metrika yandex
  • $32.1
  • 34.85
  • GA17500

Korona Virüs Salgınına Kur’an Eksenli Bir Yaklaşım

Prof. Dr. ENVER ARPA
18.04.2020

Kovid 19 ismiyle tanımlanan bu salgın hastalık yayılma hızı ve etki alanı itibariyle değerlendirildiğinde insanlığın tarihte benzeri görülmemiş bir musibetle karşı karşıya olduğu söylenebilir. Zira tarihte çeşitli salgın hastalıklar yaşanmışsa da hiçbiri dünyayı bu ölçüde etkilememiştir. Geçmişte yaşanan bu salgınlardan bir kısmı büyük sayılarda ölümlere neden olmuşsa da etki alanı itibariyle lokal düzeyde kalmıştır.

Nasıl sonuçlanacağı henüz kestirilemeyen bu salgın, sebep olduğu ve olacağı varsayılan sonuçlarla bir sağlık sorununun çok ötesine taşmış bulunmaktadır. Zira yaşanmakta olan durumun ekonomik, sosyal, psikolojik, siyasi ve daha pek çok alanda çeşitli sıkıntılar yaratacağı şüphesizdir. Bilim adamları bu salgının sebep olacağı sorunlar üzerinde şimdiden araştırmalar yapmaya başlamışlardır.

Bu meselenin dini boyutu da şüphesiz ki önemlidir. Zira yaşanan bu endişe ve korku halinin giderilmesi hususunda dini motivasyonun önemi inkar edilemez. Din ve maneviyat korku ve endişe hallerinde en büyük katkıyı sunabilecek faktörlerdir. Büyük bir travma yaşamaya başlayan toplumların manevi değerlerle güçlendirilmesi, insanlara moral desteği sağlanması bu travmanın giderilmesi anlamında son derece önemlidir. Bu da dinin bu vb. durumlarla ilgili sahih tutumunun ortaya konulmasıyla ancak mümkün olur. Bu yazıda bu meselenin dini boyutu kısa bir şekilde Kur’an eksenli bir yaklaşımla ele alınacaktır.

Bu tür salgınları veya benzeri hadiseleri İslami açıdan nasıl anlamamız gerekiyor; mü’min bir birey veya toplum olarak bu vb. hadiseleri nasıl yorumlamalıyız? Bunlar ilahi bir ceza mıdır; yoksa ibret alınması gereken tıbbî bir hadise midir? gibi sorulara cevap bulmaya çalışacağız.

Salgın Hastalıklar Nasıl Yorumlanmalıdır?

Yapılan değerlendirmelere baktığımızda kimisi bu salgını, insanların yapıp ettiklerine karşılık ilahi bir ceza olarak görürken, kimisi ise ilahi cezalandırmayla ilgisi olmayan tabii bir enfeksiyon vakıası olarak değerlendirmektedir. Kanaatimizce bu değerlendirmelerin her ikisi de bu tür musibetlerin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesinin önüne bir sed çekmektedir. Zira bunu insanlığa uygulanmakta olan ilahi bir ceza olarak değerlendirdirme durumunda olayın fatura edilerek akıbetin beklenmesinden başka geriye yapacak bir şey kalmamaktadır. Oysa aşağıda açıklayacağımız üzere Kur’an bu tür hadiseleri bir ibret vesilesi olarak görmemizi istemektedir. Bu salgının sıradan bir enfeksiyon hadisesi olarak görülmesi de insanın yaşananlardaki sorumluluğunu gözardı etme sonucunu doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle her iki yorumda da insanın bu hadiselerdeki sorumluluğunun ihmal edilmesi, geleceğe yönelik sorumluluklarının gözardı edilmesi söz konusudur.

Bunu ilahi bir cezalandırma olarak görenler, açıkça ifade etmeseler de “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor” (Rum 41) ayetini ve geçmiş ümmetlerin bazılarının başına gelen helakleri delil göstererek yeryüzünde insan eliyle fitne ve fesadın yayıldığını; zulmün yaygınlaştığını, tevhidi değerlerin yok edildiğini, tabiatın ifsad edildiğini ve insanın bu yapıp ettiklerinden dolayı bu cezalandırmaya tabi tutulduğunu ima etmektedirler.

Öne sürülen bu gerekçelerin günümüzde yaşanmakta olduğu, insanlığın dünyayı hoyratça kullandığı, çeşitli bölgelerde acımasız katliamların yaşandığı, milyonlarca masum insanın sufli emeller uğruna katledildiği veya yerinden yurdundan edildiği, zulmün ve fasadın acımasız bir şekilde yaşanmakta olduğu ve bunların gayretullah’a dokunduğu şüphesizdir. Ancak yaşananları Kur’an’ın ayetleri ışığında değerlendirdiğimizde bu vb. olayların ilahi bir ceza olarak görülmesinden ziyade ibret alınması gereken hadiseler olarak değerlendirilmesi gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Kur’an, insanın yapıp ettiklerinin insanı çeşitli sıkıntılara maruz bıraktığının altını elbette çizmektedir. Kur’an’da müminlerin bu vb. durumlardan gereken dersleri çıkarmaları, sorumluklarının bilinciyle davranmaları gerektiği ifade edilmektedir.

İnsanın bu çabayı ortaya koymadan sorunun çözümünü sadece ilahi cezada araması ihtiyatla karşılanması gereken bir husustur. İnsan-kainat ve insan-Allah ilişkisini vahiy ışığında incelediğimizde, insanın yapıp ettiklerinin muhasebesinin ve eylemlerinin karşılığının -esas olarak- ahirete bırakıldığını görüyoruz. İlahi yasalara bağlılığın veya ihlallerin karşılık bulacağı gün, din günü olan ahirettir. Sünnetullah, işlenen suçların ahirette cezalandırılması üzerine bina edilmiştir. Fatır suresi 45. ayette şöyle buyurulmuştur: “Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Vadeleri dolduğunda ise (herkes anlayacaktır ki) Allah kullarını hakkıyla görüp bilmektedir.” Aynı mana benzeri ifadelerle Nahl suresi 61. ayette de dile getirilmiştir.

Müfessirlerin çoğu ayetlerde “Ecel” kelimesiyle ifade edilen, bizim “belirlenmiş bir vade” olarak tercüme ettiğimiz kelimeden kastın ölüm vakti veya kıyamet günü olduğunu söylemişlerdir. İbn Kesir Fatır suresi ayetini şöyle tefsir etmiştir: “Fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor” yani onları kıyamet gününe kadar bekletiyor. O gün gelince onları hesaba çekecektir. Herkese yaptığının hakkını verecektir. İtaat edenler mükafat, isyan edenlere cezalarını tam olarak verecektir.” (İbn Kesir: Tefsir)

Ayetlerden açıkça anlaşıldığı üzere eğer her suç veya kötü tasarrufun cezası bu dünyada verilmiş olsaydı insanlığın büyük bölümü şimdiye kadar yok edilmiş olurdu. Sünnetullahın bu şekilde tecelli etmediği bilinmektedir.

Bu hastalığı ilahi bir ceza olarak değerlendirenlerin delil olarak öne sürdüğü diğer bir husus ise Kur’an’da anlatılan geçmiş bazı ümmetlerin başına gelen musibetlerdir. Kur’an’da farklı surelerde genellikle Müslümanların üzerinde düşünerek ibret almaları ve benzeri hatalara düşmemeleri için geçmiş ümmetlerin başına gelen helakler anlatılmıştır. Ayetlerin bir kısmında helak sebepleri, “Günah işleme” (Enam 6; İsra 17; Duhan 37), “Haksızlık ve kötülük yoluna sapma” (Yunus 13), “Yöneticilerin emirlere uymayıp günah işlemesi” (İsra 16), “Haddi aşma” (Enbiya 9), “Elçiyi yalanlama” (Şuara 139), “Zulümde ısrar etme” (Kasas 59; Hac 45; Kehf 59), “Zorbalık yapma” (Zuhruf 8), “Suç işleme” (Murselat, 16, 17, 18), “İnkar ederek zulümde bulunma” (İbrahim 13) şeklinde belirlenmiştir.

Bu ayetleri bağlamı içerisinde değerlendirdiğimizde, genellikle müminlerin dini emir ve yasaklara bağlı kalmaları, peygambere itaatte gevşek davranmamaları, günah işlememeleri vb. konularda onları teşvik etme bağlamında nazil olduklarını görüyoruz. İlgili bağlamlar dikkate alındığında geçmişte yaşanan bu helaklerin lokal hadiseler olduğunu; helak edilenlerin, uyarıcıların (peygamberlerin) tüm ısrarlarına rağmen şirk, inkar, zulüm ve haddi aşmakta ısrar ettiklerini ve bunun sonucunda helak edildiklerini görüyoruz. Hicr suresi 4. ayeti kerimesinde;

“Biz hiçbir toplumu, kendilerine gönderilmiş belli bir kitap olmadan helâk etmedik.” buyurulması da bunu desteklemektedir. Bu kavimler, kendilerine elçi gönderilmiş, elçi onları ısrarla uyarmış ancak onlar bu uyarıyı dikkate almadıkları gibi son haddi aşan davranışlarda bulunmuşlardır. Dolayısıyla nnlar istisnai olarak bu dünyada cezalandırılmayı gerektiren haddi aştıkları için bu cezaya maruz kalmışlardır. Bu istisnai bir durumdur. Diğer bir ifadeyle Sünnetullah bu cezalandırmada istisnai olarak işletilmemiştir ve bu işlem genel bir prensip niteliğine sahip değildir. Enbiya suresi 9. ayette “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Böylece, hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik; aşırı olanları (haddi aşanları) ise helâk ettik.” buyurulmuştur. Ayette haddi aşanların helak edildiği özellikle vurgulanmıştır.

Kur’an’ı bütüncül bir yaklaşımla incelediğimizde cezaların genel manada kişilerin eylemlerinin karşılığı yani bireysel olduğunu görüyoruz. Enam suresi 164. ayette “Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz rabbinizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” buyurularak cezanın bireyin kendi suçuna mebni olduğu ifade edilmiştir.

Kur’ân’a göre kainatta bir nizam vardır. Hiçbir şey tesadüf eseri değildir; her şey evrensel bir kanun çerçevesinde meydana gelmektedir ve bu “sünnetullah” olarak ifade edilmiştir. Bu kanunların geçici olarak durdurulması suretiyle olağanüstü haller, mûcizeler meydana gelmektedir.

Geçmiş ümmetlerin helakını anlatan bu ayetler, müminleri uyararak benzeri duruma düşmelerini önlemek istemektedir. Zira müminler, sünnetullahın işleyiş tarzını bilirlerse, aynı hataya düşmez ve yaşananlara müdahale ederek gidişatı değiştirebilirler.

Ancak şunu da gözardı etmememiz gerekiyor: Yaşanan olaylar, elbette Allah’ın bilgisi ve izni dahilinde gerçekleşmektedir. Kur’an’da bu hususa açıkça işaret edilmiştir: “Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabun 11) Kur’ân’a göre tabiatta yaşananların bir sebebi vardır; sebepler sonuçları doğurmaktadır ve bu nedenselliğin karşılığı sünnetullah olarak tanımlanmıştır. Varlık âleminde meydana gelen her şey yüce yaratıcı tarafından konulan bu kanun gereğince vuku bulmaktadır. Allah’ın izni bu kainata bu işleyişi yerleştirmek suretiyle gerçekleşmektedir.

Bu musibetlerin onun izni dahilinde olması, bunların bir ceza olduğu anlamına gelmez. Zira böyle bir yorum, yukarıda işaret ettiğimiz Ena’m suresi 164. ayette ifadesini bulan Kur’an’ın genel tutumuyla çelişir.

Bu değerlendirmeden sonra Rum suresi 41. ayetine yeniden göz atmamızda fayda olduğunu düşünüyoruz. Ayette şöyle denilmiştir: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” Ayeti kerimeyi yukarıda zikrettiğimiz diğer ayetlerle birlikte bütüncül bir yaklaşımla değerlendirdiğimizde insanların işledikleri günahlardan dolayı maruz kaldıkları bir toplu cezalandırmadan ziyade insanoğlunun bu kürede yanlış yapıp ettiklerinden kaynaklanan tabiî bazı bozulmalara işaret edildiği ve insanların bu bozulmadan etkilendiklerinin dile getirildiği değerlendirilmektedir. İnsanoğlunun, doğanın tabiatına ve insanın fıtratına aykırı düşen bazı tasarrufları karada ve denizde (yani yer kürede) çeşitli bozulmalara sebep olunca bu bozulma en çok insanı etkilemektedir. Diğer bir ifadeyle insan yapıp ettikleriyle kendi kendisini musibetlere düçar kılmaktadır. Yaşananlarla ilgili yapılan bilimsel değerlendirmeler de bu durumu ortaya koymaktadır. BBC Bilim ve Çevre Muhabiri Helen Briggs, bilim insanlarının açıklamalarına dayanarak yaptığı analizde bu salgının nedeniyle ilgili şu tespitlerde bulunmuştur:

“Uzmanlar insanların vahşi hayvanlarla avcılık, ticaret veya hayvanların yaşam alanlarını işgal etme yoluyla yakın temasa geçmesinin, yeni salgın hastalıkların yayılması riskini artırdığını söylüyorlar…Koronavirüsün önce yarasalar ve diğer bazı evcil olmayan hayvanlarda -muhtemelen pangolinde- geliştiği ve bu hayvanın ticaretinin yapılması yoluyla insanlara geçtiği düşünülüyor…Doğal yaşamın istismarı, avcılık ve vahşi hayvan ticareti yoluyla doğada yaşayan canlıların sayılarını iyice azaltıp onları yok olma tehdidiyle karşı karşıya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda insanları da yeni bulaşıcı hastalık salgınları riskiyle yüz yüze bırakıyor"

Ayeti kerime insanların yapıp ettiklerini düzgün yapmalarını, kevni nizamı ifsad edecek tutumlardan uzak durmalarını nasihat etmektedir. Dolayısıyla ayette geçen “onlara tattırma” ifadesi tüm insanlığı etkileyen bir cezalandırmadan ziyade genel anlamda insanoğlunun bazı işleri yerli yerince yapmamasının sonucu yer kürede ortaya çıkan ve insanları olumsuz etkileyen çeşitli olaylara işaret olarak görülebilir. Bu çerçevede insanoğlunun yememesi gereken hayvan etlerini yemesinin veya yapmaması gereken kimyasal ürünler, deneyler vb. faaliyetlerde bulunmasının bu hastalığa sebep olduğu düşüncesi bu açıdan haklı görülebilir. Ancak Allah’ın bunu bir ceza olarak tüm insanlığa musallat kıldığı düşüncesi ihtiyatla karşılanmalıdır. Bu konuda gerçeği elbette Allah bilmektedir.

Müminler Bu Tür Musibetlerde Nasıl Davranmalıdır?

Kur’an’ı Kerim’de Bakara suresinde geçen şu ayeti kerimeler bu vb. musibetler karşısında takınılması gereken tavır konusunda genel bir hüküm vazetmektedir: “Şüphesiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara 155-156)

Yüce Allah, Müslümanları çeşitli zorluklarla denemektedir. Mü’minlere düşen, bu sıkıntılar karşısında Rabbine tam bir tevekkülle sabretmek ve bu durumdan ibret almaktır. Ayette geçen “Sabredenleri müjdele” ifadesi bu teşviği içermektedir. Ardından gelen ayette ise bu sabrın temel karakteristiği ortaya konulmuştur. Sabır, Allah’a iman ve tam bir teslimiyet içermelidir. Mümin, Allah’a sarsılmaz bir imanla bağlı olmalı, ona tam güvenmeli ve sonucun herhalukarda ona dönüş olduğunun bilincinde hareket etmelidir.

Ayette dile getirilen zorlukların tamamının bu salgınla birlikte yaşanmakta olduğu söylenebilir. Korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme halleri bu salgında çarpıcı bir şekilde yaşanmaya başlamıştır. Statüsü, mevkisi ne olursa olsun herkesin bir korkuya kapıldığı, insanların önemli bir bölümünün muhtemel bir açlık sorunundan endişe duyduğu, bazı insanların bu endişeyle gıda toplamaya başladığı, pek çok insanın işinden olduğu, bir çoğunun malını servetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı, binlerce insanın hayatını kaybettiği ve bu tehlikenin hala herkes için geçerli olduğu, dünyayı bir gıda krizi tehlikesinin beklediği dile getirilmektedir. İnsanlığın ağır bir imtihanla yüzyüze olduğu şüphesizdir. İşte tam bu noktada müminin inancı ve maneviyatı en önemli güç kaynağı olarak devreye girmelidir. Mümin bu umudu sayesinde iyimser olmalı ve olayları daha isabetli yorumlamalıdır. Yaşananları Kur’an penceresinden değerlendirmeli ve ona göre tutum geliştirmelidir. Müminlerin her türlü imtihanında sahip olmaları gereken genel tutumu belirleyen Bakara suresinin 45 ve 46. ayetlerinde bu husus şöyle dile getirilmiştir: “Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir. Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen kimselerdir.” (Bakara 45-46)

Mümin; yaşananları sabır ve metanetle karşılamalı, Rabbiyle olan bağını güçlü tutmak üzere namazını huşu içerisinde eda etmeli ve bu yolla ondan yardım dilemelidir. Bu rabbinin ona yüklediği bir sorumluluktur ve o bunun bilincindedir. Musibetin ağırlığı onun bu sorumluluk duygusu karşısında hafifleyecektir. Zira müminler rabblerinden geldiklerine ve yine ona döneceklerine emindirler; dolayısıyla akıbet ne olacaksa olsun, sonuç korkulacak bir sonuç değildir.

Burada şu hususa da temas etmekte fayda vardır: Kur’an’ın öngördüğü sabır sadece sözle ifade edilen pratikten yoksun bir sabır değildir. Ayette “Allah rızası için sabrederler” dendikten sonra “namazı kılarlar ve kendilerine verilen rızıktan da infak ederler; kötülükleri ortadan kaldırmak için iyiliklerde bulunurlar” denilerek sabrın pratik yönü de ortaya konulmuştur. Namaz ve infak bedeni ve mali ibadetleri temsil eden iki önemli ameldir. Ayette bu ikisi zikredilerek tüm bedeni ve mali amellerin ihmal edilmemesi gerektiği işa’r edilmiştir. Mümin, bu sıkıntılı günlerde bir yandan üzerine düşen şahsi ibadetlerini ihmal etmemelidir, öbür yandan toplumsal görevini de göz ardı etmemelidir. Bu çerçevede toplumun diğer bireyleriyle ilgili sorumluluklarını da unutmamalıdır. Bu kriz günlerinde sıkıntıya düşen, ihtiyac sahibi insanlara imkanları ölçüsünde destek sağlamalıdır.

Özetle söylemek gerekirse Yüce Allah, yarattığı kainatın işleyişini onu tabi kıldığı bir nizamla sürdürmektedir. Afetler, musibetler, sosyal olaylar; kısacası evrende olup biten hiç bir şey tesadüf eseri olmayıp evrensel bir kanun çerçevesinde meydana gelmektedir. Kur'ân'da bu tür kanunlar “Sünnetullah” olarak ifade edilmiştir. Her şey onun koyduğu ilahi düzen içerisinde gerçekleştiği için onun izni ve bilgisi dahilinde gerçekleşmektedir. İnsanoğlu bu düzeni bozan eylemlerde bulunduğunda tüm insanlığı etkileyebilecek musibetler ortaya çıkmaktadır. Bu virüs de -enfeksiyon sebebi ne olursa olsun- şartları oluştu(ruldu)ğu için vuku bulmuş ve tüm insanlığı etkilemektedir. Onu sağlıklı değerlendirmek ve çıkarılması gereken dersleri çıkarmak müminlerin başlıca görevidir.

Bu salgın, ilahi bir işaret ve bir ibret vesilesi olarak değerlendirilmelidir. İnsanla kainat ilişkisinin ilahi düzene uygun olarak tanzim edilmesi ve Allah’la kulluk ilişkimizin yeniden güçlü kılınması için bir vesile olarak görülmelidir. Onu tüm insanlığa uygulanmış bir ceza olarak görüp insandan kaynaklanan sebeplerini ihmal etmek sağlıklı bir değerlendirme olmayacaktır. Kur’an rehberliğine sahip mü’minlerin, bu musibeti de ilahi emirler doğrultusunda hareket ederek hayra tebdil etmeleri mümkündür.

Prof. Dr. Enver ARPA

ASBÜ İslami İlimler Fakültesi

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Adil büyükçolak | 20.04.2020 15:20
Nakli, akli ve kalbi bir değerlendirme bilgine, beynini ve yüreğine sağlık tertip
Ayla Güneş | 19.04.2020 00:05
Teşekkürler sayın hocam, çok kapsamlı bir değerlendirme olmuş. Yeni baştan okuyacağım
Naci Terzi | 18.04.2020 21:05
Teşekkürler degerli öğrencim