7 Ekim 2023’ten bu yana üç yıl geçti. 7 Ekim’i yalnızca o gün yaşananlarla anlatmak, Gazze’nin 7 Ekim’den önceki tarihini yok saymaktır. Bugün Gazze’de on binlerce insanın ölümü, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve bir toplumun yaşam alanlarının sistematik biçimde tahrip edilmesi karşısında susmak, artık yalnızca siyasi bir tercih değil; insan hakları ve hukuk açısından da ağır bir sorumluluk meselesidir.

Bugün 7 Ekim 2026.
Aksa Tufanı’nın üzerinden tam üç yıl geçti.
Bir devletin güvenlik hakkı, başka bir halkın yaşam hakkını ortadan kaldırabilir mi?
Bir halkın uğradığı tarihsel haksızlıklar, o halkın tamamının cezalandırılmasına gerekçe yapılabilir mi?
Cevap açıktır:
Hayır.
İnsan haklarının evrenselliği tam da burada anlam kazanır.
7 Ekim 2023’ü anlamak istiyorsak yalnızca 7 Ekim sabahına değil, ondan önceki yıllara da bakmak zorundayız.
Gazze yıllarca abluka altında yaşadı.
İnsanların seyahat özgürlüğü kısıtlandı. Ekonomik hayat daraldı. Elektrik, su, sağlık ve temel ihtiyaçlara erişim ciddi sorunlara dönüştü.
İsrail’in Filistin topraklarındaki işgal, yerleşim ve ilhak politikaları ise yalnızca siyasi bir tartışmanın konusu değildir.
Uluslararası Adalet Divanı, 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki devam eden durumunu hukuka aykırı buldu; yerleşim, ilhak ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının engellenmesiyle ilgili politikaların uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirledi. Divan ayrıca İsrail’in bu hukuka aykırı duruma son vermesi gerektiğini ifade etti.
Dolayısıyla 7 Ekim’i konuşurken tarihin ilk sayfasını 7 Ekim 2023 olarak açmak, eksik bir anlatıdır.
Çünkü Gazze’nin hikâyesi 7 Ekim’de başlamadı.
7 Ekim, uzun süredir biriken bir siyasal, insani ve hukuki krizin en dramatik kırılma noktalarından biri oldu.
Bu tespit, 7 Ekim günü sivillere karşı işlenen suçları mazur göstermez.
Fakat o suçları açıklamaya çalışırken işgal, abluka, yerinden edilme, yerleşim politikaları ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakılması gerçeğini de ortadan kaldırmaz.
İnsan haklarının en temel ilkelerinden biri şudur:
Hukuk, failine göre değişmez.
Sivili öldüren Filistinli ise suçtur.
Sivili öldüren İsrailli ise yine suçtur.
Bir çocuğun hayatı Filistinli olduğu için daha değersiz değildir.
Bir annenin acısı İsrailli olduğu için daha önemsiz değildir.
Bir insanın yaşam hakkı, pasaportuna, dinine, etnik kökenine veya siyasi kimliğine göre ölçülemez.
Bu nedenle 7 Ekim’de İsrailli sivillere yönelik saldırıları açıkça reddederken, aynı zamanda Gazze’de Filistinli sivillerin öldürülmesine de açıkça karşı çıkmak gerekir.
İkisini birbirinin alternatifi hâline getirmek insan haklarının ruhuna aykırıdır.
Bugün elimizde yalnızca görüntüler değil, rakamlar da var.
Gazze Sağlık Bakanlığı’nın 6 Ekim 2026 tarihli son verilerine göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de bildirilen Filistinli ölümlerin sayısı 74.245’e, yaralıların sayısı ise 175.267’ye ulaştı. Bakanlık, 11 Ekim 2025’te başlayan ateşkes sonrasında dahi 1.462 kişinin öldüğünü ve 5.151 kişinin yaralandığını bildirdi.
Bir başka ifadeyle, ateşkes ilan edilmiş olsa bile ölüm tamamen durmadı.
Birleşmiş Milletler verileri de tablonun yalnızca ölüm sayısından ibaret olmadığını gösteriyor.
Ekim 2026 başı itibarıyla yaklaşık 279 bin kişi, sel riski taşıyan 400 yerinden edilme alanında yaşıyor. Ayrıca 2.300’den fazla güvensiz yapı hâlâ insanların barınmak zorunda kaldığı mekânlar arasında bulunuyor.
Birleşmiş Milletler’in Eylül 2026 tarihli raporunda ise Gazze’nin yaklaşık üçte ikisinin erişilemez veya ağır erişim kısıtlamaları altında olduğu, on binlerce insanın cenazesinin hâlâ çıkarılmayı beklediği ve 2026 insani yardım çağrısının yalnızca yüzde 40 oranında finanse edildiği belirtiliyor.
Bunlar yalnızca istatistik ve rakamlar olarak görülmesin.
Her rakamın arkasında bir insan vardır.
Bir baba.
Bir anne.
Bir çocuk.
Bir öğrenci.
Bir doktor.
Bir öğretmen.
Bir aile.
Ve her kayıp, yalnızca bir kişinin değil, bir ailenin hayatının parçalanmasıdır.
Burada artık yalnızca “savaşın acıları”ndan söz etmek yeterli değildir.
Uluslararası ceza hukukunun kavramlarıyla konuşmak zorundayız.
Sivillerin öldürülmesi, aç bırakılması, zorla yerinden edilmesi, zulme uğratılması ve diğer ağır fiiller, belirli koşullarda savaş suçu veya insanlığa karşı suç oluşturabilir.
Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024’te Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama emirleri çıkardı. Mahkeme, bu kişiler bakımından savaş suçu olarak savaş yöntemi olarak aç bırakma ve sivil nüfusa yönelik saldırının kasten yönlendirilmesi iddialarının; insanlığa karşı suç olarak ise öldürme, zulüm ve diğer insanlık dışı fiillerin bulunduğunu açıkladı.
Bu karar bir mahkûmiyet kararı değildir.
Fakat uluslararası ceza hukukunun en önemli kurumlarından birinin, Gazze’de yaşananlar bakımından bu kadar ağır suç isnatlarını yeterli bulup tutuklama emri çıkarmış olması da görmezden gelinebilecek bir ayrıntı değildir.
Hukuk konuşulacaksa, bu karar da konuşulmalıdır.
Gazze konusunda en ağır tartışmalardan biri de “soykırım” kavramı etrafında yaşanmaktadır.
Burada hukuki terminolojiye dikkat etmek gerekir.
Soykırım, uluslararası hukukta özel kast gerektiren ve hukuken belirlenmesi gereken çok ağır bir suçtur. Uluslararası Adalet Divanı’nın önündeki Güney Afrika/İsrail davası henüz nihai hükümle sonuçlanmış değildir.
Ancak bundan, Gazze’de soykırım iddiasının ciddiye alınamayacağı sonucu da çıkmaz.
Tam tersine…
On binlerce sivilin öldürülmesi, yaygın yıkım, zorla yerinden edilme, temel yaşam koşullarının ortadan kalkması, sağlık sisteminin ağır biçimde tahrip edilmesi ve sivillerin açlık ve hastalıkla karşı karşıya bırakılması gibi olgular, soykırım iddiasının uluslararası hukuk bakımından neden bu kadar ciddi biçimde tartışıldığını göstermektedir.
Bir kesimin güvenlik hakkı, başka bir halkın temel haklarının ortadan kaldırılması için sınırsız bir yetki doğurmaz.
Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihli görüşünün önemli taraflarından biri de budur.
Divan, İsrail’in güvenlik gerekçelerinin, Filistin topraklarının güç kullanılarak edinilmesinin yasaklanması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı gibi temel uluslararası hukuk ilkelerini ortadan kaldıramayacağını ortaya koymuştur.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, İsrail toplumunun güvenlik hakkı ile Filistin halkının özgürlük ve yaşam hakkını birbirine düşman iki hak gibi sunmak değildir.
Tam tersine:
Her iki halkın da güvenlik, yaşam ve özgürlük hakkını güvence altına alacak bir hukuk düzeni kurmaktır.
Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in yerleşim politikasının ve İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki politikalarının Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiğini ve İsrail’in devam eden varlığının hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Dolayısıyla bir insanın evine, toprağına ve geleceğine yönelik sistematik müdahale yalnızca “güvenlik politikası” başlığı altında değerlendirilemez.
Peki 7 Ekim neden önemlidir?
Çünkü 7 Ekim, Filistin meselesinin dünyanın görmezden gelmek istediği bir dosya olmaktan çıkıp yeniden küresel gündemin merkezine gelmesine yol açtı.
Fakat 7 Ekim’in anlamını yalnızca bir saldırının askerî başarısı veya başarısızlığı üzerinden okumak da yetersizdir.
7 Ekim, Filistin meselesinin üzerindeki sessizliği kırdı.
Dünyaya şunu hatırlattı:
Bir halkı yıllarca siyasal belirsizlik içinde tutarak, topraklarını parçalayarak, hareket özgürlüğünü sınırlayarak ve geleceğini belirsizleştirerek kalıcı bir barış kurulamaz.
İnsan hakları gerçekten evrenselse;
Filistinlinin yaşam hakkını da savunacağız.
İsraillinin yaşam hakkını da savunacağız.
Filistinli çocuğun ölümüne de itiraz edeceğiz.
İsrailli çocuğun ölümüne de itiraz edeceğiz.
Rehine alınmasına da karşı çıkacağız.
Keyfî tutuklamaya da.
Zorla yerinden edilmeye de.
Toplu cezalandırmaya da.
Aç bırakmaya da.
Sivillerin hedef alınmasına da.
İşkenceye de.
İbadethanelerin, hastanelerin ve okulların korunmamasına da.
Çünkü insan hakları bir bütün olarak savunulmadığında, geriye insan hakları değil, siyasi tarafgirlik kalır.
Bugün Gazze’de yalnızca binalar yıkılmış değildir.
Bir toplumun geleceği de ağır biçimde tahrip edilmiştir.
Çocukların eğitim hayatı kesintiye uğramıştır.
Sağlık sistemi büyük ölçüde çökmüştür.
İnsanların evleri yok edilmiştir.
Yerinden edilen insanlar hâlâ çadırlarda yaşamaktadır.
Birleşmiş Milletler, Eylül 2026 itibarıyla Gazze’de yaklaşık üçte ikilik alanın erişilemez veya ağır erişim kısıtlamaları altında olduğunu bildiriyor.
Bu tabloya bakıp hâlâ meseleyi yalnızca “İsrail-Hamas savaşı” şeklinde tanımlamak, yaşanan insani ve hukuki boyutu eksiltmek olur.
Burada bir insan hakları krizi vardır.
Bir uluslararası hukuk krizi vardır.
Ve işlenen fiiller bakımından savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar konusunda son derece ciddi soruşturmalar ve yargısal süreçler vardır.
Bütün bunların yanında, soykırım iddiası da uluslararası hukuk önünde tartışılmaktadır.
Üç yılın sonunda artık şu soruyu sormak zorundayız:
Dünya, uluslararası hukuku gerçekten evrensel bir hukuk olarak mı görüyor; yoksa güçlü olanın hukukunu mu kabul ediyor?
Eğer bir halkın çocukları öldürüldüğünde dünya susuyorsa,
eğer hastaneler yıkıldığında susuyorsa,
eğer insanlar açlıkla mücadele ederken susuyorsa,
eğer milyonlarca insan yerinden edildiğinde susuyorsa,
eğer uluslararası mahkemelerin kararları siyasi çıkarların gölgesinde kalıyorsa,
o zaman sorun yalnızca Gazze değildir.
Sorun, insanlığın kendi kurduğu hukuk düzenine olan inancını kaybetmesidir.
Gazze bu nedenle yalnızca Filistin’in meselesi değildir.
Gazze, insanlığın hukuk sınavıdır.
7 Ekim 2023'te İsrailli sivillere yönelik saldırıları ve rehin alma eylemlerini kınamakla birlikte, o rehinelere Hamas tarafından nasıl bakıldığını ve geri nasıl teslim edildiğini açıkça söylemek lazım.
Ayrıca İsrail'in Filistinli esirlere çok kötü davrandığını da gördük. Hapishanelerde aç bırakıldıklarına ve ağır muamelelere maruz kaldıklarına ilişkin iddialar ve görüntüler kamuoyuna yansıdı.
İkisini karşılaştırdığımız zaman arada bariz bir fark olduğunu da ifade etmek gerekir.
Hamas, savaşta bir avantaj olarak kullanmak istediği rehinelere çok iyi bakarak dünyaya örnek olmuştur ve onlara hiçbir şekilde zarar vermemiştir. Bunu tüm dünyanın gözü önünde ispat ederek barış yanlısı olduğunu göstermiştir.
Burada Gazzeli Filistinliler mağdur durumdadır.
Diğer yandan işgalci İsrail ise elde ettiği esirlere çok büyük zulümler yapmaktadır. Hapishanelerde aç bırakmaktadır.
Aynı açıklıkla söylüyoruz:
Gazze’de sivillerin topluca öldürülmesini, aç bırakılmasını, zorla yerinden edilmesini, evlerinin ve yaşam alanlarının sistematik biçimde yok edilmesini de kabul etmiyoruz.
Çünkü bir suçun karşısına başka bir suç koyarak adalet kurulamaz.
Bir halkın uğradığı zulmü, başka bir halka yapılan zulümle gerekçelendirmek insan hakları değildir.
Bugün, 7 Ekim 2026'da, aradan üç yıl geçmişken hâlâ aynı cümleyi kurmak zorundayız:
Hukuk herkes için hukuktur.
İnsan hakları herkes içindir.
Çocukların yaşam hakkı pazarlık konusu değildir.
Ve Gazze bize şu gerçeği bütün çıplaklığıyla göstermiştir:
Sessizlik tarafsızlık değildir.
Haksızlık karşısında susmak, haksızlığın sona ermesine değil, normalleşmesine hizmet eder.
Bugün Gazze için konuşmak yalnızca Filistin için konuşmak değildir.
İnsan onuru için konuşmaktır.
Adalet için konuşmaktır.
Uluslararası hukukun itibarı için konuşmaktır.
Ve en önemlisi,
insan kalabilmek için konuşmaktır.
Not: Ankara'daki tüm vatandaşlarımızı ve duyarlı insanlarımızı bugün 19.00'da Ankara Kocatepe’den Melike Hatun Camisine kadar yapılacak olan bu önemli yürüyüşe davet ediyorum.
Mehmet Altuntaş
Irak Başbakanı: Kritik dönem başladı
01.10.2026
"Savaşa Hayır" İnisiyatifi Kuruldu
23.09.2026
GENÇLERİMİZ NEDEN EVLENEMİYOR? / AHMED ALGAN
13.09.2026
bana bütün yolu gösterme rabbim MUSTAFA AKMEŞE 01.10.2026
Fatma Betül’ün Suçu Ne? Şakir ÇALIŞKAN 04.10.2026
MERHAMET! EY MERHAMET! AYTEN DURMUŞ 02.10.2026
Bilmek Ağrısı ESRA DURU 02.10.2026
Ahlak ve İnsan YUSUF YAVUZYILMAZ 04.10.2026
Servet Çok, Sermaye Yok MUHSİN GANİOĞLU 05.10.2026
Mekke İttifakı Test mi Ediliyor? AHMET GÜRBÜZ 23.09.2026
Korkak Ebeveynlik FEYZULLAH AKDAĞ 10.09.2026
Dinlemek/İşitmek RAMAZAN BEYHAN 11.09.2026