metrika yandex
  • $32.64
  • 35.41
  • GA18850

28 Şubat: Eleştiri ve Özeleştiri

YUSUF YAVUZYILMAZ
03.03.2024

28 Post-modern darbe süreci, düşünce ve inanç özgürlüğünün ne denli önemli bir değer olduğunu gösterdi. O dönemde bürokratik vesayetin odak noktası olan askeri bürokrasi, sivil bürokrasi ile el ele vererek meşru iktidara karşı bir vesayet mücadelesi verdiler ve birçok hukuk ihlaline imza attılar.

28 Şubat post-modern darbenin uygulayıcıları kendilerini batıcı, modern, laik ve Kemalist olarak tanımlıyorlardı. Bu hareketleriyle Kemalizm'in toplumsal meşruiyetini daha da azalttıklarının farkında değillerdi. 28 Şubat uygulayıcılarının başörtüsü ile laiklik arasında kurdukları karşıtlık, dindar kesimde laikliğin inanç özgürlüğü değil, dine karşı bir ideoloji olduğu fikrini daha da pekiştirdi.

Aslına bakılırsa Türkiye'de uygulandığı şekliyle laiklik inanç özgürlüğünü teminat altına alan bir anlayış olmadı. Daha çok dini pratikleri devlet alanından tamamen, toplumsal alandan ise olabildiğince uzaklaştırmak iddiasını taşıyordu. Bu anlamda laiklik, toplumsal barışı değil, toplumsal kutuplaşmayı besleyen bir kavram oldu.

28 Şubat'ın en büyük mağduru olan merhum Erbakan bunu, "Avrupa tipi bir laiklik istiyoruz " ifadesiyle dile getirmiştir. Bu durum laikliğin çıkış noktası ile Türkiye arasındaki uygulama farkına işaret etmektedir. Laikliğin ortaya çıktığı ülkelerdeki din - toplum- devlet ilişkileri farklı olduğu gibi, Hristiyanlık ile İslam'ın kurumsallaşması arasında da önemli farklar vardı. En büyük ve temel fark ise laikliğin kendini tanımladığı bir kurum olan kilisenin İslam toplumlarında bir karşılığının olmamasıdır. Doğal olarak laikliğin ürettiği sonuç Fransa ile Türkiye'de aynı olmamıştır.

Başından beri Türkiye'de uygulanan laiklik anlayışı, dini özgürlüğü teminat altına alan bir ilke değil, dini devletin emrine veren bir model oldu. Türkiye modernleşmesi sürecinde kurulan DİB, devletin resmi bir kurulu olmuştur. Din devlet işlerinin ayrılığı daha başından ortadan kalkmıştır. Öyle görülüyor ki, Türkiye'de laiklik, dini özgürlükleri savunan, geleneksel din- devlet ilişkilerine farklı yorum getirmek isteyen anlayışları siyasetin dışına atmak için kullanıldı. Zaten geleneksel olarak laikliğe mesafeli muhafazakar dindarlar, 28 Şubat darbecilerinin uygulamalarıyla daha da düşüncelerini keskinleştirdiler.

Öte yandan 28 Şubat, uygulamaya koyduğu akıl dışı yasaklarla, toplumsal barışı derinden yaraladı. Siyasal alan ve onun asıl aktörü olan devlet ile toplumu karşı karşıya getirdi. Topluma siyasal alanda yer alabilmesi için inançlarından önemli ölçüde vazgeçmesi gerektiğini dayattı. Ancak ideolojinin sosyolojiyi yenmesi mümkün değildi. Sonuçta dindarlar biriktirdikleri enerji ile toplumsal merkezden siyasal merkeze hareket ettiler.

Türkiye modernleşmesinin önündeki en büyük engel, temel hak ve inanç özgürlüğünün önünde bulunan engellerin laiklik adı altında savunulmasıdır. Türkiye’de uygulandığı biçimiyle laiklik, 28 Şubat uygulamasında görüldüğü gibi dini özgürlük anlamına gelmediği gibi dini özgürlüğün önünde bir engele dönüşmüştür. İktidara gelen dindarlar zaman içinde bu engelleri önemli ölçüde aştılar.

28 Şubat sürecinin bize gösterdiği en önemli ilke, düşünce ve inanç özgürlüğünün ne denli yaşamsal olduğudur. İnsan için özgürlük temel ve vazgeçilmez bir değerdir. Allah, insanlara kendi öğretisini reddetmek imkanını da vermiştir. Temel ilke doğru ile yanlışın birbirinden ayrıldığı ve dileyenin dilediğini seçmesidir. Çünkü özgürlük yoksa sorumluluktan söz edilemez.

28 Şubat süreci, her tür vesayete karşı, düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü savunmanın ne kadar önemli olduğunu da açıkça gösterdi. Çünkü düşünce ve inanç özgürlüğünün olmadığı toplum, düşüncelerini dile getirmekten duyduğu korku ve endişeden dolayı, ikiyüzlü zihinlerin üremesine neden olur.

28 Şubat sorunlu bir siyasal tutumu içinde besliyor. Bu sorunlu tutum, halkın iradesine karşı, bürokratik oligarşiyi üstün saymaktan beslenir. Bu tutum hala yaygındır. Siyasal iktidarlar için özgürlüğün kısıtlanması istisna olmalıdır.

Öte yandan 28 Şubat Türkiye modernleşmesinin arkasındaki örgütlenmeyi de açıkça ortaya çıkardı. Türkiye modernleşmesi askeri bürokrasinin öncülüğünde gerçekleştiği için, askeri bürokrasi rejim üzerinde ayrıcalıklı bir konuma sahip oldu. Bu durum hiçbir bürokratik yapılanmanın devlet içinde özel ve farklı bir hukuka sahip olamayacağını gösteriyor. Askeri vesayet sistemi hukukun her alanında kendine özgü bir paralel hukuk yapısı oluşturmuştur. (Askeri Yargıtay gibi)

Türkiye siyasetini ileri taşıyacak olan iktidara karşı geçmişi savunmak değildir. Yapılması gereken her tür vesayete karşı çıkarak daha açık, daha şeffaf, daha denetlenebilir, hukukun üstünlüğüne dayalı bir modeli savunmaktır.

Aradan bunca yıl geçtikten sonra sorulacak soru şu: 28 Şubat sürecinde bürokratik vesayete karşı çıkarken ve bu uğurda mücadele ederken varmak istediğimiz nokta bulunduğumuz nokta mıdır? Bu özeleştiri mutlaka ve cesurca yapılmalıdır. Önemli olan 28 Şubat’ın toplumu yukarıdan aşağı zorba yöntemler kullanarak değiştirme ve dönüştürme arayışına karşı hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri savunmaktır.

Öte yandan yüzleşmemiz gereken bir sorular şunlardır: Dindarlar asıl olarak bürokrasiyi mi ele geçirmeyi öncelediler, yoksa bu bürokrasiyi üreten düşünce ve kurumları ortadan kaldırmayı mı? Başlangıçta bürokratik oligarşiyi yıkmak üzere iktidara gelen dindar siyasiler, belirli bir aşama kaydettikten sonra neden vesayetin bir parçasına ve uygulayıcısına dönüştüler?

Son soru da şu: Baskı dönemlerinde özgürlük mücadelesi anlamında başarılı bir mücadele veren dindarlar neden iktidara geldiklerinde bu iddiayı sürdüremiyorlar. Yoksa Aliya İzzetbegoviç’in dillendirdiği yargı önüne geçilemez bir yargı mıdır? “Din de devrim de acılar ve ızdıraplar içinde doğar. İkisi de refah ve konfor içinde yok olup gider. Gerçekten de devam eden sırf onların gerçekleşme çabasıdır.”

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş