Hiç kuşkusuz iktidar ve güç istenci ile bunun yaratacağı olumsuz durumla mücadele etmek zor iştir. Daha İslam tarihinin erken dönemlerinde bu mücadelenin izleri görülür. Birkaç yıl önce bedir ve Uhud' da omuz omuza savaşan insanlar elbette mülk için karşı karşıya gelirler. Kuşku yok ki, tarihte olan hiçbir olay anlam ve amaçtan yoksun değildir. Dolayısıyla bu olaylar bizim için uyarıcı, siyaset yolculuğunda yol gösterici olmalıdır.
Cemel, Sıffin ve Kerbela bir yönüyle kuşkusuz iktidar mücadelesi idi. Tarihi diyalektik gereği her iktidar mücadelesinin haklı ve haksız tarafları vardır. Ancak unutmamak gerekir, Muaviye ve Yezit de, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin de bir anlamda mülk için mücadele ediyordu.
Kuşkusuz mülk için mücadele eden herkesi suçlayamayız. Suçlama iktidara geldikten sonra yapılacak olanlarla ilgilidir. Çünkü muhalefette dile getirilen adalet arayışı iktidar olduktan sonra unutuluyor, iktidar kolaylıkla karşıtına dönüşebiliyor. İdealler ve hedefler yerini bürokraside güç devşirmek ve bunu korumak için pragmatist bir ahlak oluşturmaya bırakıyor.
İktidar, her yönüyle çetin bir sınavdır. Ancak, tarih bize bu sınavdan başarılı çıkmanın da mümkün olduğunu gösteriyor. Zira iktidar bozucudur önermesini değişmez kabul edersek doğası gereği iktidarın kötü olduğunu kabul etmek anlamına gelir ki, bu ilahi adalete aykırıdır. Ancak tarihsel süreçte iyi örneklerin kötülere oranla çok daha az olduğu da gerçektir.
Bütün iktidarların yaptıklarını meşrulaştırmak için sıklıkla başvurdukları savunusu şudur: “Başka bir imkan mı vardı, dönemin koşulları onu gerektiriyordu?” Oysa başka bir imkan her zaman vardır. Cumhuriyet modernleşmesi de bu epik söyleme yaslanır. Çünkü bu söylem tercih edilen uygulamadan başka türlü davranmanın imkansızlığı üzerinden yapılanları meşrulaştırma amacı güdüyor.
Türkiye siyasal tarihinin en büyük açmazı, sadece askerlerin değil, sivil siyasilerin de askerler kadar otoriter bir zihin yapısına sahip olmalarıdır. Bu durum siviller ile askeri kesim arasındaki otoriterlik çizgisini iyice silik hale getirmektedir. Hatta zaman zaman sivil siyasetçilerden askerlerin bile anlayışını geride bırakan bir otoriter söylem üremektedir.
Türkiye modernleşmesinin en büyük zaafı halk desteği olmadan dar bir elit kadro tarafından yürütülmesidir. Bu kadronun en güvenilir ortağı ise ordudur. Kendini sistemin koruyucusu olarak gören ordunun birinci görevi düzeni korumaktı. Kime karşı: Hiç kuşkusuz halka. Çünkü elitler halk için bunca şey yapmalarına karşı 1950 yılında vefasızlık yaparak CHP'nin iktidardan indirmişti. Bu karşılığının ödenmesi gereken büyük bir suçtu. Nitekim 27 Mayıs darbesinin siviller açısından çok daha korkunç olan yönü ise, kendilerine karşı yapılan darbenin "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" olarak kutlanmasıydı.
Muhafazakar dindar seçmenin milyonlarca oy verdiği bir partinin başbakanı ve iki bakanı uyduruk delillerle asıldı 27 Mayıs darbesinde. Bu trajedi hala muhafazakar dindar seçmenin tercihlerini yönlendirmektedir.
27 Mayıs, Askeri bürokraside görev yapan; hak, hukuk ve demokrasiden nasibini almamış, kendini Kemalist olarak tanımlayan bir grup çetecinin yaptığı ve darbe kültürünü kurumsallaştırmanın adıdır.
Geçmişte yapılan hukuk ihlalleri, şimdi için bir emsal olamaz. Muhafazakar dindarlar kendilerine dönük her eleştiride geçmişte yapılanları örnek göstererek meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Oysa hukuksuzluğa verilecek en güzel cevap hukuk ve adalettir. Öç almak asil insanların tutumu olamaz. Asil insanlar affeder. Hz. Peygamberin Mekke Fethi sırasında yaptığı gibi. Ne yazık ki, muhafazakar dindarlar çok kötü bir sınav veriyor.
Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi, asıl savaş düşmanına benzeyince kaybedilir. Dindarların asıl üstünlüğü ahlaki alandadır. Ahlaki üstünlük kaybolduğunda dindarların davranışlarıyla ötekiler arasında hiçbir fark kalmaz. Bu farkın üzerinde ısrarla durmak, İslam düşüncesinin muhafazakarlık ve milliyetçilik tarafından sarılmasını önlemek gerekir. Çünkü muhafazakarlık ve milliyetçilik ile girilen ilişkide bu iki siyasal anlayış İslam’ı tıpkı bir sarmaşığın kendinin beslendiği ağacı kurutması gibi kurutur.
Ne yazık ki, güç istenci muhafazakar dindar zihnin değişmez egemen parametresi haline geldi. Bu aşamadan sonra yapılan hayatını ahlak ilkelerine göre düzenlemek değil, ahlakı hayatın kurallarına göre dönüştürmektir. Ahlak pragmatizme kurban edildiğinde insanın meşrulaştırmayacağı bir kötülük kalmaz.
Trump: Bana komplo kurdular
03.02.2026
TASAVVUF VE SİYASET ÜZERİNE YUSUF YAVUZYILMAZ 08.02.2026
Bir “Şeye” Dönüşmek FEYZULLAH AKDAĞ 08.02.2026
Kavramı Taş Diye Atanlar KADİR ÇİÇEK 26.01.2026
Hayal Kırıklıkları ve Gerçekler YUSUF YAVUZYILMAZ 10.01.2026
Gardaş Ülke Özbekistan AHMET SEMİH TORUN 28.01.2026
Venezüella İran ve Suriye AHMET GÜRBÜZ 14.01.2026