metrika yandex
  • $32.13
  • 34.87
  • GA17500

2. ULUSLARARASI “İSLAM MEDENİYETİNDE BİRLİKTE YAŞAMA TECRÜBESİ” SEMPOZYUMU’NUN ARDINDAN - 2

MUSAB AYDIN
25.12.2023

 

Bir önceki yazımda Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nin organize ettiği 2. Uluslararası “İslam Medeniyetinde Birlikte Yaşama Tecrübesi” Sempozyumuyla ilgili genel bir değerlendirme yapmıştım. Bir sonraki yazımın da Prof. Dr. Sönmez Kutlu hocanın ilgili sempozyumun açılış konferansı hakkında olacağını belirtmiştim. Bana göre sempozyumun en can alıcı bölümü Sönmez Kutlu’nun açılış konferansıydı. Kutlu, güzel bir ses tonu ile sözü uzatmadan, esnetmeden, kısaca kelimelere eziyet etmeden iyi bir konuşma yaptı. Kutlu’nun sunumunu takip ederken, konferans için ne kadar iyi hazırlandığını, ciddi emek verdiğini her halinden anladık. Konuşmalarına bilimsel disiplinle yaklaşımı, yaklaşık bir saat süren konferansının her cümlesinde dinleyicinin dikkatini canlı tuttu.

Kutlu’nun “Birlikte Yaşama Olgusunun Kavramsal Çerçevesi” başlıklı konferansının, bize yeni ufuklar açtığını söyleyebilirim. Kutlu, konferansında dinleyicileri yeni bir fikir yolculuğuna davet ediyordu. Önerdiği bu yolculuk meşakkatli olmakla beraber yeni bir medeniyet tasavvuruydu. O, satır aralarında vahyin önerdiği medeniyet tasavvurundan ne kadar uzaklaştığımızı resmederek, Allah Resulü’nün uygulamasıyla başlayan İslam’ın medeniyet modelinin gereği gibi tahkik edilemeden, Müslümanlar tarafından zamanla birçok müdahale ile özünden uzaklaştırıldığını ifade etti. Yeniden bir medeniyet inşasının önemini vurgulayıp, bunun için yeni bir medeniyet tasavvuruna olan ihtiyacımızın altını çizdi. Böyle bir çalışma için geçmiş ve mevcut uygulamalardan istifade edilmesinin önemine dikkat çekti.

İnsanlık tarihinde, etnik, dinî ve mezhepler arası savaşlar önemli bir yer tutmaktadır. Ortadoğu’da olduğu gibi Avrupa kıtasında da tarih boyunca etnik, dinî ve mezhepler arası birçok savaş yaşanmıştır. Söz konusu etkenlerden dolayı özellikle inanç merkezli ayrılıkların çatışmaya dönüşmesiyle gümümüzde de dünyanın farklı bölgelerinde ve gönül coğrafyamızda büyük acılar yaşanmaya devam etmektedir. Bugün de birçok çatışma bölgesinden bahsetmek mümkün. Özellikle Filistin, Gazze bölgesinde dinler arası veya dinselleşmiş etnik bir savaşa şahitlik ediyoruz. Ortadoğu ve Asya bölgelerinde de Müslümanlara yönelik saldırıların temelinde dini ve etnik sebepler görülmektedir. Müslümanların bu ayrımcılık neticesinde büyük zulümlere ve katliamlara maruz kaldıkları acı bir gerçektir. İlgili devletlerin ve toplumların birlikte yaşamaya dair bir medeniyet tasavvurları olmadığı için bütün bu mezalimleri yaşatmakta bir sakınca görmemektedirler.

Kutlu, toplumsal çatışmayı iki yönden, (Beşeriyet ve İslamiyet) veya insan ve din merkezli bir yaklaşım üzerinden ele aldı.  Kavramlar üzerinden yaptığı analizler dikkate değerdi. Batı toplumlarında “birlikte yaşama”nın tecrübe edileceği ve toplumsal tecrübeye ortak kılınacak taraf “the others (öteki-/düşman/yabancı” olarak tanımlanmıştır. Batıda yapılan bu çalışmaların tercüme yoluyla veya etkilenme yoluyla Müslüman kültürlere sirayet etmiştir. Günümüzde birçok toplumsal yaşamda söz konusu etkilerin vardığı sonuçları görmek mümkündür.  Kutlu, İslam ve Batı kültürüne ait birçok kavramı örnekler üzerinden karşılaştırmasını yaparak iki farklı dini kültürün arasındaki toplumsal ve birlikte yaşamaya dair anlayışlarının görülmesine dikkat çekti. Kavramların yaşam, dini ve siyasi olayların etkisiyle şekillendiğini, kavramların üretildiği ülkenin, dilinin ve kültürünün etkilerinin de görülmekte olduğunu belirtti.

Kutlu, bütün kavramlar gibi “birlikte yaşama” kavramının da toplumsal çağrışımlardan soyutlanarak ele alınamayacağını vurguladı. Buradan hareketle birlikte yaşama tecrübesinde önemli bir örnek olarak da Hristiyan mezhepleri arasındaki yaşanmış çatışmaların üzerinde durdu. Batı toplumu, içinde yaşadığı dini ve mezhebi kavgalardan çok acı çekmiş, bu dramatik acılar neticesinde birlikte yaşamaya dair arayışlara yönelmiştir. Bu arayışlar neticesinde batıda son yüzyılda ortaya çıkan birlikte yaşama “living togather” önemli bir kavram olarak öne çıkmıştır. Keza “dinler arası diyalog”, “uzlaşı kültürü” veya “medeniyetler arası dayanışma” gibi farklı kavramlar da kullanıldığını, söz konusu kavramların amacına matuf anlaşılması için eş anlamlıları ile zıt anlamlılarının birlikte değerlendirilmesinin önemini hatırlattı. O, bu süreci şu şekilde resmetti; Batı’da öteki-düşman kültüründen vazgeçerek birlikte yaşama modeli oluşturmak için birçok tartışma yaşandı. Din felsefesinde “mutlak hakikatin” belirli bir dine hasredilip edilemeyeceği üzerinde duruldu. Netice olarak üç ayrı husus öne çıktı: “dini kapsayıcılık” “dini dışlayıcılık” ve “dini çoğulculuk. Bu tartışmalar, batılı ülkelerde “dinler arası din eğitimi” “dinler üstü veya mezhepler üstü din eğitimi” gibi çeşitli modeller üzerinde konuşuldu.

İnsanı dikkate almayan herhangi bir din, ideoloji veya siyasi doktrinin, birlikte yaşama modeli olmayacağına dikkat çeken Kutlu, sunumunun önemli bölümünü İslam medeniyetinde “birlikte yaşama” olgusunun kavramsal çerçevesi üzerinde durdu. Müspet ve menfi çağrışımları olan birçok kavram üzerinden örnekler ile dinleyicilere bakış açısı kazandırmaya çalıştı. Batının yaşadığı acılar üzerinden, birlikte yaşama dair arayışlara yönelmesinin önemine dikkat çekti.  Batı toplumunda bu çabaların çok eski olmayıp, aksine Müslümanlarda çok daha önceden medeniyet tasavvurunun merkezinde insan vardı. İyiliklerin hâkim olduğu bir toplumun inşa edilmesine işaret eden Kur’an, insanın yaratılış özünün aynı olduğuna dikkat çekmiştir. İnsanoğlunun farklı kavimlere ayrılmasının hikmetini ise ayrıştırma değil aksine tanışma amaçlı olduğunun altını çizmiştir. Hz. Muhammed (SAS) veda hutbesinde “bütün insanlar Hz. Âdem’in çocuklarıdır ve Âdem topraktan yaratılmıştır” sözü vahyin önerdiği bir perspektif olarak algılanmalıdır.  

Kutlu, Müslümanların dindaşlarıyla ve Müslümanların gayrı Müslümlerle bir arada yaşama tecrübesini ayrı kavramlar kullandıklarını söyledi. Konuya dair kavramların Allah Resul’ünün vefatından sonra üretildiğini, “Kafir” “Düşman” “Öteki” “Münafık” “Mülhid” gibi menfi kavramların belirleyici olduğu Emevîler döneminde birçok savaş yaşanmıştı. On binlerle ifade edilen Müslümanın bu savaşlarda yine Müslümanlar tarafından katledildi. Daha sonraki süreçlerde ise Arap, Fars veya Türklerin bu hususlardaki tecrübe ve kültürlerin de farklılaştığı görülmektedir. Anadolu da Müslümanların, medeniyet anlayışının insana bakış açısının birçok veciz ifadeler ile şekillendiğini görülmektedir. “Kâfir bile olsa incitme onu” veya “incinsen de incitme” “yaratılanı sev yaratandan ötürü” ve “zatı alinize diyeceğim yok ama fikrinize karşıyım” sözleri bu anlayışının öne çıktığını göstermektedir. En önemlisi ise, kendi ifadesi olan; “İslam’da insan olan öteki değildir.” vecizesi idi.

“Birlikte yaşama modeli” yerine, “birlikte varoluş (barışık oluş) modeli” şeklinde yeni bir modelin oluşturulmasının önemine dikkat çekti. Kutlu, bu modelin hukuki ve ahlaki zemininin, İslam’ın temel amaçları olan “yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, Akıl, ifade özgürlüğü, neslin/özel hayat ve mahremiyetin korunması” gibi kaideler üzerine kurulmasının önemli olduğunun altını çizdi. Düşünce ve ifade özgürlüğü, özel hayatın korunması gibi temel insani hakların söz konusu modelin temel dinamikleri olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ben “mutlak” hakikatim iddiasının olduğu bir zeminde beraber yaşamanın ve birlikte var olmanın/barışık olmanın mümkün olamayacağı gerçeğine de vurgu yaptı. İslam tarihi ile Müslümanların tarihini ayırmak gerektiğini, ilk vahiyle başlayan İslam tarihinin son vahiy ile bittiğini, sonrasının Müslümanların tarihi olduğunu söylemesi önemli bir tespit olarak zihinlerde kaldı. “Darü’l-İman ve Darü’l-Eman” yerine Harici etkiyle “Darü’l-Harp ve Darü’l-İslam” kavramları kullanılmaya başlandı. Keza Allah Resulü’nün Muhammedü’l-Emin ve vahiy meleğinin Cibril-i Emin olarak isimlendirilmiş olmaları üzerinde durulması gerekir. Toplumlara emniyet içinde yaşamayı telkin eden ve güven duygusu veren bir anlayışın ipuçlarını içerisinde barındırıyor. Kutlu’nun diğer önemli bir tespiti de “Ehl-i Beyt” anlayışımızın hatalı olduğuna dairdi. Hz. Muhammed’in hanımları Müslümanların anneleri olarak görülmektedir. Bu sebeple bütün Müslümanların “Ehl-i Beyt” olarak görülmesi ve Müslümanların birbirini sevmesinin gerektiğiydi.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz; Sönmez Kutlu, “Birlikte Yaşama Olgusunun Kavramsal Çerçevesi” bildirisinde kavramlar üzerinden konuya açıklık getirmeye çalışarak, Hz. Muhammed’den sonra Müslümanların dini anlama ve yorumlamalarında dinde geçen kavramlara yüklediği anlamların daha çok ötekileştirici ve dışlayıcı olduğu üzerinde durmuştur. Örneğin, iman, mümin, kâfir, müşrik, tevhid, ehl-i beyt, Darü’l-Harp ve Darü’l-İslam gibi kavramlarda anlam daralması olmuş, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in evrensel ve insanı merkeze alan mesajı, tam tersine inanç merkezli, ayrıştırıcı bir hal almıştır.

Meselenin daha iyi anlaşılması için, yayımlanacak olan 2. Uluslararası “İslam Medeniyetinde Birlikte Yaşama Tecrübesi” Sempozyumun tebliğler kitabından tam metnin geçtiği bildiriyi okumanın konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyim.

Musab Aydın

 

Yorum Ekle
Yorumlar (8)
Ahmet Ural | 26.12.2023 17:25
Teşekkür ederim Ahmet bey
Ahmet ural | 26.12.2023 14:07
Çok güzel bir yazı olmuş eline sağlık tekrarını bekliyoruz inşallah
Mus'ab Aydın | 26.12.2023 12:16
Metin Aydın bey güzel yorumunuza teşekkür ederim
Metin Aydın | 26.12.2023 12:05
Musab kardeşim iyi bir kalemi olduğu gibi, iyi bir dinleyen olduğunuda kanıtlamıştır. Teşekkürler, yüreğine sağlık
Mus'ab Aydın | 26.12.2023 11:32
İhsan Ataman ağabey suskunluğumuz devam ettikçe kavga sebeplerimiz çoğalıyor, katkınız için teşekkür ederim
Mus'ab Aydın | 26.12.2023 11:30
Osman Baharçiçek ağabey katkı ve yorumunuz için teşekkür ederim
Osman Baharçiçek | 26.12.2023 08:14
İnsan olan öteki değildir . Bu tesbit tek başına çok şey ifade etmekte. Birlikte yaşama kültürü bu çağın insanları için de problem olmaya devam etmekte . Bunun ciddi sorunun çözümü de kolay görünmüyor bundan dolayı Sönmez hocamın tesbitleri çok değerli. Eline sağlık üstat kalemine sağlık . Selam ve dua ile..
İhsan Ataman | 26.12.2023 08:06
"Danışan dağlar aşmış" atasözündeki danışan kelimesini "soran" olarak anlama itiyadındayız. Halbuki sormak/sorabilmek için bile öncelikle konuşuyor olmamız gerekir. Danışan yani anlamaya, anlaşmaya matuf bir zemin üzerinde konuşmaktır. Birlikte yaşamanın asgari şartı muhatapla müspet bir zeminde mükaleme/ diyalog kurmaktır. Vahiy de, vahyin hitap ettiği akıl da insana bu yolu/yönü önermiştir. Ancak insan şeytana/heva ve hevesine/nefsine yenildiği zaman bu yolu tersşne çevirme meylinde olmuştur. Mus'ab Aydın beyin titizlikle ve büyük bir kapsayıcılıkla bize aktardığı giriş konferansı; Sönmez Kutlu hocanın konuya hakimiyetini ve bir teklif sunma gayretini net olarak göstermiştir. İstifade edebilme ümmidiyle ve teşekkürle.