metrika yandex

Sanı ve Kanı

Abbas PİRİMOĞLU

16.01.2021

Hani bir söz vardır ya “insan yaşadığı zamanın mahsulüdür” diye, işte Platon’da bu zindandan hali değildir. Hatta hakkında “bütün felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardır” denecek kadar görkemli bir filozof olsa bile.

Platon’un “bilgi” konusundaki doktrinini oluşturmasında  “mutlak ve kesin bilgi olamaz, bilgi septik ve özneldir” iddiasında bulunan Sofistler son derece etkili olmuşlardır.

Platon sofistlerle aynı kanaatte değildir. Bu nedenle evvela şu hususu kendisine iş edinir: Hangi varlık alanı bize hakikatin bilgisine verecektir?  Yani değişmezin, hakikatin, bilgisini... Bu varlık alanını aramakla işe koyulur. Platon duyular dünyasının, sorusunun cevabı olmadığının baştan bilincindedir. Beş duyu ile ilişki kurulan dünya oluşların, yok oluşların; değişmenin ve bozulmanın dünyasıdır. Değişen nesnelerin bilgisi asla kesin bir bilgi olamaz, dolayısıyla bu bilgiye hakikatin bilgisi de denilemez.

Nihayetinde Platon “idealar” dünyasını kurgular.  Değişen dünyanın bütün nesnelerinin özü ideler dünyasındadır. Mesela oluş ve yok oluş dünyasında birbirinden farklı pek çok ağaç varken; ideler âleminde tek bir ağaç idesi vardır ve dünyadaki bütün ağaçlar bu mükemmel ağacın birbirinden farklı kopyalarıdırlar.

Diğer bir ifade ile ideler dünyası kesin bilgi için gerekli olan nesneleri ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu dünyanın bilgileri kesin bilgidir.

Peki ya bu dünyanın nesnelerinin bilgileri! Bu dünyadaki nesnelerin bilgileri, varlık alanının mahiyeti itibariyle kesin bilgi olmayıp ancak sanı(doxa)dırlar.

Yani Platon şunu demeye getirir: Bilgi var olanın bilgisidir. Var olanlar âlemi ise ideler âlemidir. Sanı ise görünüşlerden elde edilir. Sanı görünüşe göre düşünmemizi sağlayan bir etkendir.

Aristoteles hocası Platon’un bu yaklaşımını doğru bulmaz. “Senin ideaların, gerçeğin bilgisidir sandığın gibi hakikatin kendisi değildir” der. Yani Platon’un kurguladığı varlık alanını inkâr eder. Daha doğrusu hocasının evrenini yeryüzüne indirir. Ne varsa buradadır der. O’na göre gerçek varlık tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Ancak tümelin bilgisi ile evrensel ve zorunlu bilgiye ulaşılabilir... Lakin hocasını tamamen de haksız bulmaz. Aynı kaygı ile farklı bir formül geliştirir: Form ve madde... Form Aristoteles’in yeryüzüne indirdiği “ide”dir. Madde de bildiğimiz madde...

Buna göre “töz” denilen görülen varlıklar idea ve maddeyi birlikte içerirler. Değişimin sebebi de budur. Bitki formundaki madde insana geçer ve bu sefer “insan” formu altında görünürlük kazanır. İnsan ölür “toprak” formu/idesi ile varlık kazanır. Topraktaki otu yiyen inek tarafından süte dönüşerek yeni bir form ile zuhur eder... Keza yine form/biçim olan ağaç “masa” halini alırken form olmaktan çıkar ve bir başka formun (masanın)maddesi haline gelmiş olur. Böylece oluş ve yok oluş sürer gider...

Tümdengelim mi tümevarım mı?

 Kavramların her ikisi de akıl yürütme metodudur. Tümevarım tikelden yani tek tek tekillerden ulaşılan bilgidir. Modern bilimin bilgi edinmede kullandığı metot, tümevarım metodudur. Deneyimler neticesi elde edilen bilgi genelleştirilerek bir sonuca bağlanır. Tümdengelim ise zihinsel olarak kurguladığımız bir kabul üzerinden hareketle tekiller üzerinde yargıya varmak yoludur.

Bu metotları herkesin bildiği bir kıyas ile biraz daha yakından incelemeye çalışalım:

Bütün insanlar ölümlüdür. (Büyük önerme)

Sokrates bir insandır. (Küçük önerme)

Öyleyse Sokrates de ölümlüdür ( Sonuç önermesi)

Anlaşılacağı üzere bu kıyas tümdengelim üzerine kuruludur. Büyük önerme istisnasız bütün insanların ölümlü olduğu bilgisine dayanmaktadır.  Zannımca burada şu sorunun sorulması abesle iştigal değildir.

Büyük önermeye nasıl ulaşılmıştır?

Şayet tümevarım yolu ile ise, yani çevremizde yaptığımız gözlemler ise o zaman bunun kesin bilgi(episteme) olduğu kanaatine nereden varıyoruz? Zira tümele tek tek bütün tikellerin gözlemlenmesi ve deneyimi ile ulaşmak mümkün değildir. Kıyasımıza dönecek olursak tarih boyunca bütün insanlar istisnasız tek tek gözlemlenmiş midir ki bu büyük önermeye ulaşılmıştır?

Elbette ki hayır! Bu zaten fiilen imkânsızdır. Sadece etrafımızda gördüğümüz ölüm vakıaları ile bir sanıya varılmış, sonra da bu genelleştirilerek kanı yani inanç halini almıştır.

Gelelim diğer metoda yani tümdengelim yoluna: bu yolun kendisi baştan zihinsel bir tasarımdır. Peşin olarak zihnen kabul edilen bir fikir ve idedir. Dolayısıyla bu metodun da temeli bir inanca dayalıdır. O da şudur: Bütün insanlar ölümlüdür. Burada mantık sınırları içerisinde kalındığı sürece bir problem yoktur. Lakin Doğan Özlem’in ifadesiyle ontolojide ve epistemolojide genel-tekil ve tümel-tikel bağlantısı tam bir problemdir. Mantık içersinde tutarlı olan bu “ide”, acaba varlık alanında da geçerli midir? İşte bu meçhul sadece “inanç” yolu ile aşılabilecektir

Modern bilimin iki iddiası

Modern bilim üstünlüğünü iki iddia ile ileri sürer. Bunlarda ilki doğrulanabilir olmaktır. Yani denilmek istenir ki bilimsel bilgi tek tek her olgu ve olayda tekrar tekrar sınanabilir.  Bu nedenle doğruluğu veya yanlışlığı sınanamayan bilgiler bilimsel bilgi değildir.

İkinci ileri sürülen iddia şudur: Bilimsel bilgi rasyonel/ mantıksal düşünme üzerine kurulduğu için evrenseldir. Ahlaki, siyasi, içtimai değer yargılarımız yahut kişisel veya toplu çıkarlar, insani eğilim ve arzular bilimsel faaliyete etkide bulunamaz. Bu nedenle bilimsel bilgi yasa koyar ve evrensel sonuçlara ulaşır.

Bu iki iddiaya karşı iki düşünür Karl Popper ve  Samuel Kuhn çalışmaları ile gerekli cevapları vermiştir.

Evvela Popper bilimsel bilginin “doğrulanabilirlik” iddiasının yerine  “yanlışlanabilirlik” yöntemi ile etkisiz hale getirmiştir. Popper’un dediği son derece basittir. “Bütün kuğular beyazdır” bilgisi yanlışlanıncaya kadar doğrudur.  Yani her rastladığımız beyaz kuğu bilginin doğrulanması değildir. Ne zaman ki siyah bir kuğu gördük o zaman bilgi yanlışlanmış dolayısıyla doğru olmadığı ortaya çıkmış olacaktır. Aslında tam bir doğrulamanın imkânsızlığı kadar tam bir yanlışlamanın da imkânsızlığı burada dile getirilmiş olmaktadır. Popper bilimin gelişeceğini ama kesinliğe hiçbir zaman ulaşamayacağını dile getirerek pozitivist anlayışın en temel dayanağını tartışılır hale getirmiştir.

Bilimsel bilginin ikinci iddiasını yani rasyonel/ mantıksal düşünme üzerine kurulu, evrensel nesnel bir bilgi olduğu ve ahlaki, siyasi, içtimai değer yargılarından yahut çıkar kaygısından arî olduğu savını Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı isimli eseri ile yıkmıştır.  O bilimlerin işleyişinde “paradigma” kavramını kullanır. Bilimde “devrim” lafzını kullanması çok mânidardır. Evvela bir paradigma içerisinde bilim oluşturulur, boşluklar doldurulur, daha sonra yeni bir bilim adamı gurubu gelerek önceki paradigmanın yerine yenisini tesis eder; bu esasen yeni bir dünya görüşünün kabulüdür. Bir dünya görüşü yerleştiğinde onu terk etmek “bilimi” terk etmek anlamına gelmektedir.

Kolayca anlaşılacağı üzere ‘bilim’ ile ‘bilim dışı’ nın sınırları rasyonel ve bilimsel yollarla değil kültürel ve irrasyonel yollarla belirlenmektedir. Otoriteyi sağlayan  bilim ile bilim olmayanın sınırlarını  koyma hakkını elde eder. Bu aynı zamanda bir iktidar ve güç savaşıdır da. Bilim sanıldığı gibi tarih üstü bir objektivitenin değil sosyal bir olgu olarak sosyolojinin konusudur. Farklı bir ifade ile sosyal bir fenomen olması hasebiyle ekonomik, politik, etik, kültürel imalara sahiptir.

Bu nedenle merhum Hüsamettin Arslan kitabına “Epistemik Cemaat” adını boş yere vermemiş; Paul Feyerabend eserinin başlığını “Bilim Kilisesi” olarak seçmemiştir.

Ya felsefe?

Felsefeye bazıları, genelin ve tümelin bilgisinde koşar zannı ile olduğundan fazla misyon yüklerler. Bunlara göre felsefenin görevi evreni ve içerisinde bulunan her şeyi kaplamına alan ve herkesin kabul edebileceği kavramlara ulaşmaktır. Bunlara ulaşılınca sorunlar çözülmüş olacaktır. Oysa  yine Doğan Özlem’in ifadesi ile mantıksal ve biçimsel bir tasarım olması hasebiyle  içeriksiz  zihinsel yapı olan tümeller,  ontolojide ve epistemolojide içerik bakımından eksiksizliği ifade eden bir ad alırlar: Evrensel tümeller...

Thomas F. Gieryn  “Bilimin Sınırları” isimli makalesinde felsefenin bilimden farklı olan bir yanına da işaret eder: Felsefede birbirinin temellerini sorgulayan rakip okullar daima vardır. Yani bilimdeki bir paradigmanın hâkimiyetini yeni bir  paradigmaya/devrime kadar sürdürecek bir saltanattan dahi mahrumdur, felsefe

Kaldı ki Willard Van Quine gibi “doğallaştırılmış epistemoloji” manşetli bazı felsefi görüşler felsefenin ipini tamamen çekmekte hiçbir beis görmemekte;  felsefi teorilerin bilime uygun olmasını, felsefe üzerinde bilimin hâkimiyet kurmasını ve sınırlandırmasını; kendisinin bir parçası yaparak, felsefenin bilim tarafından onanabilir olmasını önermektedirler. Bu açıkça bilim için kendisinden daha kesin ve sağlam bir temel arayışının reddi demektir.

Hakikat süjeyi  aşar...

Hanifi Özcan yukarıdaki cümleyi aktardıktan sonra “doğru” ile “hakikat” arasındaki farka değinir. Doğru inanmak ile alakalıdır. Lakin hakikat inanılan şeyin doğrudan varlığı ile alakalıdır. Başka bir ifade ile süje bir şeyi mantıken doğru bilebilir, lakin o bilgi hakikati temsil etmeyebilir.

Özcan zihni aşamaları ilgi, şüphe, zan ile belirtir. İlginin celbi için o şeyin başka şeyler arasından seçilmiş olması gerekir. Bu seçim de kişisel ve kültürel eğilimler elbette önemli bir rol oynayacaktır. Şüphe ise iki alternatif arasında gidip gelmektir. Olumlu yahut olumsuz bir sonuca ulaşamayan zihnin halidir. Zan hali ise bir üst basamağı oluşturur. Burada sanmak söz konusu ise de süje yanlış olabileceği ihtimalini peşinen kabul etmektedir. Süje sanıdan kanıya ulaştığı zaman obje ile arasında kesin bir ilişki kurmuş olur. Kanı ile süjenin  yaşadığı zihinsel duruma “inanç”da denilmektedir.

Tıpkı her felsefi görüşün, her bilim dalının temelinde yatan postulat gibi. Yahut tümdengelim yahut tümevarım ile ulaşılan neticenin ahvali gibi söz konusu olan inançtır. Bu meyanda Özcan bir fikri faaliyet olan “bilgi” ve “iman”ın temelinde inanç olduğunu ileri sürer. Bu güvene dayanan bir zihinsel kademedir. Akla, duyguya veya iradeye uygunluktan kaynaklanan bir duygu.

İman ise ilgi ile başlanan bu zihni süreçte son aşamayı oluşturmaktadır. Bu ise ancak “vahiy” ile bildirilen hususların tasdiki vasıtasıyla olmaktadır. Dolayısıyla “iman” tasdik eden için kesin bilgidir.

Tıpkı bilimsel bilginin yöntemindeki yahut paradigma içerisindeki konumuna inananın halet-i ruhiyesi gibi.

Kısacası insanoğlu için inanmaktan kaçmanın hiçbir yolu bulunmamaktadır, kendisini kandırma hali müstesna...

 

Kaynak: 

 Sınırları ve Bilimsel İhtilaflar. Editör Mihriban Şenses. Paradigma yay.

Evrensellik Mitosu. Doğan Özlem.  Notos Kitap.

Epistemolojik açıdan İman. Hanifi Özcan. Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay.

Felsefenin Sonu. Doğallaştırılmış Epistemoloji ve Apriori Bilgi. Kemal Batak İz yay.

Sistematik Felsefe Bağlamında Platon-Aristoteles Karşılaştırması. Arslan Topakkaya. Nobel yay.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş