metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

JÜLYET VE NAZİFE / Nurperi İstanbullu

02.06.2021

Yıl 1993, Tıp fakültesinden yeni mezun olmuştum. Büyük bir bankaya ait özel bir tatil köyünde revir doktoru olarak çalışmak için tesadüfen yaptığım başvuru kabul edilmişti. Ekim ayı içinde,  15 gün revirde 3 saat görev yapacak, karşılığında çok iyi bir ücret alacak hem de tatil yapacaktım. Arkasından memlekete geçecek ve ailemle köye bir yakınımızın düğününe gidecektik. Tarihler tam denk gelmişti. İznimi aldığım günün akşamı otobüse bindim, tatil köyüne vardım. Ortadaki büyük binaya girip lobide oda kaydı için bekleyen 65-70 yaş üzeri en az 100 tane yaşlıyı görünce şaşırdım ve bu mevsimde tatil köyünde sadece kurumdan emekli olan yaşlıların tatil yaptığını o an orada öğrendim. Tatil köyünün tam ortasında ortak kullanım alanları vardı. Yemek salonu, kafeterya, kuaför, spor salonu gibi alanların etrafında ise iki katlı konaklama alanları bulunuyordu.

Neredeyse hepsi birbirini tanıyordu gelenlerin. İlk birkaç günüm şaşkınlık içinde geçti. Bu grup benim bildiğim yaşlılara hiç benzemiyordu.  Hemen hemen hepsi,  yemek, deniz, çay, spor, gezi, alışveriş gibi faaliyetlere göre gün boyunca hiç üşenmeden kıyafet, takı, ayakkabı, çanta, şapka değiştiriyor; bakım salonunda saç, sakal, tırnak, topuk, el, cilt bakımı yaptırıyor; akşam yemeğine baloya gider gibi hazırlanıyorlardı. Çoğunun tansiyon, romatizma, şeker gibi kronik hastalıkları vardı ama eğlenmeyi, yemeyi içmeyi, gezmeyi ve güzel vakit geçirmeyi seviyorlardı. 10-15 kişilik gruplar halinde alışveriş, yüzme, tekne, oyun, spor, mangal,  yemek, müzik,  gezi gibi aktiviteler yapıyorlardı. Akşam yemeğinde mutlaka müzik ve gösteri grupları oluyordu. Yaşlıların birçoğu vals, tango, sirtaki gibi dansları çok iyi yapıyorlardı. Yağmurlu günlerde üst salonda şarkılar,  türküler söyleniyor, oyunlar oynanıyor,  yarışmalar yapılıyordu. Maddi kaygıları yoktu. Hepsinin aileden kalma ya da sonradan edindikleri evleri, arabaları, işyerleri, yazlıkları, başka mülkleri vardı.

Yaşlı oluşları sebebiyle revire sık sık geldiklerinden isimlerini de öğrenmeye başlamıştım. Daha önce pek de duymadığım ilginç isimleri vardı. Hepsi çok yaşlı olan bu toplulukta Gürel, Üstün,  Aygenç,  Üzeyirhan, Kansu, Karem gibi erkek ve Günışıl, Arya, Saydam, Gülce, Jülyet, Azra gibi kadın isimleri vardı. 

Farklı sosyokültürel ve ekonomik yaşam tarzlarına yabancı idiler ve başkalarıyla çok da iç içe olmak, yakınlaşmak gibi bir istekleri yoktu. Tek istekleri oldu birlikte çalıştığımız hemşireden ve benden, kendilerine ‘teyze, amca’ demeyelim, ‘hanım, bey’ diyelim.

Yağmur yağdığı bir gün kafeteryada sohbet ederken öğrencilik dönemimde 5 gün topluca haşladığım 30 yumurta ve kahve ile beslendiğimi anlattım, sınavlar vardı ve yemeğe vakit ayıramazdım. Buna ummadığım kadar üzüldüler, uzun uzun tartıştılar hatta iki hanım ağladı. Aslında ben üzülecek bir şey anlatmamıştım; asıl anlatmak istediğim, bitmek üzere olan tüpte tüm yumurtaları topluca haşlamayı akıl ettiğimdi.

Günler hızla geçti. Son güne yaklaşmıştık ki 10 kişilik bir grup deniz kıyısında uzun yürüyüş yapmak üzere çıkmıştı. Aradan yarım saat geçti geçmedi bir görevli telaşla geldi “Jülyet Hanım düştü, kalkamıyor.” dedi. Revir çantası ile koşarak yanlarına gittik. Jülyet Hanım yerde oturmuş ağlıyordu. “Ah Doktor, faydalı diye kumların üstünde çıplak ayakla yürüyordum, galiba bastığım yerde kaygan bir taş vardı. Ah çok korktum. Nasıl oldu anlamadım. Sabah ayaklarıma bakım yaptırmıştım. Yağlı bir krem sürmüşlerdi, galiba o yüzden oldu.” diye başına geleni anlattı. Jülyet Hanımın yanına oturdum. Kan kırmızı ojeli ve bakımlı ayaklarından başlayarak kalçasına kadar kontrol ettim. Sert bir düşme olmamıştı. Taşa basıp sendelemiş ve korkup kendini yere bırakmıştı anlaşılan. Tekerlekli sandalyeyle revire getirdik. Giyeceklerini çıkarttırıp tekrar kontrollerini yaptım, izleyeceğimiz yolu anlattım ve bekleyen arkadaşlarına bilgi verdim.

Odasına gönderirken de ayaklarındaki ojelerini çıkarmasını, tırnaklarının rengini takip edeceğimi söyledim. O ana kadar oldukça sessiz ve uyumlu olan Jülyet Hanımın sesi birden yükseldi: “Hayır, hayır ben ojelerimi çıkaramam, ben hiç ojesiz gezmedim ki sevmiyorum ojesiz tırnağı, iyiyim ben bir şeyim yok, hayır hayır çıkaramam.” Şaşırmış baka kalmıştım. O gidince arkada kalan yakın arkadaşlarından Sevin Hanım: “Jülyet’ciğim gerçek bir prensestir.” diyerek nedenini anlattı. Meğer Jülyet Hanım, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hızla zenginleşen bir bürokrat olan babasının yaşayan tek çocuğu imiş. Babası kızına öyle düşkünmüş ki saçlarını tarar, süsler, renkli ojeler alır ve bizzat kendi sürermiş kızının parmaklarına. Babasını zamansız kaybeden Jülyet Hanım için oje sürmek, kutsal bir görev gibi önemli imiş.

Bu olaydan iki gün sonra uzun süren bir vedalaşma töreni ile otobüslere, özel arabalara, servis araçlarına binerek ayrıldık. Ben gece boyu süren otobüs yolculuğu ile memleketime geldim. Ertesi gün ise annem babam ve kardeşlerimle köyümüze düğüne gittik. Bizim orda köy düğünleri üç gün sürerdi. İlk gün öğleden sonra hasta olan bir büyüğümüzü topluca ziyaret etmek istedik. 5-10 kişi köyün toprak yollarında sohbet ederek yürüyorduk ki karşı yönden gelen uzaktan akraba üç kadınla karşılaştık. Tarladan geliyorlardı. Ben pek tanımıyordum ama yanımızdaki büyüklerimizle birbirlerine hal hatır sormaya başladılar.

“Sinan oğlum nasıl? Nerde, görünmüyor” dedi birisi. Yaşlıca olan “Sinan’ım yeğeniyle Mersin’e çalışmaya gitti, yük indiriyorlarmış gemiden. Kurban olduğumun takdiri, bu sene ne üzüm var, ne buğday;  borcumuz harcımız boyu aştı. Oğlunu da ilçede liseye yazdırmıştı, çocuğa da para pul lazım tabii. Allah büyük, Rabbimin bu gününe şükürler olsun, geçim zor.” dedi. Diğer kadın: “Nazife ablam, geçim kolay mı? Çoluğun çocuğun derdi bitiyor mu? Biz daha düğünün borcunu bitiremedik. Evvelki seneden kalan borçlar da var, gırtlağımıza kadar borca battık. Rabbim cümlemize yardım etsin. Bu sene de pek kurak geçti, ne yapacağız bilmem?” Nazife cevap verdi: “Halime’nin oğlu turist olarak Almanya’ya gitmişti ya işçi olur oturum alırsam seni de götürürüm demiş, benim oğlana.’

Yol üzeri sohbet iyice koyulaşmıştı. Ben bir kenarda konuşmaları dinlerken kadınların yüzlerini inceliyor, yaşlarını tahmin etmeye çalışıyordum ki gözlerim bu kadınlardan ikisinin ayaklarına takıldı. İkisinin de ayakları nasırlı, çatlak ve çıplaktı. Anlamıştım ki naylondan da olsa ayakkabı alamamışlardı. Üçüncünün delikli naylon ayakkabısının ise yırtılan yerleri kalın iplerle dikilmişti.

İşte o anda benim için zaman durdu, sesler sustu, görüntüler kayboldu, düşünceler durakladı, duygular köreldi, nedenler bitti, sonuçlar anlamsızlaştı. Gözümün önünde sadece Nazife Teyzeyle Jülyet Hanımın ayakları vardı. Bir yanda bakımlı, yumuşak, özenle ojeleri sürülmüş Jülyet Hanımın; diğer yanda nasırlı, çatlak, çamurlu, çıplak Nazife Teyzenin ayakları. İki gezegen kadar birbirine uzak ve birbirinden habersiz dünyaların kadınları. Beynim ve yüreğim, kırık bir ayna gibi bu çıplak ayakları bir türlü birleştirip, yakınlaştırıp, netleştiremiyordu.

Bu haberler ilginizi çeker
Yorum Ekle
Yorumlar (5)
Musa | 05.06.2021 14:04
Konuda behari geçen kadınların yaşam stanrtlari ve anadolunun çile çeken varlık ve yokluğu bilen kadınlar obür tarafta ise babası hayatta iken elini sıcak sudan cikaripta soğuk suyuya koymayan bir kız var lakin baba ölünce hayatla hayatı tanımaya çalışan bir kız profili çıkıyor karsımıza hikaye güzel di yüreğinize sağlık Tşkler
Safa Saygılı | 04.06.2021 10:24
Nefes kesici, Türkiye'nin rontgeni, seksen yıllık turnusol kağıdı, acı hakîkat...
hasan kendirli | 03.06.2021 12:04
hikayeyi sonuç bereye gidecek diye merakla okudum. bitince bir müddet ne düşüneceğimi, bilemedim. sonradan anladım. bu ülke de gezegen kadar uzak insanlar var.
Mine dagli | 03.06.2021 00:40
Uçurum kadar büyük bir sınıfsal farklılık.. ülkemizin gerçeği.. Biri konfor içinde biri ekmek derdinde.. reva mı bu..
Emrehan Koyunoğlu | 02.06.2021 15:25
Farkında olduğumuz ve yaşadığımız bir durumu çok zarif bir şekilde ifade etmişsiniz. Keşke bu farklılık sadece tatil köylerinde olsaydı. Bu farklılığın en derin ve kötü hali, devlette, siyasette, sanatta, medyada olması... Kaleminize sağlık.