metrika yandex

LGBT HAREKETİ NEDEN İSLAM’A SALDIRIYOR?

Feyzullah AKDAĞ

31.01.2021

LGBT HAREKETİ NEDEN İSLAM’A SALDIRIYOR?

“Alışın her yerdeyiz!” sloganıyla artık neredeyse tüm eylemlerde gördüğümüz LGBT aktivistleri görünürlüklerini arttırarak toplum tarafından kabul edilme taleplerini bu yolla elde etmeye çalıştıklarını iddia ediyorlar. Ancak son yıllarda tercihlerine saygı duyulması adına yaptıkları tüm çalışmalarda Müslümanların kutsallarına saygısızlık yapmaktan geri durmuyorlar.

Son olarak Boğaziçi Üniversitesi’nin rektör atamasına itiraz etmek adına başlayan eylemler bir takım siyasi çevrelerin de desteğiyle daha da alevlendi. Bu tarz eylemleri kaçırmayan LGBT aktivistleri de “kambersiz düğün olmaz” dercesine malum flama ve sloganlarıyla hemen en ön saflarda yerini aldı. Günlerdir süren protestolar zamanla LGBT hareketinin gövde gösterisi haline geldi. Geçtiğimiz hafta Boğaziçi eylemlerinde çekilen görüntülerde ise artık LGBT klasiği hâline gelmiş bir provokasyon olan Müslümanların kutsallarına saldırı vardı. Kâbe resmi ile alay edilen ve yerlerde sergilenen bir görsel ciddi tepkilere neden oldu. LGBT hareketinin sık sık “tercihlerimize saygı duyun” sloganına karşılık nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olan bir halka bu şekilde saygısızlık yapması aslında bir çelişki gibi görülebilir ama LGBT hareketini yakından takip edenler için hiç de şaşırtıcı değil.

LGBT hareketinin güçlendiği yıllara baktığımızda karşımıza 1960’lı yılların sonu çıkar. Özellikle ABD polisinin bir gey barı olan Greenwich Village’a yaptığı baskına tepki olarak 28 Haziran 1969 yılında düzenlenen Stonewall Yürüyüşü LGBT hareketi için bir milat olarak tarihe geçti diyebiliriz. Stonewall Anma Yürüyüşü artık her yıl dinimize ve değerlerimize yönelik türlü hakaretlere şahit olduğumuz “Onur Yürüyüşü” adı altında düzenleniyor.

LGBT hareketinin canlandığı ilk dönemlerden günümüze hareketin politikalarında ciddi değişiklikler olduğunu görüyoruz. Günümüzde marjinal sol akımın kemik kadrosu içinde yer alan hareket, toplumun değerleriyle alay etmekten ve provokasyon yapmaktan asla geri adım atmıyor. Bu davranışlarıyla artık kendilerini insanlara anlatma iddialarından tamamen uzaklaştıklarını rahatlıkla görüyoruz. LGBT hareketi artık -bir zamanlar iddia ettikleri gibi- insan hakları hareketi değil; totaliter ideolojik bir akımdır. Öyle ki artık haklarını savunduklarını iddia ettikleri gruplara bile zorbalıkla yaklaşıp onların üzerinde tek söz sahibi kendileriymiş gibi hareket ediyorlar. Örneğin İnterseks bireylerin kendileri istese bile tıbben tedavi edilmelerine karşılar. Mevcut durumlarının anormal olmadığını dolayısıyla tıbbi bir müdahale yapılamayacağını savunuyorlar. Bu da tıbbi protokolü kendisine uygulatmak isteyen interseks bir bireyin iradesine saldırı demektir. Ayrıca eşcinsel olmaktan memnun olmayan ve tedavi olmak isteyen bireylere baskı yaparak bu durumun değiştirilemeyeceğini ve en doğrusunun eşcinselliği kabullenmek olduğunu dayatan bir akım haline geldiler.

Peki, bu hareket gün geçtikçe neden bu kadar saldırgan ve zorba oldu?

Bence bu sorunun cevabı büyük ölçüde LGBT hareketinin tarihsel seyrinde yatıyor. Günümüzün postmodern hayat anlayışının “arzuluyorsam meşrudur ve hakkımdır” telkininin etkisini de unutmayarak bu yazımızda daha çok tarihsel sürece odaklanacağız.

950’li yıllardan itibaren çeşitli bilimsel çalışmalarla eşcinselliğin doğuştan geldiğine dair yaygın bir kanaat oluşmaya başladı. Arkasına bilimi alan eşcinsel hareketin artık eli çok güçlüydü. Bu güce 1973’te Amerikan Psikiyatri Derneği’nin eşcinselliği, hastalık sınıfından kaldırması da eklenince artık eşcinsel hareket altın çağını yaşamaya başladı. Bu çalışmalara paralel olarak Batılı siyasetçiler oy için bu gruplara yanaşmaya başlayınca eşcinsel hakları kavramı daha da belirgin olmaya başladı. Zaten Greenwich Village Baskınından dolayı hassaslaşan kamuoyu, eşcinsel harekete sempatiyle bakmaya başladı.

Artık LGBT hareketinin elinde bilim ve siyaset adlı iki güçlü silah vardı ve çaldıkları her kapı ardına kadar açılıyordu. Bu süreçte LGBT hareketi hızlı bir şekilde legalleşmeye ve çeşitli sivil toplum örgütleri kurmaya başladı. Buna paralel olarak basın yayın alanında da çalışmaları artmıştı. Haliyle bu durum başka devletlerdeki eşcinselleri de etkileyerek hareketin uluslararası bir statü elde etmesini sağladı.

 LGBT hareketi açısından bu bahar mevsimi eşcinselliğin doğuştan geldiğini iddia eden bilimsel çalışmaların çürütülmeye başlanmasıyla bitmeye başladı. Özellikle Alfred Kinsey’in çalışmalarını yaparken başvurduğu insanlık ve bilim dışı yöntemler yetmezmiş gibi sonuçlarda yaptığı açık çarpıtmalar hareketin bilimsel dayanaklarına çok güçlü bir darbe vurdu.

Eşcinsellik geni iddiası günümüzde yeni çalışmalarla çürütülmeye devam ediyor. Örneğin Ağustos-2019 da ünlü bilim dergisi Science dergisinde yayınlanan bir çalışma var. Bu çalışmada 500 bine yakın bireyin genetik verileri incelenmiş ve cinsel yönelimleri sorgulanmıştır. Buna göre, cinsel partner seçiminde asıl belirleyici olanın yetiştirilme tarzı, kişilik ve çevresel faktörler gibi genetik olmayan faktörler olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmaya ABD, Avrupa ve Avustralya’dan 22 büyük merkez ve onlarca bilim adamı katılmıştır. Toplamda 477 bin 500 bireyin genetik verileri incelenmiştir. Tüm bireylerin cinsel yönelimleri sorgulanmıştır. Buna göre “eşcinsellik geni” diye bir genin bulunmadığı ispatlanmıştır.

Bilimsel alanda ellerinde delil kalmayan LGBT hareketi ayakta kalabilmek adına bir dayanak aramaya başladı. Zaten ilk zamanlardan beri yakın durduğu sol ideolojinin marjinal gruplarıyla bir evlilik yaparak varlığını devam ettirmeye çalıştı. Zamanla marjinal solun klişeleşmiş “halkın değerlerine üstten bakma” huyunu alan LGBT hareketi artık halka kendini anlatmak yerine halkla ve dolayısıyla değerleriyle alay eder hale geldi. Ellerinde delil bulunmayan bir grubun ayakta kalmak adına bu tarz bir yaklaşım içine girmesine şaşırmamak gerek bence.

 Öte yandan İslam dini gibi eşcinselliğe açık bir tavır içinde olan bir dinin müntesiplerinden umdukları kabulü göremeyince İslam’a olan nefretleri daha da arttı. Zira İslam onların anne babalarının diniydi ve eğer İslam onları kabul ederse işleri çok ama çok kolaylaşacaktı. Fakat İslam yüzyıllardır açık ve net bir biçimde eşcinselliği tedavi gerektiren bir hastalık olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Batı Hristiyanlığında buldukları kabulü İslam’da bulamayınca onlar için İslam artık baş düşmandı. Haliyle İslam’a ait semboller de kinlerinin hedefinde olacaktı. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananların bu bağlamda okunması gerektiğini düşünüyorum.

 Burada önemli bir ayrıntının altını çizmeliyim. İslam’a göre kadın ve erkek dışında yönelimler fıtri olmadığı için bir hastalıktır. İslam fıtrat dışı bu tarz yönelimleri engellemek amacıyla kadını kadın gibi erkeği de erkek gibi yetiştirmeyi emreder. Buna rağmen yine bu tarz anormallikler ortaya çıkarsa tedavi yöntemleri uygulanmasını salık verir. Yani bu insanların temel hakları korunmaktadır ancak hastalığının da tedavi edilmesi gerekir. Ancak LGBT hareketi hasta olmadıklarını iddia ederek İslam ile bu konuda çatışıyor. Buna karşılık ellerinde sunacakları bilimsel ispat da olmayınca artık tamamen soyut ideolojik bir tutum takınarak Müslümanlara saldırıyorlar. Bu da haliyle kutuplaşmayı, provokasyonu, nefret söylemini beraberinde getiriyor. Marjinal solla varlığını sürdürmeye çalışan LGBT hareketi, son tahlilde bilimsel delilden yoksundur ve totaliter bir ideolojiye dönüşmüştür. Yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı da İslam’a bilenmiş durumdalar. Bu da kendilerine maşa arayan bir takım kötü emelli odakların aradığı grup türüdür. İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun LGBT derneklerinin yurtdışından yüksek miktarda para yardımı aldığını açıklamasını burada hatırlatmakta fayda görüyorum.

Sonuç olarak LGBT aktivistlerinin bu saldırganlığı, delilden yoksun soyut bir iddiayı savunmalarından ileri geliyor. Delil olarak sundukları her şey tek tek çürütülüyor. Onlar da bunun farkındalar ve tutunacak dal ararken marjinal solun çürük dalına ve post-modernitenin sloganlarına yapışmak zorunda kalıyorlar.

 Ayrıca, aşağı yukarı aynı tarihi seyri yaşayan feminizm için de tutunacak son dal marjinal soldur. İki kader ortağı grup varlıklarını sürdürmek için marjinal solun yıllardır kullandığı “İslam düşmanlığı” siyasetini canla başla yerine getiriyorlar. Zira bu siyaset, onlar için hayat-memat meselesi. Aksi takdirde tarihin tozlu raflarına karışıp gidecekler.

 Biz Müslümanların tavrı ise nettir: Fıtratla savaşan, kaybetmeye mahkûmdur!

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Fahrettin asyalı | 01.02.2021 12:41
Yüreginize kaleminize sağlık güzel ve yerinde tespitler