metrika yandex

HANİFLİĞİN ASLİ KODU: FITRAT

Enes TARIM

26.09.2021

 “Hay Bin Yakzan” 12. yüzyılda Endülüslü filozof ve bilim adamı “İbn Tufeyl” tarafından yazılan felsefi bir roman.

Kitap ıssız bir adada tek başına büyüyen Hay’ın gerçeği arama çabasını ele alıyor.

O, tabiatla baş başa her türlü dış etkiden uzak bir ortamda insanlardan habersiz olduğu bir adada kâinatı, yaratılışı, hakikati özümseyerek yaratıcıya ulaşır.

Sonrasında uzun yıllar sonunda bir sandalla adaya gelen Absal ile karşılaşır.

Absal, malını mülkünü satıp yoksullara dağıttıktan sonra tefekkür için Hay’ın bulunduğu ıssız adaya gelerek yalnız yaşamak isteyen bir insandır.

Absal ve Hay kısa süre içinde yakınlaşır ve kaynaşırlar.

Hay uzun tefekkürlerden sonra Absal’ın yaşadığı şehre gidip insanlara hakikatin bilgisini anlatmayı teklif eder.

Absal bunu boş bir hayal diye nitelese de arkadaşını kırmaz ve birlikte şehre, diğer insanların içine dönerler.

Başlangıçta çok iyi karşılanırlar ve Hay, vakıf olduğu gerçekleri onlara anlatmaya başlar.

İnsanlar önce ilgi duyar şaşırır takdir eder.

Ancak sonra yadırgar ve o tebliğe devam ettikçe ters düşmeye başlarlar.

Hatta iş o noktaya varır ki o ne anlatıyorsa tersini yapmaya başlarlar.

Bir süre sonra Hay beyhude bir çabanın peşinde olduğunu anlar ve vazgeçer.

Bazı hakikatlerin topluma aktarılmasının imkânsızlığı hükmünü çıkarır.

Peygamberlerin sünneti üzerinden nasihatlerde bulunup Absal ile birlikte adaya geri dönerler…”

***

Hay bin Yakzan hikâyesi bize birkaç mesaj vermek ister.

İlki, kendi başımıza kaldığımızda, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin kâinatı inceleyerek hidayete erebilir, hakikati bulabiliriz.

İkincisi ise gözlemleyerek, deneyerek ve düşünerek edindiğimiz bilgiler vahiyle çelişmez aksine teyit eder.

Yani yalnızca akılla düşünerek dış müdahale olmaksızın bir yaratıcı olduğuna insanoğlu mutlaka ulaşır. Bazı eksik bilgilerle beraber olsa da…

O halde bizi diğer canlılardan farklı kılan şey taşıdığımız ruhtur.

Yaratıcının kendi ruhundan üflediği o ruh. (Hicr 29)

Bu ruh insana konuşmayı, işitmeyi, görmeyi ve akletmeyi bahşetti.

Bu ruh düşünme ve bilgi üretme yeteneği vererek onu medeniyet kurma, bilgi üretebilmeye ve hakikatı keşfedebilme noktasına ulaştırdı.

İnsanlık tarihi boyunca birer kazanım sayılan her fikrî ve felsefî akım, buluş ve medeniyet inşası Allah’ın insan fıtratına yüklediği özel yeteneklerin bir sonucudur.

İnsan ise bunu çoğu zaman fehmedemeyen, tuğyan edip şımararak birer müstebit olmayı tercih eden bir zavallı…

Yeteneği ve özgür iradesi onu kulluğa sevk edecekken çoğu kez müstağni olmaya ve eşler koşmaya sürükler devamlı.

Diğer canlılardan farklı olduğunu; onların sadece hayatta kalıp türlerini devam ettirebilmek amacı ile yüklenen kodlarla yaratılırken, kendisinin sorumlulukları olduğunu, yeryüzünün imarı ve bir medeniyet inşası için yaratıldığını fehmedemez.

Tarih boyu tüm elçilerin gönderiliş amacının kendisine kulluğu yani fıtratını hatırlatmak olduğunu göremez.

***

Fıtrat; “yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek” demek olup İslami ıstılahta “yaratılış, doğuştan belli bir yetenek ve yetkinliğe sahip oluş” anlamında kullanılmakta. 

Elmalılı Hamdi Yazır fıtratı yaratılışın orijinal hali olarak değerlendirir. Yani tüm insanların müştereken sahip oldukları bir yaratılış özelliği...

Diğer bir ifade ile insanın doğuştan Allah’ı tanıma ve bilmeye kabiliyetli yaratılması.

Dış tesirden uzak kaldığında Allah’ın rububiyetini kabul etme dürtüsü…

Kendi nefsi ile baş başa kaldığında tevhitten başka bir inancı kabul etmeme yetisi…

Haniflik içgüdüsü ve bilme yeteneği…

“Kendilerini kimin yarattığını sorsan “Allah” diyeceklerdir…” (Zuhruf 87) ayeti insanın kalbine Allah’ı bilme yetisinin yerleştirildiğinin bir ifadesi aslında.

Yani kalbinde var olan Allah’ı birleme, kabul etme yeteneği…

O halde: “Ey âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana tapmayacağınıza dair ahit almadım mı?” (Yasin 61) ayetinde ifadesini bulan ahit, fıtrattır.

Yine Ali İmran suresinde (3/14) kadın çocuklar altın gümüş hayvanlar ve ekinin insana sevdirildiğinden bahsedilmesi de.

Sevgi de fıtrattandır.

İnsanın hayra ve şerre meyilli yaratılması da…

Yani Allah’ın insanı güzeli ve çirkini anlayabilecek bir özellikte yaratması…

Yine Beled suresinde geçen: “Biz insana doğru ve yanlış yolu gösterdik” (90/10) ayeti ve Rum suresi 30. ayet te aslında fıtratın insan nefsine kodlanışının bir özetidir:

“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler…”

***

 “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Hıristiyan Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Ebu Davut) hadisi de kendi hâline bırakıldığında doğruyu ve iyiyi bulacak olan insanın yanlış ortamlarda bu özelliğini yitireceğini ifade eder.

O halde doğuştan özgür olan insan fıtratı bozulduğunda aklını kullanamaz ve içerisinde yaşadığı toplumun/çevrenin tahakkümüyle geleneklere, örf ve âdetlere mahkûm olur.

Bu ayarın bozulması insanın iyi ve kötü ayrımını yapamaması, temel kodlarının bozulması ve kötülüklere açık olması demektir.  

Haniflik te insan fıtratının bir parçasıdır; yani tevhit inancını kabul etme kabiliyetinin...

Kuran Hz. İbrahim için: “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi; ancak o Hanif bir Müslümandı, müşriklerden de değildi” (Ali İmran 67) demekte.

Istılah olarak Allah’ı bir tanıma manasında kullanılır ve Allah’ı birleyen ona inanan kimseye de Hanif denir.

Adem yaratıldığında “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Evet sen bizim Rabbimizsin” diye verdiği cevap işte bu fıtratın sesidir.

Yani hanifliğin sesi…

***

O halde yeryüzünde yaptığımız tüm iyi şeyler ve güzellikler, tüm bu iyiye yönelişimiz hamurumuzun hanifliğe ve fıtrata uygun olması yüzündendir.

Dünya evrensel insan hakları bildirgesinde yer alan hak ve özgürlük ifadeleri de aslında bir anlamda yeryüzünde bozulmamış o temiz fıtratın seslenişidir.

Çoğu zaman insanoğlu bu sesi tevhide hamledemese de…

Toplumlar içlerinden gelen bu kulak veriyorlarsa o içlerinden gelen fıtratın sesini dinlediklerindendir.

Yok, iyiyi göz ardı ediyor kötülüğe pirim tanıyorlarsa işte o içlerindeki fıtratın iyiliği emreden sesini bastırdıkları ve görmezden gelerek kulaklarını tıkadıkları yüzündendir.

O halde herhangi bir dini ıstılahta fıtrata aykırı herhangi bir metin, söz ya da emir varsa ve o bize içimize sinmeyen bir şey fısıldıyorsa ya o metin uydurmadır ya da dinin yanlış yorumlanmış bir tefsiri, tevilidir.

Hülasa hayat bizi gerek aldığımız eğitim ve öğretimle gerek yaşadığımız çevredeki gelenek ve göreneklerin etkisi ile gerekse aklımızı kullanıp kullanmama tercihlerimizle ya tevhit/haniflik üzere bir yaşama sürükler ya da fıtratımızdan, yaratılış amacımızdan sapmaya…

Bu sapmaları önlemek ve düzeltmek için Allah elçiler göndermiştir tarih boyu.

Resullerin gelişi insanın özündeki iyiyi hatırlatma, kötüyü zemmetme ve bir aslî fıtrata dönme çağrısıdır; tekrar bir tedavüle sokma girişimidir.

O halde din denilen şey insanları sapmış oldukları fıtratlarına bir geri döndürme faaliyetidir diyebiliriz.

Bir fırka bir ideoloji ya da bir din kötülüğü övüyorsa mutlak olarak o muharref, sapkın batıl ve uyduruk bir dindir.

Ve şüphesiz batıl dinler fıtrattan uzaklaştırmayı meşrulaştırmak için varlar.

Kuran, hanif yapısını bozup şirke düşen ve fıtratının aksi istikametinde davranmakta inat edenleri gökten düşen, yırtıcı bir kuşun kapıp parçaladığı ve rüzgârın ücra köşelere kaldırıp attığı anılmaz, bilinmez, kimliksiz birer ceset olarak tanımlıyor:

“Allah’a ortak koşmadan halis olarak O’nu birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşmüş te onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir…” (Hac 31)

Selam ve dua ile…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş