15 Eylül 2019 Pazar •

Yıkıcı Kapitalizmin Yıkıcı Sonucu: Iskarta Hayatlar

23.06.2019
Mehmet Talha KALKAN

Gazeteduvar’ın 17 Ekim 2018 tarihli haberi:

“Ataması yapılmayan Öğretmen Ersin Turhan, geçtiğimiz pazar akşamı sosyal medyadan yaptığı paylaşımlar sonrası hayatına son verdi. Dersim Pertek doğumlu Ersin Turhan, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği okumuş, atanmayı bekliyordu. 32 yaşında olan Turhan, İstanbul Gazi Kent Ormanı’nda bir ağaca kendini asarak hayatına son verdi. Akrabası Turgut Erdoğan, Ersin Turhan İçin “Zor şartlarda okudu, hayata tutunmak istiyordu, genç insandı. Köy yerinde para kazanılmıyor, o yüzden gurbete gidiyordu” dedi.

Ataması yapılmayan ve bunalıma giren Ersin Turhan, sosyal medyada Pazar günü saat 18.10’da sosyal medya hesabı üzerinden şu paylaşımda bulundu: “Gelip karşıma pis pis sırıtma hayat. Ben sana yenilmedim. Sevdiklerim diz çöktürttü senin önünde bana. O yüzden kalkamıyorum. Ama şimdi sus güneşi çek üzerimden. Gözlerimi alıyor uyuyamıyorum. Ve sustur şu başımda öten kuşları. Sessizlik. Biraz huzura ihtiyacım var. Sonsuz bir uykuya hasretim. Ve asla sevinme ilk rauntta nakavt ettim diye. İkinci raunt Azrail ile hadi gel zaman geldi. Ertelemenin anlamı yok. Yenilenin canı cehenneme.” Turhan’a, sevenleri sosyal medya üzerinden yorum attı, kararından vazgeçirmeye çalışanlar oldu. Ama göreve başlayamayan genç öğretmen saat 21:09’da yaptığı son paylaşımda “Sabah beni bir ağaçta asılı bulacaklar. Önce yalandan ağlayıp sonra unutacak herkes” diyerek hayatına son verdi.

Turhan’a yazdıklarından sonra ulaşamayan ailesi onu aramaya başladı, karakola başvurdu. Acı haber Pazartesi sabahı aileye ulaştı, Gazi Kent Ormanı’nda bir ağaca asılı bulunan Turhan’ın cebinden 10 lira para çıktı…”

Habertürk’ün benzer içeriğe sahip 4 Mart 2018 tarihli haberi:

“Aydın’ın İncirliova İlçesi’nde, çok sayıda antidepresan ilaç içerek canına kıyan Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Öğretmenliği mezunu Merve Çavdar’ın (25) arkadaşları, “İş bulamaması onu bunalıma soktu” dedi.

Muğla, Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde 2014 yılında Sosyal Bilimler Öğretmenliğinden mezun olan Merve Çavdar (25) önceki gün sabah saatlerinde “İş bulmaya gidiyorum” diyerek İncirliova İlçesi’ndeki evinden ayrıldı. Çavdar, Güzelçamlı Mahallesi sahilinde yanına aldığı antidepresan ilaçların hepsini içerek intihar etti.

Gazete Habertürk'ten Ronahi Dündar ve Sevgi Çavuşoğlu'na konuşan Çavdar’ın yakın arkadaşı E.İ., “Üniversiteden beri arkadaşımdı. Annesi, babası ve kız kardeşiyle beraber Aydın’da yaşıyordu. Ailesinin durumu çok iyi değildi. Babası çiftçi. 4 sene içinde sadece bir etüt merkezinde kısa süreli olarak çalıştı. Onun dışında özel okullara başvurdu ama hiç olumlu olarak geri dönüş almadı…”

Uzun bir aranın ardından kaleme aldığım bu yazıda amacım ünlü sosyolog Zygmunt Baumann’ın yazmış olduğu “Iskarta Hayatlar” isimli kitabından bahsetmek ve mümkün olduğu kadar o eserin kritiğini yapmaktı. Maalesef bu yazıdan kısa bir zaman önce yine yukarıda görülen haberlere benzer başka bir olay Kastamonu’da yaşandı ve bu nedenle, bu yazının konusunu biraz daha farklı bir yere taşıma zaruretini doğurdu. “Zaruret” diyorum zira kendi ülkemizin kıt kaynaklarının böyle birer birer yitip gitmesine karşı herkes elinden geleni yapmakla yükümlü. Birkaç gün evvel Kastamonu’da atanamadığı için intihar eden Matematik öğretmeni Kevser Abdülkadiroğlu, uzun bir süredir ülkemizde yaşanan ama yoğun ülke gündeminden dolayı geri planda kalan çok önemli bir sürecin son kurbanı. Bu olay başta tek başına basit “İşsizlik Sorunu” olarak görülebilir ama aslında bu, işsizlikten de öte bir süreç. Yaşanan bu olay Baumann’ın da bahsettiği üzere aşırı üretimin, teknolojinin ve ilerlemenin getirdiği modernitenin safralarından olan “Iskarta Hayatlar”ın bir sonucu. Peki ama nedir bu “Iskarta Hayat”?

TDK’ya göre, İtalyanca menşeili “Iskarta” kelimesi herhangi bir nedenle değerini yitiren mallar için kullanılmaktadır. Pek tabi, bu kelimenin insanlar için kullanılması, ilk bakışta, pek makul gözükmese de insanların aldıkları maaş üzerinden değerlendirildiği veya insanların yaptıkları iş görüşmelerinde kendilerini pazarladıkları bir toplum yapısı içerisinde bu tabirin kullanılması mümkündür. Hatta Türk toplumu gibi insanların “insan”, “vatandaş” veya başka bir statüye sahip olması adına erişilmesi gereken belirli “maddi” standartların olduğu bir yapı içerisinde herkes belirli bir edere sahip “mal” olarak görülebilir. Burada malın üretildiği hammaddenin kalitesi, içeriği veya üretim tarzı herhangi bir ehemmiyete sahip değildir, burada önemli olan var olan hammaddenin hangi fabrikadan çıktığı veya hangisinde işlendiğidir. Kalibresi daha düşük fabrikalarda işlenmiş mallar, reklamının iyi yapılamaması, üretim tesisinin yetersiz olması, üretim tarzındaki problemler vb. nedenlerden ötürü diğerlerine göre daha az satılır, daha az kullanılır. Fakat bu noktada insan ile mal arasında şöyle bir fark olabilir; yanlışlıkla aldığınız veya memnun kalmadığınız bir malı çöpe atabilir ve ondan sonsuza dek kurtulabilirsiniz. Ama ya insanlar? Yeterli gerekliliklere sahip olmayan veya doğru fabrikalarda işlenmeyen insanlar? Onları nereye atabiliriz, onlardan nasıl kurtulabiliriz? Sizce onları ıskarta mı çıkarmalıyız?

Birçoğumuz “Iskarta” kelimesini gereksiz veya yararsız gibi kavramlarla bir arada tutarız. Fakat burada ince bir nüans vardır ki gereksiz veya yararsız olma durumu rölatif bir durumu nitelendirdiğinden onlar geri dönüşüm üzerinden yeniden hayata döndürülebilir, bir başkası tarafından yararlı olarak görülebilir ve hatta çöpü karıştıran başka birine büyük bir fayda sağlayabilir. Gereksiz veya yararsız olma durumu rahatlıkla karşı bir hamle ile geri döndürülebilen bir süreci ifade eder. Gereksizler veya yararsızlar yapılacak bir iki rötuşla kolaylıkla gerekli veya yararlı hale getirilebilir. Iskarta ise burada bu iki fenomenden farklılık gösterir; bir şeyin “Iskarta” olabilmesi için önce gerekli veya gereksiz bir nedenden olayı üretilmesi gerekir ve sonra da duruma bağlı olarak o ya kullanılır ya da gözden çıkarılır. Gözden çıkarıldıktan sonra istisnai durumlar haricinde “Iskarta” tekrar yaşam döngüsünün bir parçası olamaz zira o fabrikaya götürülmüş, işlenmiş ve var olan misyonunu tamamlamıştır. Hiçbir şekilde geri dönüş yoktur. Bu süreci bizlere Baumann verdiği Michaelangelo örneği ile anlatmaya çalışmıştır. Kendisine nasıl bu kadar muhteşem eserler yaptığı sorulduğundan ünlü İtalyan heykeltıraşın cevabı nettir: “Basit, ben sadece fazlalıkları yontuyorum…”. Bu süreç ortaya çıkan ürün için harikulade iken geride kalan ve hiçbir şekilde kullanılmayacak fazlalıklar için acı verici bir andır. Fazlalıklar harika bir eserin ortaya çıkması için misyonunu tamamlamış ve kenara atılmıştır. Yani onlar için yaşam döngüsü bu noktada sona ermiştir. Ne yazık ki bu durum içerisinde bulunduğumuz dünya için de geçerli bir kanun haline geldi. Günden güne işlenmiş veya işlenmemiş ama toplumda kendisine bir türlü uygun bir rol bulamayan insanların sayısı artmakta ve onların artan bu sayısına karşın herhangi bir çözüm üretilememekte. Başta devlet olmak üzere otorite sahibi olan aygıtların hemen hemen hepsi geçici yollarla meselenin üstesinden gelmeye çalışmakta ama bu adımlar da yeterli olamamaktadır. Mesele bilinenin veya düşünülenin aksine son derece tehlike verici bir boyuttadır. Bu süreç içerisinde yaşayan insanların tecrübe ettikleri psikolojik, sosyal, ekonomik ve kişisel problemlerin yarattığı kaos ve bunalım meseleyi basit bir işsizlikten alıp onu çok farklı yerlere götürmektedir ki meselenin şiddetlenmesinin nedeni de budur. İşsiz insana iş bulursanız onu iş sahibi yaparsanız ve sıkıntının bertaraf edildiğini düşünürsünüz ama peki bu süreci kendi kaderi olarak görmeye başlayan ve ıskartaya çıktıklarını düşünen insanlar? Kendilerinin kimseye bir faydalarının dokunmayacağını ve hatta kendileri olmadan var olan durumun daha da iyi gideceğini düşünenler? Dolayısıyla, ironik bir şekilde geçmişte insanların en büyük korkusu olan “Ölüm” yerini günümüzde çoktan “Yaşama” korkusuna bırakmış durumdadır.

Hızlıca artan dünya nüfusu göz önüne alındığında günden güne artan bu “Iskarta Hayatlar” için uygun destinasyon bulabilmek gittikçe zorlaşmakta. 1700’lerde ve 1800’lerde İngiltere’nin Amerika, Avustralya ve Afrika’ya gönderdiği veya 1960’lardan itibaren ülkemizin Avrupa’ya gönderdiği gibi toplumu boşaltacak ve rahatlatacak bir dönemin yaşanması da olası değil. Latinlerin “Terra Nullus” olarak nitelendirdiği ve hiç kimseye ait olmayan topraklar artık kalmadı. Peki gidecek hiçbir yerin kalmaması üretimi durduruyor mu? Sorunun cevabı ise hayır. Toplumumuz ve hatta dünyamız bu anlamdaki üretime kapasite artırarak destek vermekte. Kimse bu sürecin nereye gideceğine dair tahminde bile bulunamamakta. Sürekli olarak geri döndürülemez ve geri kullanılamaz bir şekilde var olan yığın artmakta. Kapitalizm her alanda olduğu gibi burada da üretimin azami seviyelere çekilmesi adına büyük bir mücadele içerisinde. Fakat bu çağrıya sadece üretimi yeterli araç-gerece sahip olmayan, piyasanın şartlarını yeterince anlayamamış ve dünyayı takip etmekten uzak merkezler cevap vermekte. Dünyanın en fakir ülkeleri olan Uganda, Mozambik, Kongo ve Burundi gibi ülkeler bu alanda en fazla üretim yapan ülkeler ve bu ülkelerden daha gelişmiş olanlara gidemeyen binlerce insan açlık, kıtlık, salgın gibi nedenler ölmekte veya buralarda çıkan iç gerilimlerin öznesi olmakta. Son kertede, bizim kapımızın önümüze bırakarak kurtulduğumuz bu yığınlardan ıskartaları insan olanlar o kadar da kolay kurtulamamakta.

Geçmişte devletlerin önemli bir kısmı kendi liderlerini çobanları ve kendi toplumlarını da onun sürüsü olarak görmeye eğilimlilerdi. İnsanlar çobanlarının kendilerini koruyacağına, kendilerinin daha huzurlu bir hayat sağlamaları ve rahatça gelişmeleri adına çalışacağını düşünür, buna karşılık, çobanın kendi yünlerinden, sütlerinden faydalanmasına izin verirlerdi. Belki geçmişte yaşayan insanlar bunu daha derin bir manada düşünmese de bu metafor oldukça önemli bir durumun da altını çizmekteydi. Geçmiş toplumlar tarım düşüncesine bağlı olarak işlenirken günümüzde bu bağlılık daha ziyade madencilik üzerinden ele alınmaya başlamıştı. Şöyle ki geçmişte insanlar toplumlarını kendi ektiklerinin bir karşılığı olarak görürler ve tıpkı insanların toprağa iyi bakması sonucunda iyi hasat alması gibi ektiklerinin karşılığında güçlü jenerasyonlara sahip olabilirlerdi. Sürünün sahibi olan çobanın sahip olduğu 100 koyun iyi bakıldığı takdirde 200 olabilir, bugün ektiğin tohumlar sana tonlarca mahsul olarak geri dönebilirdi. O halde, geçmiş toplumlar da kendilerini ekim yapabilecek zengin araziler olarak görebilir ve iyi bir hasat ile bunun karşılığını alabilirdi. Ama şimdi?

Günümüzde ise var olan toplumları madencilik ile özdeşleştirmek mümkündür zira kapitalizm insanların topluma faydalı üreticilerden ziyade faydalı tüketici olmasını öğütler. Toplumların artık üretim yapan insanlardan ziyade belirli seviyelerde tüketim yapan insanlara ihtiyacı vardır. Toplum artık büyük bir dönüşüm geçirmiş, odağını üretimden tüketime almış ve tıpkı madencilikte olduğu gibi sadece 100 gram altın bulabilmek için kilometrelerce kazı yapılması gibi insanlar ve toplumlar üzerinde yıkıcı bir etki bırakmıştır. Üretim yapabilmek için tonlarca toprağın dışarı atılması da tonlarca ıskartanın ortaya çıkmasına ve belki de o ıskartanın içerisinde başka işler için kullanabilecek nice hayatların yitip gitmesine neden olmaktadır. Yukarıda Michaelangelo’nun söylediği üzere yapılan işlem oldukça basit; kilometrelerce toprak kazmak ve kendisi için değerli ürün bulmak. Ürün bulunduktan sonra tekrar kullanılamayacak topraklara, arazilere ve alanlara ne demeli? Onların tekrar bir işleme tabi tutulamayacak olması? Onların misyonu sadece değerli olana ulaşılmasını sağlamak adına ıskartaya çıkmak mı? Madenciliğin doğa üzerindeki inanılmaz tahribatı gibi kapitalizmin insanlar üzerinde bıraktığı tahribat da yıkıcıdır. İşsizlik de bu yıkıcı sürecin aktörlerinden biri olarak modern çağların “veba”sı haline gelmiştir. Eski dönemlerde vebadan kaçtıkları gibi insanlar işsizlikten kaçmakta, yaşayacakları uygun alanlar aramaktadır. Ama tek bir sorun var; dünyamız artık dolu ve gidecek hiçbir yer yok.


 

Yorum Ekle
Yorumlar
Vedat Kahyalar

23.06.2019

Nepitizm;akraba,yakın,taraftar kayırıcılığı hayatım boyunca bu dönemdeki kadar yaygin olmamisti.Torpille göreve başlayanların bir kısmı zengin aile çocukları,bir kısmı yetersiz,beceriksiz tipler.Kimbilir belki bu intiharların ucu onlara da dokunur ...?
Dürümiye / Lezzete Davetiye