metrika yandex

ŞEHİRCİLİK ANLAYIŞIMIZ VE DEPREM GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞME

Muhsin GANİOĞLU

05.12.2020

Uzmanlar kainatın yaratılışının 13 milyar 700 milyon yıl önce big-bang (büyük patlama) ile başladığını, Dünyamızın da 4 milyar 600 milyon yıl önce oluşmaya başladığını ifade ediyor. Buna göre dünyanın oluşumu aslında 13.7 milyar yıldan beri devam ediyor. Kainattaki ve dünyadaki oluşumlar sırasında meydana gelen olayların tam olarak hakikatini kavramamız mümkün değil ancak yine de bilim adamalarının bu konularla ilgili açıklamaları hayret ve hayranlık duygularımızı artırmaktadır. Hidrojen ve helyum elementiyle başlayan maddenin yaratılış sürecinin, tekamül ederek şimdi bilinen element sayısına ulaşması ve bugünkü bitki, hayvan, insan ve diğer bütün canlı ve cansız varlığına, bunların dışında kainatın, galaksilerin, gezegenlerin, dünyanın yaratılışına kavuşması müthiş bir şey.

Bu yaratılış sürecinde depremler, yerkürenin kendi dengesi içinde basınç, ısı, ağırlık gibi şartlar çerçevesinde belli ölçüye göre gösterdiği tutarlı davranışlardır. Depremler sayesinde su kaynakları, denizler, tarım alanları, ormanlar, nehirler, madenler oluşmuştur. Bu sayede insana bir çok nimet bahşedilmiştir. Şİmdi bize düşen, tabiatla kavga etmek değil onunla barışık yaşamaktır.

Bundan önceki nice insan, hayvan, bitki nesillerinin hayat sürdürdüğü toprak, hava ve su kaynakları da dünyanın yaratıldığı günden beri bize verilmiş bir hediyedir. Varlık sahnesine çıkışı, kimi kaynaklara göre 5 milyon yıl (homo sapiens:bilen ve bildiğini de bilen insansı varlık) kimi kaynaklara göre de 200 bin yıldan fazla bir zamana ulaşan insanoğlunun, hayat sahnesindeki en doğal ihtiyaçlarından birisi hiç şüphesiz barınmadır. Bizden önceki nesiller bu ihtiyaçlarını; başlangıçta mağaralardan, ağaç kovuklarından, derme çatma yapılardan çok fazla emek sarfetmeksizin gidermişler, daha sonra kimi zaman dağları veya yerin altını oyarak zorlu bir çabayla yaşama mekanları oluşturmuşlar, kimi zaman da özellikle araziyi ısraf etmeme adına Anadolu’da gördüğümüz gibi höyük şeklinde 1500-2000 yıllık yerleşim bölgelerinde üst üste şehirler kurarak yaşamışlardır.

Mimari, inşaat ve üretim imkanlarının gelişmesiyle de insanoğlu daha farklı yerleşim anlayış ve mekanlarına sahip olmuştur. Kadim zaman yerleşim bölgelerinde güvenlik, su kaynakları ve su yolları, dağ yamaçları gibi faktörler göz önünde tutulmuş, çoğunlukla da yerleşim yerlerinin tarımı alanlarını etkilemeyecek şekilde sağlam zeminlerde olmasına da dikkat edilmiştir. Zaten insanoğlu bütün nimetleri toprağın ya altından ya da üstünden temin etmiyor? Ne güzel söylemiş Aşık Veysel; benim sadık yârim kara topraktır.

Göbeklitepe’nin keşfinden sonra Anadolu’da hayatın MÖ 12 bin yıldan çok daha önce başladığını görmekteyiz. Bazen düşünürüm şayet 14 bin yıldan beri insanoğlunun her nesli, bizim Ülkemizin/Toplumumuzun/Devletimizin Anadolu’da 50-60 yıldan beri yaptığı gibi tarım alanlarını yok ederek kentsel yerleşim yapsaydı, acaba maydanoz ekecek toprak bulabilir miydik? Geçmiş toplumların bizden daha sorumlu bir yaşantı sürdürdükleri kesin. Bunu eski İzmir’e, eski İstanbul’a, Harput’a, eski Bursa’ya ve daha nice şehrimize bakarak ta görebiliriz. Eski şehirler suyu kirletmeyecek şekilde dağların yamaçlarına, tarıma elverişli olmayan alanlara kurulmuştur. Tıpkı atamız İbrahim (as) gibi. O da zürriyetinden bir kısmını tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirmişti. (İbrahim Suresi 37)

Fakat biz ne yaptık? Yaratılış gayelerinde biri de insanın karnını doyurma olan tarım topraklarını, insan onuruna sığmayacak ve bizden sonra başka nesiller hiç yaşamayacakmış gibi heder ettik. Bornova’yı, Yalova’ı, Balçova’yı, Konya Ovası’nı, Malatya Ovası’nı, Elazığ Ovası’nı, Bursa Ovası’nı, Adana Ovası’nı veya bunlar gibi bir çok tarım arazisini vahşice, sorumsuzca, rant öncelikli olarak kentsel yerleşime açtık, şehirleri büyüttük, kalabalıklaştırdık. Bunun sonucu olarak güvenlik zorlaştı, eğitim zorlaştı, sağlık zorlaştı, velhasıl yaşam zorlaştı. Bir de buna yine bilimi inkar ederek projesiz, ruhsatsız, hiçbir inşaat tekniğine uymadan bina yapımını ekledik ve kendi ellerimizle mezarlarımızı hazırladık. Allah saklasın savaş, büyük depremler, su ve enerji kıtlığı gibi sebeplerle altyapıların yok olması durumunda büyük şehirlerde yaşam nasıl sürdürülebilir? Evlerimiz mezarımız olabilir.

Bu gün gerek içinden geçtiğimiz salgın hastalık Covit 19 ve gerekse çok kısa aralıklarla yaşadığımız deprem gerçeği, bizi en fazla tarım topraklarını istismar ederek kurduğumuz, kalabalıklaştırdığımız şehirlerde tehdit etmektedir. 5.8 lik İstanbul depreminde bırakın toplanma bölgelerini, insanlara sokakta ayakta bile yer kalmadı. O kadar insan kalabalığı var ki salgın hastalıkla ilgili hiçbir uyarı işe yaramıyor.

Unutmayalım Anadolu coğrafyası da jeolojik olarak ta bir çok fay hattına sahiptir. Bu fay hatlarına saygılı olamazsak tabiattan esaslı bir coğrafya dersi alacağız. Bu topraklardan bizi düşman değil galiba tabiat atacak. Beka meselesi de doğrudan bununla ilgilidir. İşte en son yaşadığımız 6.6 şiddetindeki İzmir depreminde de bu gerçeği acı bir şekilde gördük. Elazığ-Malatya depreminde gördük, 1999 Gölcük depreminde gördük.

2. Dünya Savaşından sonra büyük bir kalkınma hamlesi yapan Almanya’da bugün 1 milyondan fazla nüfusa sahip 3 tane şehir bulunmaktadır. (http://worldpopulationreview.com/countries/germany-population/cities) En fazla nüfus 3.5 milyonla Berlin’dir. 85 milyona yakın olan nüfusu olan Almanya’da nüfus dengeli bir dağılımla ülkenin her tarafına yaygın bir şekilde yaşamaktadır. Sanayi ülkenin her tarafına yayılmış, tarım alanlarında işletme ölçeği muhafaza edilmiş ve nüfus büyük şehirlere sıkıştırılmamıştır. Neden Almanya’nın şehirleşmesi örnek alınmaz? Ülkemizi yönetenler/karar alıcılar/siyasetçiler hiç bu tür ülkelere gitmiyor mu?

Yöneticiler şehirlerin neden bu kadar kalabalık olmasına göz yumuyorlar? Neden sanayileşme politikaları bu kadar pervasız dengesiz ve şehirleşmeyi alt üst edecek şekilde yapılıyor? Ülkemizde dengeli bir şehirleşme için dengeli bir sanayileşme yapılamaz mı? Nedir bu başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere diğer şehirlerdeki büyüme sevdası? Bu sevda bizi yok edecek.

Bunun yanısıra Ülkemizde sermaye birikimi yeterli seviyelerde olmadığından gerek devlet ve gerekse özel sektörde faaliyetlerin sürdürülmesi için dış borçlanma yapılmaktadır. Borçlanılan bu kaynakların büyük bir kısmı bankalar tarafından aşırı rant yükü almış konutlar ve iş yerlerinin finansmanına kredi olarak verilmektedir. Bugün maliyet fiyatının 5-10 katına kredili olarak satılan konutlar ve iş yerleri, toplumu uzun vadeli borçlandırmanın yanısıra haksız servet birikimini sebep olmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır.

Ayrıca yıllardan beri Ülkemizin nüfusu artmaktadır. Artan nüfus Ülke içinde dengeli dağılmadığı gibi küçük yerleşim bölgelerinden büyük şehirlere göç 1980 li yıllardan sonra artarak devam etmiştir. Göçler kültür erezyonunun yanısıra çarpık şehirleşmeyi de beraberinde getirmiş, yüksek rant elde edilmesi, emeksiz zenginleşme imkanı sebebiyle altına hücum mantığında şehirlerin varoşlarında arsalar yağmalanmış, bu şekilde insanların bir kısmı inanılmaz servetler elde etmişlerdir. Devletin çıkardığı imar afları da bu istismarlara yasal kılıf hazırlamıştır.

Ancak artık olan olmuştur. Akıllı insanlar gibi davranıp bundan sonra ne yapabileceğimize veya ne yapmamız gerektiğine odaklanmalıyız.

Önerim şudur; dünyadaki iyi şehirleşme örneklerini de ortaya koyarak, Anadolu’da ve Trakya’da dengeli bir şehirleşmenin yolunu aramalı, bunun için büyük bir toplumsal mutabakatla yapılan planları, anayasal çerçeveye oturtarak bundan sonra hiçbir güç sahibinin bozamayacağı şekilde kısa orta ve uzun vadede ama en geç 20-25 yıl içinde büyük şehirlerin nüfusunu azaltıcı her türlü eylem planlarını yapmalıyız.

Yine bugünden tezi yok araziden “ilk el arsa” oluşturulmasının ve satışının devlet eliyle sağlanabileceği ARSA OFİSİ kurulmalıdır. Arsa ofisi, sanayi merkezlerinin/şehirlerin/konutların/yerleşim yerlerinin belirlenmesini tekeline alıp, devletin sanayileşme ve konut politikaları doğrultusunda, ihtiyaç, nüfus, sanayi, zemin, deprem, tarımsal etki, su kaynakları, çevresel etki gibi bütün etüdlerin bu kurum eliyle yapılıp, “burada yerleşim yeri olur” kararı verildikten sonra gerekirse kamulaştırma yapılarak arsa üretimine geçilmesi ve ihtiyaç sahiplerine arsaların satışının yapılması gerekir.

Bu gayri menkullerin daha sonraki el değiştirmelerinde ortaya çıkacak değer artış kazançlarından da yüksek vergiler alınmalıdır. Bu şekilde gayrimenkul üzerinden rantçılığa/bedevacılığa son verilmelidir. Bu yapılmalıdır ki Ülkemizde üretim itibar görsün, sermaye gerçek müteşebbisler eliyle üretime ve yatırıma gidebilsin.

 

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Osman ALBAYRAK | 24.12.2020 10:42
Biz ilkokuldayken nüfusun yarısı şehirlerde, yarısı da köylerde yaşıyordu. Şimdiyse ekseriyet şehirlerde toplandı, bu da çeşitli sıkıntıları meydana getirdi. Dengeli bir yerleşim, bir çok sorunu ortadan kaldıracaktır. Aydınlatıcı bu yazınız için çok teşekkürler.
Hayrettin Kızılkaya | 07.12.2020 13:23
Tabiat ile kavga etmek değil, barışık yaşamak, insanı güvenli ve mutlu kılacak bir yaklaşım, Nüfusun büyükşehirlerden azaltılması için gereken her şeyin yapılması. Bu yapıldığında pek çok sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır, Arsa Ofisi oluşturulması, plansızlıktan planlaması yapılmış eylemlere geçişi sağlarken, rant kapısını da kapatacaktır. Eline, emeğine sağlık Muhsin kardeşim.