metrika yandex
  • $31.81
  • 34.54
  • GA15470

Haberler / Yorum - Analiz

Göçün Siyasi, Ekonomik, Kültürel vb. Olgusuna Dair Bir, İki Kelâm-Sait Alioğlu

23.08.2023

 

“Göç göç oldî göçler yola dizildi, oy, oy!”

İlahi öğretiye göre Allah© ilk insan olan Âdem(a) ve Havva’yı(a) cennette yarattı ve bir hikmete binaen, onları yine ilahi bir kurguya dayalı olarak dünyaya gönderdi.

Buna, bir göç olayı olarak bakabilir miyiz? Belki evet, belki de hayır!

İşte, hayatımızın da başlangıcını oluşturan bu iki insanın cennet yurdundan çıktıktan/çıkarıldıktan sonra başlayan dünya sürgünü, belki de yüz binlerce yıldır sürmektedir.

Zaten, kelimenin etimolojine müracaat edildiğinde dilimizdeki “sürme/k kelimesi ile sürgün kelimesi arasında ontolojik bir bağın varlığına şahit oluruz.

Tabii ki de, lisan hakikatçisi(!) birisinin çıkıp bu “sürmek” kelimesini uydurukça kategorisine yerleştirmedikten sonra!

Bu, işin esprisi idi sonuçta. Ayrıca, Âdem(a) ile Havva(a) annemizin yaşadığı ise, bizim yaşadığımız birçok şeyin ilkleri olmuş olsa da, bizim sürgün ve göçte dahil yaşadığımız konulara ilham etmiş olabilir.

Bilimsel bağlamda olduğu belirtilen ve tarihin konusu olan büyük ölçekli göçler ve sürgünlerin, küçük ölçekli de olsa, benzerleri modern dönemde ve özellikle de son otuz, kırk yıldır ülkemizde, bölgemizde ve dünyada yaşanmaktadır.

Dünya’yı, tüm maddi değerleri açısından emperyalist güçler tarafından paylaşıma yönelik I. Ve II Dünya Savaşları sürecinde başlayan ve belli bir oranda Sovyetler ile Çin’in kendilerine karşı olan vatandaşlarına yönelik baskılar sonucu, o insanların büyük bir bölümü; ya sürgün edildiler, ya da göç etmek zorunda kaldılar.

Bu duruma binaen oluşan sürgün ve göç bugünde var olan durumlarla kıyaslandığında, bedelinin ağır olmasının yanında lokal kaldığını söyleyebiliriz.

Ki, bunlar genelde aynı sınırlar içerisinde, farklı ülkelerle sınırlı kalmıştı.

Yanlış ve kasıtlı tanımlama ile belirtilmiş olsa da, dünyanın merkezi konumunda bulunan Ortadoğu’ya çeşitli gerekçelerle yapılan müdahaleler soncunda, yaklaşık otuz, otuz beş yıldır bu bölgenin insanının büyük bölümünün sürgün ve göç bağlamında ızdırabı ve çilesi başlamış oldu.

Saddam’ın yapmış olduğu Halepçe katliamı, ondan öncelerde yine ırkçı Irak yönetiminin Türkmen nüfusa yönelik katliam, saldırı ve onları göçe zorlamaları, keza Suriye’deki azınlık Nusayri yönetiminin 1982’de Hama’da Müslüman Kardeşler üzerinden Sünni kesime yönelik katliamı, o eza ve sıkıntılara uğrayan insanların, kendi topraklarından ayrılmalarına sebep olmuştu.

Günümüzde de Ortadoğu’da süren katliamlar, yine birileri tarafından DEAŞ üzerinden Yezidi nüfusa karşı yapılmaktadır. Ayrıca her biri birer devletçik olan silahlı/siyasi yapılarda lokal planda dahi kalsa katliamlarını sürdürmektedirler.

Keza bizde de Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde belli inanç toplulukları ve etnik/kavmî kümelere karşı yapılan saldırı, katliam ve sürgünlere ilave olarak, 12 Eylül askeri faşist darbesi sonucu; solcusundan, sağcısına, İslamcısına; Türk’ünden Kürd’üne, Zaza’sına, Alevi’sine ve başka inanç gruplarına yönelik baskıları da dile getirdiğimizde, bizde yapılanları da aynı mantık içerisinde değerlendirebiliriz.

Belki de, bölgeye musallat olan emperyalist devletleri, eylem biçimi açsısından istisna kıldığımızda, bölgesel güçlerin, Kemalist rejimim hemen her alanda yapıp ettiklerini bir prototip unsuru olarak dikkate aldıklarını söyleyebiliriz.

Bu türden olan göçlere, yer değiştirmelere, gerek yerel(sair silahlandırılmış milsi gruplar), bölgesel güçler ile küresel güçlerin, kendi elde etmek istedikleri -çoğu da hak edilmemiş- çıkarlara sahip olmak, onları elde tutmak ve onlar üzerinden güç sahibi olmaya yönelik baskılara bağlı mültecilik durumunu örnek verebiliriz.

Ki, bu göç şekli aynı zamanda, göç etmek ve mülteci konumuna düşen insanlar açısından kendilerine özgü ideolojik, kültürel ve inançlarının, zorba güçler tarafından kabul görmemesi, aksine tehlikeli olarak addedilmesi üzerine oturur.

Ekonomik anlamda göç olgusuna bakıldığında, bu konu yeni, yani modern dönemde başlamamış olup, geçmişi eskilere dayanan, ama çağımızda daha çok belirginleşen yaygınlık ve ivme kazanan bir özelliğe sahip olmuştur.

Geçmişte var olan durumundan ziyade günümüzde, özellikle de ülkemizde Osmanlı dönenme özgü, büyük oranda kırsalda tarıma dayalı ekonomik durumlar, yine Tanzimat Fermanı’na bağlı olarak –tam olarak uygulanamadı- toprak reformunun birtakım güce sahip çevrelerce, işin mantığına ters bir şekilde feodalizm şeklinde vukubulunca, topraksız kalan köylü şehirlere göç etmek zorunda kaldı.

Bu göçler, her ne kadar Batı’da sanayi devrime uygun bir şekilde ortaya çıkan ve bu arada aristokrasinin karşısında konumlanan burjuvanın oluşturduğu kapitalist sınıf ile işçi sınıfının göç etme sebebi ile az, çok farklılık arz etmiş olsa da, temelde aynı sonucu doğurmuştu denilebilir.

Bu durumda da, gerek şehrin çeperine gelerek kendilerinin türüne özgü bir şekilde oluşturdukları mahallelerde -gecekondu- yaşayıp, maişetini fabrika işçiliği gibi işlerle kazanan işçi sınıfı ile hasbelkader elinde var olan birikim sonucu ticaretle uğraşan küçük şehirli, kasabalı ve köylünün, büyük umutlar ışığında ekonomik olarak gelişmiş metropollere göç etmeleri söz konusu olmuştu.

Ondan önce şehrin ticareti büyük oranda azınlıkların ve laikleşmiş yerli elitin elinde idi. Köyden, ya da “şehir”den görece küçük ve işleyişi de onunla kıyaslanmayacak olan küçük şehirlerden gelen insanların belli bir oranda devreye girmesiyle ticaretinde rengi, çehresi ve haliyle mahiyeti bir değişime uğramıştı.

İşçi olan belki hep işçi olarak kalmıştır, ama şehre göç edip ticaretle uğraşan insanların büyük bir kısmının da zaman içerisinde birçok iş kolu ile birlikte imalat sanayinden başlayarak büyük sanayici oldukları da bilinmektedir.

Ekonomik alanda göç, kendine özgü bir sınıf oluşturmuştu. En belirgin bir şekilde barınma kaleminde öne çıkıp oluşan gecekondu kültürü, yine kendine özgü durumlar ve göç edilen yerden miras kalan kültürel değerler üzerinden kendi yaşam biçimini oluşturmuştu.

Bu yaşam biçimi, din olgusu da dahil olmak üzere, yanlışı ve doğrusuyla yüzlerce yıldır süregelen kültürleşmiş bir hâli resmetmekte birlikte, bazı karineleri eskiye dayanan soft ideolojik durumlar(sola, ya da milliyetçiliğe meyletme) bağlamında belirgin hale gelmişti.

İşçi hareketleri, birçok sosyopolitik durum ve bu meyanda meydana gelen olaylarla birlikte, gelinen şehirde  “sözde” “Türklüğe verilen değerin ve anlamın yeterli görülmeyişi” düşüncesinin bu insanlara yanlış bir şekilde empoze edilmesi, ya da kırsala özgü bir dindarlığın şehirde var olan kitabî İslam karşısında oluşan ezikliği türünden haller, kendi bütünlüğü içerisinde var olan göçün kısmen ekonomik, büyük oranda kültürel yönüne işaret eder.

Yukarıda muhatabının mezhebî durumunu belirtmemiş olsak da, bu tür durumlar yaşadıkları yerden –genelde kırsaldan- metropol şehirlere göç eden Alevi kitle içinde, bu kesimin mezhebî durumu istisna kılındığında, özellikle de sol tandanslı alanlarda daha da belirginlik kazandığı bilinmektedir.

Keza bu durum Kürtler için de geçerli olup; saydığımız başlıkları onlar adına izah edecek olursak, Kürtleri, genelde Sünnilik içerisinde değerlendirdiğimizde, onların Alevilerin aksine mezhebi bir zorlukla karşılaşmadıklarının altının çizilmesi gerekir.

Ki, bu tür bir kolaylık onların –aslında karşılıklı olarak- Kürt olmayan Sünni kesimlerle ilişkisinde onlara rahatlık sağlamakta olup, toplumsal bütünleşmeye katkı sunmaktadır.

Ama bu birlikteliğe, kaynaşmaya rağmen, Kürtlerin salt kültürel alanlarda kendilerine özgü hallerinin resmiyet kazanmasına yönelik fıtrî ve hem de anayasal taleplerinin bir ayırıma sebep olacağı kaygısı ve korkusu işin rengini az da olsa değiştirmektedir.

Keza Alevi kesiminde Cem Evi kabilinden istekleri de aynı minvalde değerlendirilebilir.

Bu iki durumunda gerek Kürt ve gerekse de Alevi kitle açısından, “iç” göçün salt ekonomik yönü dışında, hem de onu da anlamlı kılacak olan sosyopolitik ve sosyokültürel kalemler açısından değerlendirilmesi gerekir.

Elliler, altmışlar ve yetmişlerde iç göç genellikle ekonomik sebeplerden ve ekstra bir iş olarak, gerek ekonomik açıdan görece iyi bir duruma gelme ve buna paralel zihinsel planda oluşan sekülerleşme ve laikleşmeye bağlı olarak Kemalizm ideolojisi adına oluşturulan model şehirlere ve model semtlere yapılan göçleri de anmak gerekir.

Model şehir için en başta Ankara’yı, model semt içinse Kadıköy’ü vb. örnek verebiliriz.

Bu durum, laikleşme, peşinden ekonomik açıdan burjuvalaşma ve buna bağlı olarak değişen ve farklılaşan yaşam tarzına yönelik ekstra göç olgusu içerisinde mütalaa edilebilir.

Bir de seküler ve ideolojik” temelli laiklik ilişkisi dışına, hem ekonomik, hem belli bir yaşam tarzını hayata geçirme ve aynı zamanda da din ve süregelen kültürden de kopmadan birçok Batı şehrine yönelik göçlere de değinmek gerekir.

Daha sonra, bu göçlerin mahiyetinde birçok değişim yaşandı. Salt ekonomik ağırlıklı olup Adana gibi Akdeniz bölgesine yapılan göçler, eğitim amaçlı göçler ve var olan işini daha da geliştirmeye yönelik ferdi göçleri de katmak gerekir.

Bir de pek göre çarpmasa da, özellikle de 12 Eylül sonrası süreçte artan içte ve dışta olan olaylara binaen İslamlaşmaya, gelişen İslamcı hareketler ve giderek ivme kazanan sivil karakterli İslamcılaşma eğilimlerinde de İstanbul gibi şehirlere yönelik bir göç olgusunu da es geçmemeliyiz.

Son olarak, yapılan bu göçlerin, “istenildiği takdirde” ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanla birlikte ve aynı zamanda bu alanları kapsayan siyasallaşma durumları da gözden ırak tutmamalıyız.

Alevi kesimin yerine getirilmediği belirtilen birçok istekleri yanında bugüne dek elde ettiği kazanımları, keza Kürtlerin kendi isteklerine binaen bazı partilerin (AK Parti, HDP) iktidar olması ve muhalefet saflarında hatırı sayılır bir yer elde etmesi Tür nüfusun giderek şehirleşmesi, akabinde “ben de varım ve devlet kurucu öğesiyim” diyebilmesi, büyük oranda insanların büyük şehirlere göç etmesi ve oraların var olan imkanlarını kullanabilmesi, göçün, eziyeti yanda, getirisinin siyaset kurumu ile var olan ilişkisi içerisinde değerlendirilmeyi hak etmektedir.

İnsanı ilgilendiren birçok konu gibi göç olgusu da, insanlık tarihiyle yaşıt ve kadim bir olgudur. Pek istenmediği, arzulanmadığı halde “olmazsa olmaz” kabilinden gelip bizleri bulunmaktadır.

Biz de, dilimiz döndüğünce “göç olgusuna değinelim” dedik.

Not:  Bundan sonraki bir yazımızda da, daralan ekonomik durumlar, yaşanan pandemi döneminin kalıcı etkisi, terör olayların kısmen durmasına yönelik asayiş durumu, doğal hayata dönme ve çıkmaz hale gelen/getirilen şehir hayatından kopma giderek tarımla uğraşma eğilimi üzerinden inşallah tersine göç olgusuna vurgu yapmayı düşünüyoruz…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş