmiştir.

Sözleşmeden alıntıladığımız tanımlar bölümündeki toplumsal cinsiyet tanımı ile kadim cinsiyet (kadın ve erkekten) anlayışından farklı yeni bir durum tanımlanmaktadır. Aslında ilk okuyuşta pek anlaşılmasa da tanımda “belli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir” denilerek cinsiyetin toplumsal algısının toplumdan topluma hatta dönemden döneme değişebileceği tespit edilmektedir. Günümüzde toplum algısının medya aracılığı ile nasıl manipüle edilebildiği gerçeğinden hareket edersek burada toplumdan kastedilenin yani gizli öznenin medya olduğu kanaatine varmamız zor olmayacaktır. Bu tanım bünyesinde, toplumsal cinsiyetteki rol değişimlerinin yanında doğrudan cinsiyet geçişkenliğini (trans) de barındırmaktadır. Bu durum sözleşme ile güvence altına alınan onlarca kriter arasına cinsel tercih/yönelim de sıkıştırılarak tescillenmiştir.

Toplumsal cinsiyetin toplumların din, medeniyet ve kültürleri ile bireyin cinsiyetine göre belirlediği roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar olarak tespit edilmesi normal bir durumdur. Çünkü toplumdan topluma ve tarih içerisinde kadın - erkek rollerinde sürekli değişiklikler olmuştur. Bu günden sonra da olması hayatın bir gereğidir. Ancak sorun tüm dünyada tarih boyunca kadın ve erkek temelinde var olan cinsiyetin eşitlik gerekçesi ile ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır. Cinsiyetlerin eşitlenmesinden çıkan doğal sonuç cinsiyetsizleştirmedir. Bize göre cinsiyet fıtri bir durumdur, bireyi ve toplumu cinsiyetsizleştirmek ise doğrudan fıtrata müdahaledir.

Peki nedir bu TCE? Bu ifade ile ne murat edilmektedir?

TCE II. Dünya Savaşı sonrasında cephelerde eriyen erkek nüfus nedeniyle ortaya çıkan işçi ihtiyacını, kadınları sanayiye çekerek kapatmaya çalışan sermaye destekli projelerden biri olan cinsiyet eşitliği projesinin devamı olarak düşünülebilir.

TCE’nin Dünyada ilk olarak İstanbul’da, (Türkiye'nin şerhsiz imzaladığı) imzalandığı için İstanbul Convention (Sözleşmesi) adını alan mutabakat metni ile tüm dünyada yaygınlaştırılması hedeflenmektedir. TCE Daha şimdiden (şerhler koyarak da olsa) 44 ülkenin bu mutabakat metnini imzalaması ile dünya çapında bir projeye dönüşmüştür.

Proje zeminini 1957 yılında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Anlaşmasının 119. maddesindeki “Kadın Erkek Eşitliği”nden, fikri altyapısını Alfred Kinsey’den, dinamizmini feminist hareketlerden, lojistik desteğini ise büyük sermayeden almaktadır.

Başlangıçta “Cinsiyet Eşitliği” olan tanım/hedef genişleyerek İstanbul Sözleşmesinde, TCE”ne dönüşmüştür. Başta Kadın–Erkek eşitliği olan ilke de, TCE ile birlikte; Erkek, Kadın, Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans(LGBT) ve diğer formların eşitliğine dönüştürülmüştür.

Projenin fikri alt yapısını oluşturduğunu belirttiğimiz Alfred Kinsey, Rockefeller Foundation tarafından desteklenen bir zoolog olarak 1947'de Indiana Üniversitesi bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kurarak 1948 yılında bir araştırma raporu (Erkek İnsan’da Cinsel Davranışlar) yayınlamıştır. Medya araştırmaya büyük ilgi duymuş ve öyle büyük bir sansasyon oluşturmuştur ki; 1955 yılında araştırmanın ikinci etabı (Kadın İnsan’da Cinsel Davranışlar) yayınlanınca Amerika Barolar Birliği, Amerika Ceza Sistemini değiştirmek zorunda kalmıştır.  O güne kadar Amerikan ceza sisteminde "suç" olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirilmiştir.



Alfred Kinsey, bu araştırması ile cinsiyetin tanımını da değiştirmiştir. İnsanların, fizyolojik cinsiyetlerinin yanı sıra  “yönelimlerine” göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söylemiş ve Kinsey Skalası diye ünlenen bir skala yayınlamıştır. Bu skalada, insanların karşı cinsten kendi cinsine kadar uzanan farklı eğilimleri olduğunu belirtilmiş ve aşamalandırılmıştır. TCE politikaları, daha çok kadın-erkek eşitliği talebi olarak gösterilse de,  işte bu Kinsey Skalasında tanımlanan heteroseksüelden eşcinselliğe kadar uzanan ara formların, (LGBT; lezbiyen, gay, biseksüel, trans + cinsel yönelimler) eşitliği talebini içermektedir.

Yani Alfred Kinsey’in bilimsel araştırmalarında (bu araştırmaların ne kadar bilimsel olduğu hakkında kısa bir google araştırması yapmak bile yeterli olabilir) bireyin doğuştan sahip olduğu fizyolojik (kadın ya da erkek) cinsiyetinden farklı yönelimleri olabileceği iddia edilmektedir. TCE de bu bilimsel verilerden hareketle bireyde oluşabilecek bu yönelimi bir özgürlük olarak görmekte ve din, gelenek, namus, aile gibi kavram veya kurumların oluşturduğu toplumsal cinsiyet algılarının bireyin bu tercihini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeller olarak tanımlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi ile bireyde oluşabilecek bu tür yönelimlerin önündeki engellerin kaldırılması amaçlandığı gibi tercihinden dolayı da hem toplum nezdinde hem de kamuda her hangi bir hak kaybına uğramaması taahhüt altına alınmaktadır. Ayrıca söz konusu sözleşme o geniş şiddet tanımında ifade edilen şiddet türlerinden korunması için gerekli tedbirlerin alması hususunda imzacı ülkeleri yükümlü tutmaktadır.

İşte bu nedenle TCE bir ailenin erkek çocuğunu toplumun erkek normlarına göre yetiştirmesini veya kızını, kadın normlarına göre yetiştirmesini bir şiddet olarak görmektedir. Çocukların kendi istekleri ile yapacakları cinsel yönelimlerine ve toplum normlarına aykırı da olsa istedikleri cinsiyet rollerini edinmelerine ulaşmalarına ailelerinin bu tür tutumlarının engel olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Aynı şekilde eğitim sisteminin, okulların, kamu kurumlarının bu yönlendirme şiddetinden arındırılması gerektiğini öngörmekte ve İstanbul Sözleşmesi ile başta mevzuat revizyonu olmak üzere bunu taahhüt altına almaktadır.

Bir sonraki yazımızda TCE’nin amacı nedir? sorusuna çalışalım inşallah.

*Bu yazıyı hazırlarken çalışmalarından faydalandığım Ahmet Hakan Çakıcı’ya (http://ahmethakancakici.blogspot.com) teşekkürü bir borç bilirim.

Yorum Ekle
Yorumlar
Osman cosar

14.04.2019

TCE aslinda insanlarin haklarini koruyayim derken insanlarin kişiliklerini bozmuştur. Halbuki kadin ve erkegin haklari belli. Sınirlari da belli. TCE haklar hususunda amiyane tabirle dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştur.
Dürümiye / Lezzete Davetiye