metrika yandex
  • $32.14
  • 34.92
  • GA17500

İçtihadın Gerekliliği

YUSUF YAVUZYILMAZ
10.03.2024

Hayatın sürekli değiştiğini ve yeni sorunlar ortaya çıkardığını kabul ettiğimizde, yeni yorumların ve hukuk okullarının varlığı ( mezhepler) bir gereklilik olarak görülmektedir. Bu durum Yemen'e vali olarak gönderilen Muaz bin Cebel ile Hz. Peygamber arasında geçen bir konuşmadan meşruiyetini alır. "Muaz’ın Yemen’de kadılık yaparken nasıl hüküm vereceğiyle ilgili olarak Resul-i Ekrem ile aralarında geçen konuşma meşhurdur. Resulullah’ın sorularına cevap veren Muaz önce Allah’ın kitabına göre hükmedeceğini, aradığı delili Kur’an’da bulamazsa Resul-i Ekrem’in sünnetini dikkate alacağını, aradığını orada da bulamazsa kendi kanaatine göre hüküm vereceğini söyleyince Hz. Peygamber memnun oldu ve Resulullah’ın elçisine Resulullah’ın hoşnut edecek şekilde cevaplar verdiren Allah’a hamdetti." (Ebû Dâvûd, “Aḳżıye”, 11; Tirmizî, “Aḥkâm”, 3) ( M. Yaşar Kandemir, TDV İslâm Ansiklopedisi, yıl:2020, 30. cilt, s:336-338)

Aklın kullanılmasını gerektiren yeni yorumlara ihtiyaç, daha Hz. Peygamber hayattayken ortaya çıkmıştır. Vahyin ve Sünnetin yorumlanmasında aklın devreye girmesi, farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olur. O yüzden "İslam'da mezhep yoktur" yargısının mantıksal bir karşılığı yoktur.

Mezheplerin sonradan oluştuğuna dair reddedici iddia tutarsızdır. Bir öğretinin yeni ortaya çıkan sorunlara cevap arama anlayışından doğan mezhepler, doğası gereği sonradan oluşur. Mezhepler, bir anlamda hukuk okullarıdır: hayatın yeni sorunlarına karşılık yeni çözüm önerileridir.

İçtihat var ise farklı düşünce okulları olan mezheplerde var olacaktır. Sorun mezheplerin varlığı değil, mezhep fanatizmidir.

Mehmet Okuyan'ın tefsir yapmasında, tefsir konusunda çalışmasında, yönteminin farklı olmasında hiçbir sakınca yoktur. Seyyid Kutub'un ifadesiyle bütün tefsirler Kuran'la tanışmak için aracı metinlerdir. Kuşku yok ki, içeriği ne olursa olsun böyle bir çalışma yapmak herkesin hakkıdır. Sanıyorum, Mehmet Okuyan 'a yönelik eleştiriler tefsir yazmasından dolayı değil, daha önce kullandığı ifadelerden dolayıdır. "Kur'an bize yeter, başka bir kaynağa ihtiyacımız yoktur, çünkü Kur'an açık bir kitaptır" ifadelerinden sonra bu faaliyet eleştirilere neden oldu. Yine de ortaya konan bir zihni ve entelektüel çaba var. Bu çaba çok değerlidir. Kuşku yok ki, neticede bir yorum olan tefsir faaliyeti çok sayıda faktörden etkilenir. "Tefsirin öncül ve kurucu unsurları

1-Hermenötik döngü olarak adlandırılan müfessirin ön kabul ve ön bilgileri

2-Tefsir sürecinde müfessiri yönlendiren kabul ve beklentiler

3-Müfessirin tarih anlayışı

4- Metnin merkezi anlamının teşhis edilerek tefsir edilmesi

5- Metnin, müfessirin tarihi ufkuyla tercüme edilmesi. ( Muhammed Müctehid Şebusteri, Hermenötik, Kur’an ve Sünnet, Mana yayınları, Çeviri: Abuzer Dişkaya, s: 30) Kuşku yok ki, bu özelliklerin gölgesinde ortaya çıkan tefsirden yola çıkarak tekfir faaliyeti temellendirilemez.

Hadis- Kur'an birbirine karşıt iki bilgi kaynağı değildir. Öte yandan hadis, Kuranın en doğru yorumudur. Bir anlamda ilk tefsir faaliyeti bizzat Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Sadece Kur’an'ı kabul edip hadisi tamamen dışlayanlar ile uydurma hadislerin içinde boğularak Kur'an'a ulaşamayanlar iki sorunlu yaklaşıma işaret etmektedir. 

Kuşkusuz Mehmet Okuyan bir insandır ve her insan gibi yanılmaya, hataya açıktır. Dolayısıyla bir tür yorum olan tefsir kim tarafından yapılırsa yapılsın, ilmi seviyesi ne olursa olsun mutlaklaştırılamaz; Kur'an hakkında son sözü söyleyemez. Mehmet Okuyan'ın yöntemi, yorum tarzı, Kur'an dışı ikincil kaynaklara karşı tavrı eleştirilebilir, ancak eleştiri sınırlarını aşan ve tekfir boyutuna varan suçlamalar ve şahsına yönelik hakaretler kabul edilemez.

Günümüzde yaşayan bazı isimlerin, geleneksel ulemanın ürettiği bilgilerden farklı düşünüyor diye tekfir edilmeleri doğru bir yaklaşım değildir. Ayeti inkar etmekle, herhangi bir yorumu kabul etmek aynı şey değildir. Bir yorum üzerinden başka bir yorumu küfürle itham etmek, ilk yorumun tek meşru yorum olduğu düşüncesine götürür ki, bu da yanlıştır. Kuşkusuz tekfir, yorum üzerinden giderek yapılabilecek bir faaliyet değildir. Hele geleneksel bir yoruma dayanarak, başka bir yorum tümüyle mahkum edilemez. Geleneksel ulemanın yanlış yapma oranı ne kadarsa günümüzdeki insanların da o kadardır. Eleştiriyi, müzakereyi kabul ederken, tekfiri gündemden çıkarmak gerekir. Tekfir baltasını gereksiz yere her olayda kullanmak, hem farklı düşünceleri yok eder, hem de içtihat eylemini imkansız kılar. Hz. Ali’nin bizzat savaştığı Hariciler hakkındaki düşünceleri yol gösterici olmalıdır: “Hz. Ali(Allah yüzünü kerim kılsın)’ye Haricilerin kafir olup olmadıkları ile ilgili sorulduğunda: 'Hayır, zira onlar küfürden kaçarlar,’ buyurmuştu. Bunun üzerine, yoksa münafık mıdırlar? diye sorulduğunda, yine “hayır’ karşılığını verip ardından şu açıklamada bulunmuştu: “Hakkı arayıp onda anılan kimse, batılı talep edip ona ulaşan kimse gibi değildir.’ Bunun içindir ki yaygın bir duanın sözleri şöyledir: Allah’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymakla bizi rızıklandır; bâtılı bâtıl olarak bize göster ve ondan sakınmakla bizi rızıklandır. Batılı bize belirsiz kılıp onu bizim sapmamıza vesile kılma! “(Cevdet Said, Makaleler, Pınar yayınları, s:77)

İmanın gereklerinden olan ahireti inkar etmek başka, ahiretin başka türlü de olabileceğini düşünmek başkadır. İman ayeti kabulle ilgilidir, yorumla değil. Bu yüzden Mustafa İslamoğlu, İlhami Güler, Mustafa Öztürk gibi isimler eleştirilebilir, ancak asla tekfir edilemezler. Tekfir çok sayıda Müslüman alimin öldürülmesine neden olmuştur. İbn Ebi Useybia, “Uyun el- Enba” adlı eserinde, 30 yaşında idam edilen sufi Suhreverdi’nin kabrinde bulunduğu iddia edilen notta şu ifadelerin yazdığını bildirir: "Bu kabrin sahibi, Allah'ın şereften yarattığı gizli bir cevherdi. Devir kıymetini bilmedi ve kıskançlık inciyi sedefe çevirdi."

Gazali’nin filozofları tekfir ederek yol açtığı faaliyet, İslam dünyasında yeni yorumların ortaya çıkmasını engelleyen bir faktöre dönüşmüştür. Gazali'nin Farabi ve İbn Sina'yı eleştirmesi doğru, tekfir etmesi doğru değildir. Kaldı ki, tekfirle itham ettiği Farabi ve İbn Sina müslüman olduklarını söylemektedir.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş