metrika yandex
  • $32.01
  • 34.77
  • GA17200

Haberler / Yazı Dizisi

Kur’an- Meal İlişkisi ve Meal Okumanın Anlam ve Önemi Üzerine -5/Mehmet Yaşar Soyalan

03.01.2024

1-MEAL OKUMADAN ÖNCE YAPILMASI/DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER

Kur’ân meâlini okumaya karar veren bir insanın, Kur’ân ve meâllerle ilgili bir ön bilgisinin olması ve okuduğu metni tanıması, işini kolaylaştıracaktır. Ayrıca okuyucunun, okumaya başlamadan önce kendisine bazı sorular sorması ve onları cevaplandırması da gerekecektir. Kur'an mealini okumaya başlamadan önce yapılması ve düşünülmesi gerekenleri şöyle özetleyebiliriz.

a) Meâl Niçin Okunmaktadır veya Niçin Okunmalıdır?

Kur’ân meâli okumaya karar veren bir insan, öncelikle Kur’ân meâlini niçin okuduğunun, bu okumadan ne beklediğinin cevabını çok net olarak verebilmelidir. Meâl okumasının amacı nedir? Niçin okumaktadır? Bu okumadan ne beklemektedir? Çünkü okuma sonrasında elde edeceği sonuçlar bu cevabına uygun olacaktır.

Örneğin; okuyucu merak etmiştir de onun için mi okumaktadır? Sevap kazanmak, geçmiş büyüklerinin ruhlarına bağışlamak için mi okumaktadır? Kur’ân hakkında birçok şey duymuş da, onun ne olduğunu öğrenmek, merakını gidermek için mi okumaktadır? Veya talepleri çok daha ciddidir de bu taleplerini karşılamak için mi okumaktadır? Mesela; Allah'ın, Kur’ân'da kullarına anlattığı dini öğrenmek, belki de yaşamak istiyordur; Kur’ân'da neler anlatıldığını, hangi konulardan bahsedildiğini merak etmiştir de bu nedenle Kur’ân'ın içeriğini öğrenmek istiyordur veya Rabbimizin Kur’ân'da insanoğluna nasıl hitab ettiğini görmek, insanoğluna mesajının ne olduğunu bilmek istiyordur. Bazı okuyucular ise, bu mesajın üslubu, anlatım teknikleri, insan-tanrı ilişkileri vs... konularında araştırma yapmak istiyor da onun için okumak istiyordur. Evet, niçin Kur’ân meâli okumak istiyoruz? Çünkü kişi, Kur’ân meâlinden, yaklaşımına uygun bir cevap alacaktır.

Doğru sorular sormuş ve bu sorulara doğru cevaplar vermiş ise Kur’ân meâlinden de doğru cevaplar alacaktır. Kur’ân meâline yanlış sorular soruyorsa elbette, aldığı cevap da yanlış olacaktır. Niçin Kur’ân meâli okuduğunun cevabı kafasında net değil ise meâlden yeteri kadar istifade edemeyecektir. Belki de böyle bir belirsizlik, birkaç sayfa veya sûre okuduktan sonra sıkılıp meâl okumayı bırakmasına neden olacaktır. Okuyucunun Kur’ân meâlinden beklentisinin her şeyden önce Kur’ân meâline uygun düşmesi gerekir. Yani, isteklerinin Kur’ân ile örtüşmesi gerekir. Okuyucunun isteği ile Kur’ân'ın içeriği arasında bir çelişki mevcut ise meâlin, o okuyucuya önemli bir faydası olmaz. Eğer, okuyucu, yanlış bir beklenti içerisinde ise sadece kendisini kandırmış ve yaptıklarına kendince bir kılıf bulmuş olur. Onun için soruların ve cevaplarının samimi olup olmaması çok önemlidir. Çünkü insanların beklentileri çok zaman Kur’ân'ın ilkeleriyle çelişebilmektedir. Kur’ân'ı bir muska ve mezarlık kitabı konumuna düşürebilmektedir. Bu açıdan, Kur'an'a neler sorulduğu ve bir Kur’ân meâlinden ne beklenildiği çok önemlidir.

Eğer, kişi, meâli sevap kazanmak veya "geçmişlerinin ruhlarına hediye eylemek" için okuyorsa  yapması gereken fazla bir şey yoktur, meâli eline alıp okuması yeterlidir. Çünkü sadece okumakla amacına ulaşmış olacaktır. Zaten, böyle bir beklenti içerisinde olan insanın, Allah'ın, kullarına ne söylediği gibi bir merakı ve arzusu yoktur. Kur’ân'ın içinde ne yazdığı onu ilgilendirmemektedir. Ona, böyle yaparsa, sevap alınacağı söylenmiştir, o da sevap kazanmak için meal okumaktadır. Üstelik böyle bir çaba içerisinde kişinin kendisi de yoktur. İstediği şeyler pratik hayatıyla ilgili de değildir. Salt kuru bir okuma ile âhiret azâbından kurtulmak veya cennet nimetlerine sahip olmak istemektedir. Eğer amaç bu ise böyle bir okuma onu Kur’an’ın anlam dünyasına sokmaz. Bazı ifade ve sahneler dikkatini çekse de zihin dünyasına fazla bir şey katmaz.

Kişi, Kur’ân meâlinden başkaları için değil, kendisi için veya bu dünya ile ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorsa iyi bir başlangıç yapmış sayılabilir. Çünkü o, en azından okumak ve anlamak amacıyla Kur’ân'a yaklaşmaktadır. Bu noktadaki bir okuyucu, sorularını derinleştirebilir. Kur’ân'ın nasıl bir insan istediğini, insandan neler beklediğini, eşyaya veya dünyaya bakışını, inanç ilkelerini, öte dünya hakkındaki kanaatini, ibadetlerin önemini ve anlamını öğrenmek ve kavramak isteyebilir. Ancak, bu isteğinin öncelikle, bir heves olup olmadığını, gerçekten bunları isteyip istemediğini iyice bilmesi, hatta bu konuda kendi kendini test etmesi gerekir. Yani, beynindeki soruların çok net bir şekilde oluşması gerekir. Eğer, beynindeki sorular ve beklentileri net değil ise meâlden gerekli cevabı alması mümkün olmaz. Çünkü bu durumdaki bir kişinin zihni dağınıktır ve Kur’ân'dan ne beklediğini bilememektedir. Dolayısıyla, niçin Kur’ân meâli okumak istediğinin cevabını da tam olarak verememektedir. Kişi, öncelikle niçin meâl okuduğunun cevabını açık bir şekilde vermeli, ondan sonra meâl okumaya başlamalıdır.

Okuyucu meâlden umduğu yararı elde etmek istiyorsa yapacağı ikinci iş, isteklerini bir sıraya koymalıdır. Nerden başlayacağını bilmelidir. Bazen insanoğlunun beynine sorular hücum ettiğinde ne yapacağını şaşırır, hatta soruları bile birbirine karıştırır. Sorular birbirine karışınca ister istemez cevaplar da birbirine karışır. Zaten, toplum olarak karışık bir kafa yapısına sahip olmamız bu konudaki işimizi daha da zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, öncelikle sorularını önemlerine göre bir sıraya koymalı, cevabını bu sıraya göre aramalıdır. Çünkü bu okuma sonunda elde edeceği şey, bu amaca uygun olacaktır.

Dediğimiz gibi önemli olan muhatap olmaktır. Ancak muhatap olunduğunda, sadece kendisi için okuduğunda ilahi kelam ona açılır.

b) Kur’ân, Allah'ın Kulları İle Bir Konuşmasıdır

Mealler her ne kadar uzman kişiler veya mütercimler tarafından yapılan/hazırlanan Kur'an'ın bir meâli/ tercümesi olsa da, metnin içindekiler, Allah'ın kullarına son mesajından ibarettir. Konuşan mütercimler değil Yüce Yaratıcının kendisidir. Okuyucu da mütercimle değil o mesajın sahibi/kaynağı Allah ile karşı karşıyadır. Okuyucu da aslında O'nu duymakta, O'nu dinlemektedir. Çünkü okuyucu bilmektedir ki dinlediği/dinliyeceği söz/ Allah'ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Resulünün kalbine ilka ettiği mesajın tercümesidir.

Kur’ân'ın bu özelliğini göz önünde bulunduran bir okuyucu; Allah'ın konuşmasının, insanların konuşmasından çok daha anlamlı ve bazı insani zaaflardan beri olduğunu bilir. Çünkü hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu metnin hem içerik olarak hem de dizayn ve tertip olarak insanların yazdığı kitaplardan çok farklı olduğunu görür.

Bilir ki (bilmesi gerekir ki); Allah laf olsun diye konuşmaz. Hâşâ O, yalnızlıktan canı sıkıldığı dolayısıyla gönlünü eğlendirmek, kendisini teselli etmek için böyle iş yapıyor da değildir. O, kullarına iş çıkarmak, onları meşgul etmek, yormak, hayatlarını zora sokmak amacıyla da konuşuyor değildir. Böyle bir şey onun ilahlığına yakışmaz. Rabbimiz, yarattığı insanın, kullarının buna ihtiyacı olduğu için, onları önemsediği ve onlardan ümitvar olduğu için, herhangi bir mazeretleri kalmasın diye, kulları ile konuşmaktadır.

Çünkü bu konuşmalar bir hayat vaad etmektedir. Sonu ebedî mutluluk veya ebedî azab olan bir hayat... Bu bilinçle o söze kulak kabartan dinleyiciler/okuyucular o sözleri her okuyuşlarında ve işittiklerinde, o sonu ebedî mutluluk olan hayatı yakalamak için o sözlere pür dikkat kulak kesilirler. Önce o sözün sahibinin kim olduğu ve bu sözlerin hangi amaçla gönderildiği üzerinde yoğunlaşırlar. Böyle bir yaklaşım içerisinde olunduğunda, o sözlerin anlamları ve amacı daha iyi kavranılmış olur.

Çünkü meâl okumaya başlayan veya onu araştırma ve anlama çabasında olan bir insan bilmelidir ki "Allah boş konuşmaz." "Allah boş söz söylemez." "O, oyun ve eğlence peşinde değildir", O kullarını Hakk'a, mutluluğa, barışa çağırmaktadır. O, anlamsız söz söylemez. Söylediği sözlerin her biri mutlaka kulları için bir şeyler ifade etmektedir. Onların dağarcıklarına, gönüllerine, yaşamlarına bir şeyler katmayı, gönüllerini zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Veyahut gönüllerinde veya yaşamlarında bulunan kirleri temizlemek, kalblerdeki kini ve nefreti yok etmek istemektedir. Onları kendine/cennetine yaklaştırmayı arzu etmektedir.

Okuyucu, meâl okumanın bir nevi Allah ile konuşma olduğunun farkına varırsa, bilir ki, kendisini yaratan, kendisini kendisinden daha iyi bilir. Dolayısıyla, o bilir ki; insanoğlunu yaratan yüce Rabbimiz insanoğlu için gerçek mutluluğun ve felaketin ne olduğunu ve nerede bulunduğunu da insanoğlunun kendisinden daha iyi bilir. Böylece okuyucu, nereye çağırıldığını, çağırıldığı yerin kendisi için ne ifade ettiğini, orada kendisini nelerin beklediğini, nelerle karşılaşabileceğini daha iyi kavrar. Okuduğu metnin kendisine neler kazandıracağını, kendisini nelerden, hangi musibetlerden koruyacağını daha iyi görebilir. En azından yolunun açık ve aydınlık olduğunu hisseder. Bu his Rabbine olan güvenini pekiştirir, gönlü daha bir ferah olur ve kendisini mutlu hisseder.

Yine okuyucu bilmelidir ki, Kur’ân meâli okuma işi, sıradan bir kitap okuma değildir. Çünkü, Kur’ân'ın sahibi, her şeyin sahibidir. Meâl okuma bir nevi Allah ile konuşma olarak kabul edilirse, her şeyin sahibi ile konuşma kesinlikle herhangi bir konuşma değildir. Allah ile konuşma yani, O'na (O'nun kelâmına) muhatap olma, insanoğlunun hemcinsiyle olan konuşmasına benzemez. Bunu günlük hayatımızda, insanlarla olan ilişkilerimizde bile, bir şekilde görüyoruz.

Örneğin; sıradan bir insanla konuşmamızla, gerçekten âlim bir insan ile konuşmamız veya rastgele birisini dinlememiz ile saygın, âlim bir insanı dinlememiz arasında bir fark yok mudur? Nasıl ki, âlimi pür dikkat dinliyor, kunuştuğunun her bir kelimesini kaçırmamaya özen gösteriyor, soru sorarken veya karşısında otururken saygıda kusur etmemeye, en azından ukalâlık yapmamaya çalışıyorsak, Rabbimizin kelâmı karşısındaki durumumuz da en azından böyle olmalıdır. Rabbimizin kelâmını, meâli de olsa okurken veya dinlerken elbette, bir âlime gösterilen özen, dikkat ve saygının daha fazlasını göstermek durumundayız. Âlimin söyleyeceği şey, her zaman bizi ilgilendirmeye de bilir. Bizim günlük problemlerimizle ilgili olmayabilir. Hatta yanlış şeyler de söyleyebilir. Ancak, Rabbimizin sözü böyle midir? O'nda eksik ve kusur bulunur mu? Bizi yaratanın her sözünün bizimle bir şekilde ilgisinin olduğunu düşünürsek, göstermemiz gereken özen, dikkat ve saygının ne anlama geldiğini daha iyi anlamış oluruz.

Allah'ın kelâmını okumak diğer kitapları okumaktan çok farklıdır. Asıl bu nedenle, Allah'ın kelâmını okurken veya dinlerken edepli ve saygılı olmak, onu anlamak için bütün gayretimizi ve birikimimizi sarfetmek durumundayız. Asıl bu nedenle, O'nu okurken veya dinlerken laubâlilikten uzak durmak, oturmamızdan kalkmamıza, her hareketimize dikkat etmek, bütün benliğimizle ona yönelmek durumundayız. Kişinin kendi yaratıcısı, sahibi ve her şeyin mâliki olan Allah ile Meal okuyarak bir nevi sohbet etmesi (tek taraflı da olsa) sanırız nimetlerin en büyüğüdür.

Bu nimetin farkına vararak anladığını uygulamaya geçiren okuyucu, Allah'tan kuluna doğru, tek taraflı olan konuşmayı, böylece (dinlediklerini uygulamasıyla) kulundan Allah'a doğru çevirerek çift taraflı bir konuşmaya dönüştürmüş olur. Böylece vahiy de sadece bir söz olmaktan çıkıp yaşam biçimine, bir örnekliğe (usvetü’l-hasene’ye) dönüşür. Kur’ân meâli okuyan insan okuduğu şeyin anlamını bilip, bildiği ile amel ettiğinde, kısacası Kur’ân meâlini okuyanlar birer canlı Kur’ân olduklarında, iki dünyalarını da mutlu ve ma'mur etmiş olurlar.

"Kur’ân okunuyorken ona kulak verin, sesinizi/konuşmanızı kesip onu dinleyin ki, (Allah'ın) esirgemesi ile kuşatılasınız." (7/204) ayeti de benzer şeyleri ilham etmiyor mu?

c) Meâl, Kur’ân Değildir; Kur’ân'ın Bir Tercümesidir

Arapça bilmeyen birisinin Kur’an ile muhataplığı doğal olarak mealler ile olacağı için muhatabın meali algılama biçimi, ilahi kelam ile iletişim kurması yönünde yeni bir engel oluşturabilir. Bu engelin aşılması veya mealin kendisinin bir engel oluşturmaması için, öncelikle mealin, Kur'an'ın bir tercümesi olsa da, Kur’an olmadığını bilmesi gerekir. Çünkü meal, belli niteliklere sahip de olsa bir beşerin/meali hazırlayanın eksik veya fazla ilahi kelamdan anladıklarının birebir aktarımıdır. İşte kişi Meal okumadan önce, okuyacağı metnin, Kur’an’ın mesajını tam olarak yansıtamayabileceğini, metnin içinde meali yapanın yetkinlik derecesine göre bazı eksiklik ve fazlalıkların olabileceğini hesaba katması gerekir. Üstelik bu durum, sadece Kur’ân ve tercümeleri için değil, her kitap ve tercümesi için de söz konusudur.

Bu nedenle, okuyucu, öncelikli olarak Kur’ân ve meâl farkını bilmek durumundadır. Birisi, yani, Kur’ân; tümüyle Allah'ın Arapça olarak gönderdiği kelâmının, Arapça harflerle resmedilmiş, yazıya geçirilmiş şeklidir. Başka bir deyişle, Peygamber Efendimizin Allah'tan aldığı(İlahî Kelâm)nın yazıya geçirilmiş şeklidir. Peygamberimiz dâhil hiçbir kulun sözü ve yorumu, bu kelâm içine karışmamıştır. Şu veya bu vasıta ile de olsa kitap haline getirildikten sonra herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze (bize) kadar ulaşmıştır.

Diğeri (meâl) ise, sayılan özelliklere sahip bir metnin, bir aracı/mütercim/uzman tarafından başka bir dile aktarılmış şeklidir. Üstelik bu işlemler yüzlerce yıl sonra ve aslının sözel bir metin olduğu hesaba katılmadan, yazıya geçirilmiş metin üzerinden yapılmıştır. Hemen hemen bütün diller için yapılan çeviriler, sözel metnin imkânlarının ne olabileceği araştırılmadan, yazılı metnin imkânları çerçevesinde ele alınmıştır. Bu meallerin, asıl metnin ne kadarını yansıttığı sorunubiraz da mütercimin birikimi ile ilgilidir. Bütün teknik şartlar yerine getirilse bile, yazar bunun ne kadarını ifade edebilmiştir? Bunu tam olarak bilemeyiz.

Bu nedenle, hiçbir meâl, Kur’ân değildir. Çünkü meâller; kişilerin çaba ve gayretleriyle, onların birikimleri oranında, bu değişmemiş Allah kelâmını kendi dillerine kazandırma olayıdır. Kişiler bunu hazırlarken, bilerek veya bilmeyerek pekçok şeyin etkisinde kalmış olabilirler. Mütercimler, yılların birikimiyle oluşmuş egemen anlayış ve kültürlerin etkisi ile, birçok konuyu indiği dönemdekinden farklı biçimde algılayıp, meâllerine de o şekilde yansıtabilirler. Yetiştikleri çevre, aldıkları eğitim, sahip oldukları kültür onları belli bir anlayışa doğru yönlendirebilir veya kişisel birikimleri yeterli olmayabilir; bu nedenle de bazı konuları ve kelimelerin anlamlarını hazırladığı meâle yeteri kadar yansıtamamış olabilirler.

Sonuçta, bu meâli bir veya birkaç insan hazırlamıştır. Dolayısıyla, ortaya çıkan önemli ölçüde mütercimin veya mütercimlerin anlayışını, bilgi birikimini veya bakış açısını yansıtacaktır/yansıtmaktadır. Ayrıca mütercimlerin bir insan olması nedeniyle meâllerde mütercimden kaynaklanan birçok eksik, hata ve çelişkinin olması uzak bir ihtimal değildir. Meâllerde bu durumların mevcut olması Kur’ân açısından bir eksiklik oluşturmaz.

Okunan şeyin, bir Kur’ân meâli olduğu bilinirse, anlaşılmaz gibi gelen, çelişkili gibi görülen veya mantıksız bulunan bazı cümlelerin, ya mütercimlerden ya da okuyucunun sahip olduğu anlayıştan, onun bilgi birikiminden, bilgilenme şeklinden (yani, okuyucudan kaynaklanan eksiklikten) kaynaklanabileceğini düşünerek, daha derinlemesine bir soruştuma ve araştırmaya girilebilir. Konu ile ilgili başka meâllere veya tefsirlere bakabilir. Veya Kur’ân üzerinde çalışması olan insanlara sorabilir. En azından "Allah böyle buyurmuş" deyip, kestirip atmaz. Allah adına konuşmaya kalkışmaz. O konuyu anlamak için daha derinlemesine bir çabanın içerisine girebilir. O konuyu anlamak için daha çok çalışır, daha çok araştırır. Aceleyle hüküm verilmez.

d) Kur’ân Miladî 610-632 Yılları Arasında Nâzil Olmuştur

Bilinmesi gereken başka bir konu da, Kur’an’ın miladi 610 ile 632 yılları arasında 23 yıllık bir süreç içerisinde, yani yaklaşık 1500 yıl öncesinde Mekke ve çevresinde yaşayan ve Arapça konuşan bir topluma nazıl olduğudur. Bu farkındalık; Kur’an'ın, bugün ve bugünün dünyasına nazil olmadığının anlaşılmasını sağlar.

Bu nedenle, mealler, Kur’an’ın dilinin, verdiği örneklerin, tanım ve tanımlamalarının o dönem ve o coğrafya kültürü ile yakından ilişkisi olduğunun bilinci ile okunması gerekiyor. İmkânı varsa bu dönem ile ilgili bilgi edinmesi işini kolaylaştıracaktır.

Kur’ân bugün nazil olmamıştır demek; Kur’ân'ın ilk muhatapları biz değiliz demektir. Biz Arapça konuşmadığımıza göre, Kur’ân'ın nazil olduğu dil, ana dilimizden, yani, konuştuğumuz dilden farklıdır demektir. Yaşadığımız coğrafya esas alındığında, Kur’ân'ın indiği ortam, bizim içinde bulunduğumuz ortamdan çok farklıdır demektir. Şu an sahip olduğumuz değerler, yaşam biçimimiz, kültür ve geleneklerimiz göz önünde bulundurulduğunda veya olaya bu pencereden bakıldığında, Kur’ân bizim kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi, alışkanlıklarımızı, iklim ve coğrafyadan kaynaklanan bölgesel özelliklerimizi yansıtmıyor demektir. Kur’ân'ın belli bir dönemde, belli bir bölgeye ve o bölgedeki insanlara ilk defa hitap etmek üzere geldiği ve bu insanların dilini, geleneklerini, kutsallarını, alışkanlıklarını, dünya görüşlerini, kültürlerini kısacası o dönemin gündemini yansıtıyor, bunları tartışıyor demektir.

Meâl okunmaya başlandığında görülecektir ki; Kur’ân'da birçok isim geçmektedir. Hayvan isimleri, dağ isimleri, meyveler, ağaçlar, bazı bitkiler vs... Belki de birçok bölgenin insanı bu sayılanları görmemiş, duymamıştır. Belki de isimlerle ilk defa Kur’ân meâli okurken karşılaşıyorlardır. Dolayısıyla, bu isimlerin, o insanların kafasında bir karşılığı yoktur. Beyninde bir karşılığı olmadığı için hayatında bir anlamı ve önemi de yoktur. Oysa Kur’ân'ın ilk muhatapları için durum hiç de böyle değildir. Bu sayılan şeyler, o insanlar için belki de hayatî öneme haiz şeylerdir.

Bu nedenle, dile getirilen şeylerle, verilen örneklerle muhataplar arasında doğrudan bir ilişki sözkonusudur. Bu nedenle, okuyucu, kendi hayatına bakarak karar vermemelidir. Kendi hayatında önemi olmayan bir ismin, örneğin çok önemsiz bir bitkinin, Kur’ân'ın ilk muhatabının hayatında, dolayısıyla, Kur’ân'ın anlatımı içerisinde, mesajın muhataba doğru ulaştırılmasında önemli bir yeri olabilir. Örneğin, bir hurma, bir deve, hatta bir zakkum bitkisi bizim için bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak bunların ilk muhatapların hayatlarında önemli ve anlamlı bir karşılığı vardır. Örneklerin sunulmasında, mesajların verilmesinde ve bunların muhataplar tarafından algılanmasında bu tür kelimeler köprü vazifesi görürler. Çünkü anlamların ayrıntıları çok zaman bu kelimelerin kendisinde gizlidir. Aynı şekilde mesaja aidiyat ve onu sahiplenme kısmı da yine bu kelimelerle sağlanır. Pekçok âyette konunun önemi ile verilen örneklerin o toplumdaki önemi ve yeri doğru orantılıdır. Okuyucu, bu inceliği hesaba katmak durumundadır.

Günümüzde Müslüman okuyucu, okuduğu metne saygısından dolayı Kur’ân'da adı geçen her şeyi kutsal kabul etme eğilimindedir. Zikredilen birçok isim ve kelime ilk muhatapların hayatlarında önemli bir yere sahip olabilir, fakat bu isimlere Kur’ân tarafından bir kutsallık atfedilmemektedir. Bu sadece Kur’ân açısından değil, ilk muhataplar açısından da böyledir. Örneğin, Kur’ân'daki yer, hayvan, yiyecek, bitki örtüsü isimleri hep bu bölgeye ait isimlerdir. Bu isimlerin Kur’ân'da yer alıyor olması, sayılanların ve benzerlerinin kutsal olduğu anlamına gelmemektedir. Bu isimlerin Kur’ân'da geçiyor olması nedeniyle onları, daha değerli, seçilmiş, kutsanmış nimetler olarak kabul etmemiz gerekmez. Hz. Ömer gibi sahabelerin ileri gelenlerinin, bu eğilimler karşısındaki sert tutumu herkesin malumudur. Bu yerel isimler, Kur’ân'ın indiği dönemin ve o mekânın birer fon olarak seçilmiş olmasının sonucudur. Allah, o mekânlardaki insanlara, o mekânlardaki malzemeleri kullanarak seslenmiştir.

Devam Edecek

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Mustafa Demir | 27.01.2024 10:20
Bu bölüm de kitap ile dolu; hayırlara vesile olur insallah. Sağlık ve esenlik dilekerimle, hoşça kal...
Mehmet Ersoy | 04.01.2024 23:28
“ Bu bilgin bir sihirbazdır” اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ SÖZÜNÜ KİM SÖYLÜYOR? Araf 109 okunduğunda 110. Ayetin Firavunun ileri gelenlerinin sözü olduğu akla geliyor. Oysa bu sözün Şuara 34 ve 35. Ayetlerde Firavuna ait olduğu açıkça anlaşılıyor. 111. Ayette de Firavunun bu sorusuna cevap verilmektedir. Burada dikkat çeken husus, 109. Ayeti Firavunun ileri gelenlerinin söylemesi, aynı sözün Şuara 34. Ayette de Firavuna ait olduğu görülmesidir. Bu durumu zorlama ifadeler ile açıklamaya çalışmak yersizdir. Daha sonra Firavun Ta ha Suresi 57. Ayette benzer sözleri Hz. Musa’ ya söylüyor. Nasıl anlamalıyız diye düşündüğümüzde bu şöyle izah edilmelidir: Hz Musa’ nın mucizesini gören ileri gelenler şaşkınlık içerisinde Firavunun ve çevresindekilerin duyacağı bir ses tonuyla “ Bu bilgin bir sihirbazdır” diyerek mırıldandılar. Daha sonra sözü Firavun alıyor aynı sözü bu sefer avenesine söylüyor. Doğrusunu bilen Allah’tır. Araf 109- Firavunun kavminden ileri gelenler dedi ki: “ Bu bilgin bir sihirbazdır.” قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙA’râf Suresi 109. Ayet Araf 110-“ Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor, o halde yapmak istediğiniz nedir?” يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ Şuara 34 -Çevresindeki ileri gelenlere dedi ki: “ Bu bilgin bir sihirbazdır.” قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ Şu’arâ Suresi 34. Ayet Şuara 35- -“ Sihri ile sizi memleketinizden çıkarmak istiyor, o halde yapmak istediğiniz nedir?” يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ