metrika yandex
  • $32.13
  • 34.87
  • GA17500

İSLAMİ BİR AKLIN TEŞEKKÜLÜ

AHMET ŞAT
25.02.2022

Müslümanların bugün içinde bulundukları sosyal, siyasal veya ekonomik krizler hakkında her gün iç karartıcı yüzlerce haber ve makaleye rastlamak bizleri karamsar bir ruh haline sokmaktadır. Ve bu durum Müslümanlar tarafından kanıksanmışa da benziyor. Ama bundan daha kötüsü bu dinin âlimleri, yazarları ya da aydınları olarak hangi sıfatla tanımlarsak tanımlayalım eli kalem tutan insanlarının bu karamsar tabloyu körükleyecek bir dil kullanmaları yanında kendi mahallesini olabildiğince kötüleyecek bir üsluba sahip olmasıdır. Bir cinnet hali başını almış gidiyor. Birbirimize karşı zerrece tahammülümüz yok… Üstelik bunu sosyal medya üzerinden yapmayı da bir marifet sayıyoruz. Küresel medya sayesinde de kimin ne dediğini anında öğrenebiliyoruz. Böylece Allah’ın birbirinizle çekişirseniz rüzgârınızı/gücünüzü yitirirsiniz (8/46) hükmünün her alanda tecelli etmesinin ağır faturasını ödüyoruz…

Elbette bir Müslümanın eleştirel bir dil kullanması gayet doğal/tabiidir. Adalet gereği yakınları dahi olsa adil şahitlikte bulunması farzdır. Ama eleştirel dil sadece Müslümanları ya da ümmet coğrafyasını kötülemek demek değildir. Eleştirel dil aynı zamanda eleştirdiğin konuda İslam düşüncesine uygun çözümler sunmayı da gerektirir. Bunun için de İslami bir aklın varlığına ihtiyaç duymaktayız.

İslami bir akıl derken hayatımızın her alanında yani gerek düşünce gerek eylem alanında bizlerin hikmet üzere hareket etmesini sağlayacak aynı zamanda hakikati önceleyecek zihinsel ve iradi bir bilinçten/unsurdan bahsediyorum…

İslami bir aklın inşası için de din algımızın temeli olan varlık tasavvurumuzun tanımlanabiliyor olması gerekiyor. Yani varlık/ontoloji konusu netleşmeden Müslümanca düşünmemiz ve irade göstermemiz güç görünmektedir. Bu tasavvur aynı zamanda bize zihinsel bir dünya inşa eder. Bu dünya bize hukuksal ilişkide bulunduğumuz tüm varlıklara karşı ödev ve sorumluluklarımızı belirler. Bunun ilk adımı varlık hiyerarşisinin en tepesinde yer alan Rabbimizi doğru bilmeyi, tanımlamayı ve O’na karşı ödevlerimizi hakkıyla yerine getirmekle başlar. Devamında hem cinslerimiz olan insana karşı (nötr anlamda)  nasıl bir hukuksal ilişki içinde bulunmamız gerektiği ile devam eder. Ve son alarak tabiatla bugün bağı kopmuş insanlığın bu bağı nasıl yeniden kurması gerektiğine dair İslami bir bilinçle kemale erer. 

Varlık/ontoloji konusu bu açıdan dini düşüncenin üzerine inşa edildiği temel bir fonksiyon üstlenir. İslam geleneğinde vücud olarak ele alınmış ve mevcudatın gerek tanımı gerekse hiyerarşik yapısı üzerine birçok düşünce üretilmiştir.  Buna rağmen bugün sahip olduğumuz İslam düşüncesinde kahir ekseriyetle bu konunun ihmal edildiğini/yok sayıldığını görmekteyiz. Oysa varlık hakkındaki felsefi yaklaşım bir bütün olarak insanın düşüncesini dizayn eder. Bu İslam için geçerli olduğu gibi diğer inanç ve ideolojik yaklaşımlar için de geçerlidir. Çünkü insan ontolojik olarak evreni tanımlamadan, sahip olduğu inancın evren hakkındaki argümanlarını anlayamaz, tanımlayamaz ve savunamaz… Ve bunlar olmadan da insandan bahsedilemez…

Müslümanlar olarak bugün pek de güzel bir sınav verdiğimiz söylenemez. Ontoloji konusunda düşünsel bir kriz yaşıyoruz. Mevcudatı kendi nefsimizden ibaret biliyoruz. İlk olarak, Varlığın en zirvesinde yer alan ve kendini Hak olarak tanıtan Rabbimizi yok sayıyoruz. O’nun kudret ve nüfuz alanını küçümser bir hal içindeyiz. İki kişinin olduğu yerde kendini üçüncü olarak tanıtan Varlıktan çekinmeden, korkmadan ve de utanmadan her türlü vahyi öğretiyi çiğneyebiliyoruz. Bunun da gayet doğal olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü tevhid düşüncesindeki sapma bizi ahlaki bir çöküntüye götürür. Bu ilahi sünneti görmemekte ısrar ediyoruz. Dostoyevski ;“Eğer Tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu” der. Ve Müslümanlar olarak varlık hiyerarşisine kayıtsız kalarak Tanrıyı yok sayıyor ve bu hal üzere yaşıyoruz…

İkincisi, insanı tanımlamada problem yaşıyoruz. Varoluşsal olarak Allah’ın belirlediği insan ırkının eşit olma ilkesini görmezden geliyoruz. Böylece ekonomik, sosyal veya siyasal bazen de dinsel kimliğine göre yeni bir statü oluşturarak, varlık içindeki hiyerarşik yapıyı şeytanın yaptığı gibi yeniden dizayn etme cüretini gösterebiliyoruz. Bunun doğal sonucu olarak yeryüzünde meleklerin tanımladığı şekilde (2/30) kan döken ve fesat çıkaran bir varlığa dönüşüyoruz…

Son olarak, Allah; yerdeki ve gökteki tüm canlıların Allah’ı zikrettiğini söyleyerek (57/1), tüm tabiatı ontolojik açıdan canlı bir varlık olarak tanımlar. Bu nedenle gökteki yıldızdan yerdeki toprağa, ağaca ve hayvanlara kadar tüm mevcudatı Allah’ı zikirden alıkoymamak için korumak ve ihtiyaç-israf dengesini gözetme sorumluluğumuzu tekrardan hatırlamamız gerekiyor. Çünkü ekini ve nesli ifsat eden insanlara karşı Allah İslami bir akılla Müslim olanlara ıslah sorumluluğunu yüklemiştir.

Sonuç itibariyle bugün, İslam’ın varlık tasavvurunu önceleyen ve bunun için; vahyi öğretinin ve Risalet Kurumunun ortaya koyduğu sözlü ve fiili tüm birikimleri akıl ve vicdan potasında harmanlamış İslami bir akla ihtiyaç duymaktayız. Ve bu sorumluluk ümmetin tüm fertlerindedir…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş