23 Temmuz 2019 Salı •

TUT ELİMDEN İSTANBUL!

03.07.2019
Ayten DURMUŞ

İstanbul seçimleri bir şekilde bitti ve ardından yeni durumu değerlendiren, yorumlayan, alkışlayan, eleştiren yazı sağanağı başladı. Konu elbette önemli; hilafetin son merkezinde, ülkemizin en büyük şehrinde yapılan bu seçim, sonucu itibariyle herkese kendi dilince bir şeyler söyledi. Eli kalem tutanların bir kısmı bu süreçte duyabildiğini ve anlayabildiğini, kaleminin, kalbinin ve zihninin gücü oranında yazdı, yazıyor ve yazmaya devam edecek. 
 
Bu konu, konuşma konularının da bir tarafında illa ki yer alıyor ve yer almaya da devam edecek. Pek çok kişi ve kurum, bu yeni durumun bir sonucu olarak yeni bir strateji belirlemek için çalışmalara başladı bile. Çünkü söz konusu olan şehir İstanbul. 
 
Bu milletin ve ülkenin bir ferdi olarak ben de ‘Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar.’(NFK) dediğimiz bu şehrin sevdalılarından biriyim. Yazdığım yazı ve şiirlerin bazılarında bazen elimde olmadan, muhatabın veya konunun yerine İstanbul’u koyuverdiğim çok olur. Söz gelimi sevdiğim bir şeye ‘İstanbul gibisin,’ demenin benim için ayrı bir lezzeti vardır. 
Nedir bu şehri bizim için önemli kılan?
 
Tarihin onca iziyle beraber bu şehir, sahabenin şahadete koşan izlerine ve atalarımızın ‘Kişi seferde gerek!’ diye tanımladıkları adanmışlıklarının somutlaşmış izlerine sahiptir. Bu izlerin anlamı ise "Roma/ Konstantiniyyetir-rûmiyye mutlaka fetholunacaktır; onu fetheden komutan ne mübarek bir komutandır, o ordu ne mübarek bir ordudur." (1) buyuran Sevgili Peygamberimizin ‘gösterdiği hedefte hiç durmadan yürüyen’ milletimizin kızıl elması olmasında saklıdır. Peygamberimize sorulan: ‘İki şehirden hangisi, Kostantiniyye mi Roma mı önce fetholunacaktır?’ (2) sorusuna verilen cevabın öncesi fiilen gerçekleşti zaten, sonrasını ise şimdilik gündeme getirmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki her koşu bir hedefle beraber başlar, bir hedefe yöneliktir. 
 
İstanbul, rüyası çok görülen hayali çok kurulan bir şehir. Kendisi de bir Osmanlı subayı olan Ömer Seyfettin’in ‘Nakarat’ adlı -özetle- şöyle bir hikâyesi var: ‘Bir Osmanlı subayı görev yaptığı Bulgaristan’ın bir köyünde, can sıkıntısıyla patlamakta, işlerini dahi doğru düzgün yapmamaktadır. Bir gün bu subay odasının tam karşısında güzel bir genç kız görür, bakışırlar ve bu kız kendisini her gördüğünde yüksek sesle gülümseyerek bir şarkı söylemeye başlar. Şarkının daha bir gür tekrarlanan nakarat kısmı subayın dikkatini çeker. O bu kısmı ‘Seni seviyorum.’ şeklinde anlar ve kızın da kendisine âşık olduğuna inanır. Bir süre sonra başka bir yere atanır ve bu kızdan ayrılacak olmanın üzüntüsünü yaşarken köydeki bakkala kızın sözlerinin anlamını sorar. Bakkalın cevabıyla subay sert bir şok yaşar. Nakaratın anlamı şöyledir: ‘Bizim olacak, bizim olacak, İstanbul bizim olacak!’
 
Şu anda söz konusu edeceğim şey bu subayın şoku değil. Gündem edeceğim şey, köydeki eğitimsiz bir kızın gönlüne yerleşen cümle… İşte bu cümle sebebiyleydi, Çanakkale, Kutü’l-Amare başta olmak üzere Osmanlı ceddimizin dünyanın bütün güçlü ülkelerinin hepsiyle birden yapmak zorunda kaldığı tüm savaşlar ve yaşadığı tüm sorunlar. Yeni Zelanda’daki herkesin bildiği cami saldırganının silahına ve manifestosuna nakşolan cümleler de bu kızın diline doladığı cümlelerle aynıydı. Tabi bu arada, Gezi Olayları adıyla hafızalarda yerini alan kökü dışarıdaki kalkışmada kullanılan ‘Zulüm 1453’te başladı.’ cümlesinin kimler tarafından kurulabileceğini de tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede ve şehirde, böyle bir cümleyi kimlerin kurabildiği/kurabileceği üzerinde durulması da elbette gereklidir. 
 
Beni ise ne zaman İstanbul’la ilgili bir şeyler yazmak arzusu istila etse sözler dilime dolanmakla kalmaz, yüreğime de dolanır. Hepimizin: ‘O benim zaman-mekân aşıp geçmiş sevgilim’(NFK) dediğimiz ve Allah’ın huzurundan başka yerde eğmemeye kararlı olduğumuz özgür başlarımızın görünmez tacının sorgucundaki en büyük ‘İNCİ’miz olan bu şehre, -bir edebiyatçı olarak- gönlümden şöyle seslenmek geldi: 
 
TUT ELİMDEN İSTANBUL!
 
Kalu belâ, demiştik, bu söz neyin aktidir
Tut elimden İstanbul, yara gitme vaktidir. 
Adı güzel sevgili, değmesin diye senin
Şerefine bir leke dara gitme vaktidir. 
 
Niçin astın yüzünü niçin çattın kaşını
Şeytan taşladım derken bana attın taşını
Zahmet et çiğ yedirme bilgeliğin aşını
Beraber pişelim gel nara gitme vaktidir. 
 
Akıl öğreten bilgiç kumdaydı daha demin
O sağını sol bilir, istersen sana yemin
Bedeli ağır olan aklın, fikrin ve ilmin
Yokluğunda tükendik, vara gitme vaktidir. 
 
De ki yaşlı dünyaya: ‘Var mı benim benzerim?
Evet, ben bu dünyayı mis kokutan amberim.’
Aşkın ve hasretinle yandı benim ciğerim
Yüce dağlar başına kara gitme vaktidir. 
 
Âşığın çoktur senin yine düştün dillere
Güzellik koymuş seni bin bir türlü hâllere
Nağmeni şaşırarak bülbül gibi güllere
Tövbe et, demişsin ki: Hara gitme vaktidir. 
 
Yerimiz belli bizim yüce bir divandayız
Bildiğiniz zamanın üstündeki andayız
Tek soruyu soralım: Neden hep ziyandayız?
Buna bir cevap bulup kâra gitme vaktidir.
 
Hatırla dört iklimden hasretinle koşanı
Sana yol bulmak için dağlarından aşanı
Benim her sözüm gerçek, bırak boş konuşanı
Tut elimden İstanbul yara gitme vaktidir. 
 
İstanbul! Tut elimden yara gitme vaktidir. 
 
23/6/2019; Keçiören/Ankara
 
(1) Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, I (ikinci kısım), 81; et-Tarihu's-Sagîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, II, 24; Hâkim, Müstedrek IV, 422; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, VI, 219) 
(2) Abdullah b. Amr ra.dan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: ‘Biz Resulullah’ın (sav) yanında iken: ‘İki şehirden hangisi Kostantîniyye mi Roma mı önce fetholunacaktır?’ diye soruldu. O, Konstantiniyye’yi kastederek: ‘ÖNCE Hırakl’in şehri” cevabını verdi.’ (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 553)
 
Yazarın İstanbul konulu şiirleri: 
Yorum Ekle
Yorumlar
Kıymet DOĞAN

06.07.2019

Hocam kaleminize sağlık döktürmüssunüz yine nedendir bilmem ama istanbulu gören görmeyen herkes bu şehrin ismi geçince farklı hislere kapılıyor. Şiir de beni aldı götürdü .
Dürümiye / Lezzete Davetiye