Doç. Dr. Enver ARPA / Suriye’de Muhalefet Neden Etkisizleştirildi?
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Suriye’de Muhalefet Neden Etkisizleştirildi?

15.10.2017

Doç. Dr. Enver ARPA/Suriye’de Muhalefet Neden Etkisizleştirildi? Doç. Dr. Enver ARPA

 

19. yüzyılın kasıp kavuran pozitivizmiyle dini ve Kiliseyi büyük oranda hayatın dışına iten Batı uygarlığı, bu sekülerliğin Hristiyanlıkla sınırlı kalmasına razı olmamıştır. Ne var ki tahrife uğramış ve toplumsal düzeni merkeze almayan; dini, bir vicdan meselesi olarak gören ve dolayısıyla bu düşünceye direnmeyen muharref dinlerin aksine İslam hayatın hemen her alanına talip olduğundan onu vicdanlara hapsetmekte zorluklar bulunuyordu. Osmanlının dağılmasıyla siyasal anlamda bir duraksama dönemine girmiş olsa da İslam, harcanan tüm çabalara rağmen, hayattan tamamen koparılamamış ve vicdanlarla sınırlı kalması sağlanamamıştır. Hatta hedeflenenin aksine giderek yeniden siyasal bir çehre kazanmaya ve hayatın orta yerinde durmaya devam etmiştir.

 

Arap Baharı olarak isimlendirilen ama aslında planlı bir İslam’ı siyasal alandan uzaklaştırma projesi olduğu anlaşılan malum süreç hiç hesaplanmayan bir şekilde bu siyasaya sahip çıkma eğilimini daha da belirgin hale getirmiştir. Farklı bölgelerde yaşanmaya başlayan halk isyanlarının ardından, siyasal boyutu ağır olan İhvan çizgisi beklenmedik bir şekilde İslam dünyasında baskıcı yönetimlerin tek alternatifi haline gelmiştir. Zira isyan hareketleriyle birlikte ortaya çıkan boşluğu yönetebilecek başka örgütlü organizasyonlar bulunmuyordu. Aslında İhvan da bu sürece tam hazırlıklı değildi. Ancak koşullar onu sorumluluk yüklenmeye mecbur bırakmıştı. Aksi halde sorumluluk almaktan kaçınmış sayılacak ve ileride bu tür bir taleple halkın karşısına çıkması kabul görmeyecekti. Mısır’da ve Tunus’ta başa gelen İslamcı yönetimler, Libya, Yemen, Suriye ve diğer ülkelerdeki İslamcı eğilimler için de bir umut olmuştu. Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda bulunan İslami eğilime sahip yönetim de bu iştahı kabartıyordu. Ancak bu durum, hem bölgedeki diğer otoriter yönetimler hem de dinin toplumsal hayata müdahil olmasına karşı çıkan Batı için büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Mısır tarihinde ilk defa adil ve demokratik bir seçimle başa gelen İhvan yönetimi, bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde kurulan şeytani tezgahlarla iktidardan düşürülerek illegal bir örgüt haline getirilmiş ve siyasal bir alternatif olmaktan uzaklaştırılmıştır. Siyasal tecrübeden, askeri ve bürokratik tabandan yoksun olan İhvan yönetiminin çaresizliği bu sürecin hızlı ilerlemesinde önemli bir etken olmuştur. Ardından Libya, Yemen ve Suriye’de yaşanan süreçler malumdur. Farklı bir ton ve uzlaşmayla varlığını sürdürmekte olan Tunus’taki Nahda Hareketinin dışında bu çizgi yönetimden tamamen uzaklaştırılmıştır ancak bu vicdanlarda makes bulmamıştır. Yapılan haksızlıklar ve açıkça kurulan tezgahlarla zorla başa getirilen iktidarların meşruiyeti sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın sonlandırılması ve bu tehlikenin (!) tamamen giderilmesi için başka tedbirlerin de alınması gerekiyordu.

 

İslamcı bir anlayışın iktidar için uygun olmayacağı ve iktidara gelemeyeceği; gelse de başarı şansının bulunmayacağı düşüncesinin toplumlar nezdinde kabul görmesi için çeşitli planlar devreye sokulmuştur. Mısır’da türlü entrikalarla önü kesilen bu anlayışın başka bölgelerde de engellenmesi için kollar sıvanmıştır. Suriye’de Esed yönetimine karşı başlatılan direnişte de en büyük aday olacağı anlaşılan İhvan ağırlıklı muhalefetin başarılı olmaması için farklı gruplar devreye sokularak direniş bulandırılmaya çalışılmıştır. Başta ABD ve bazı körfez ülkeleri olmak üzere çeşitli ülkeler direnişe katılmış olan bu gruplara destek vererek ve onları manipüle ederek muhalefeti bölmüşlerdir. Gruplar arasındaki düşünce farklılıkları körüklenerek bu bölünme iyice derinleştirilmiştir.

 

Öte yandan Şii ve Sünni ayrılığı her geçen gün öne çıkarılarak direniş Şii-Sünni bir çatışma eksenine oturtulmaya çalışılmıştır. İran mezhepçi bir yaklaşım ve aşırı bir pragmatizmle zalim rejimin yanında yer alarak muhalefeti etkisizleştirmekte başrol oynamıştır. Böylece bir yandan İran, Hizbullah ve Esed bir potaya alınırken öbür yandan Sünni gruplar arasındaki ayrılıklar işlenerek direniş bloku paramparça edilmiştir.

 

2014 yılında çatışmaların yoğun olarak yaşandığı ve Esed rejiminin zora girdiği bir dönemde Irak’ın kuzeyinde güçlü bir askeri varlıkla sahneye çıkan DAİŞ, Irak topaklarını aşarak Suriye topraklarına girmiştir. DAİŞ bir yandan rejim güçleriyle bir yandan da kendisine katılmadığı için tekfir ettiği diğer muhalif gruplarla savaşarak önemli kazanımlar elde etmiştir. DAİŞ ve ondan ayrılan en-Nusra ile birlikte kısa bir süre içerisinde sayısı 10’u bulan Sünnî gruplar farklı söylemlerle başına buyruk davranmaya başlamışlardır. Dışarıdan gerçekleşen bu müdahaleler ve manipülasyonlar bir süre sonra bu grupların Esed rejimini bırakarak birbirleriyle savaşması sonucunu doğurmuştur. Başta zalim yönetime karşı mücadele etme şemsiyesi altında direnişe geçen bu gruplar zamanla kendi aralarında savaşmaya başlayarak zulmün en büyük müsebbibi olmaya başlamışlardır. Gelinen aşamada Suriye’de muhalefet saflarında kelimenin tam anlamıyla bir kaos yaşanmaktadır. Zira onların bu şekilde farklı gruplara ayrılması devrimin başarılı olamamasında başat rol oynamıştır.

 

Öte yandan elbette başka amaçları da bulunmakla birlikte Irak ve Suriye’de parlatılan DAİŞ’in mimarları, bu örgüt aracılığıyla oluşturdukları olumsuz algıyla İslam’ın siyasal taleplerle uyumlu olmadığını ve ileride de olamayacağını ima etmeye çalışmaktadırlar. Şiddete başvuran, giriştiği acımasız eylemlerle korku yaratan, kan ve gözyaşıyla anılan bir örgütün sergilediği bu tavır İslam’a mal edilmeye çalışılmaktadır. Basılı ve görsel medyada hemen her gün bir kısmı animasyon bir kısmı gerçek olan tedhiş eylemleri çarşaf çarşaf sergilenmektedir. Bunlarla adeta İslam bir terör hareketidir, insanların vahşice öldürülmelerine sebep olmaktadır algısı yaratılmak istenmektedir. Bu görüntülerden sonra İslam ve terör kelimeleri daha fazla yanyana getirilmeye başlanmıştır. 2014 yılında ani bir şekilde büyük bir askeri güçle ortaya çıkışından giriştiği kanlı eylemlere kadar tüm icraatları şüpheli olan bu örgütün sahih İslam algısına büyük bir darbe vurduğu şüphesizdir.

 

İsmi bile barışla ilgili olan hemen tüm öğretilerinde güven ve istikrarı emreden, insanların malına ve canına haksız her türlü müdahaleyi meneden bir dine bundan daha büyük bir haksızlık yapılamazdı. Zira bu dinin anayasası hükmünde olan yüce kitabında Müslümanlar dinî ve nefsî müdafaa için savaşmanın dışında, istila etmek, sömürmek, hak ve hukuk tecavüzünde bulunmak, zarar vermek, fitne ve fesat çıkarmaktan açıkça alıkonulmuşlardır. (Enfâl 47) Hz. Peygamber, “Kim (cihad bahanesiyle) bir evde darlık (ve sıkıntı) meydana getirir veya bir yolu keser ya da bir mü’mine eziyet verirse, onun yaptığı cihad değildir. buyurmuştur. (Ebu Davud, Cihad, 89) Savaşa katılmayanların, genel olarak savaşma kabiliyeti bulunmayan çocukların, yaşlıların, kadınların, rahiplerin öldürülmemesi bu dinin savaş hukukunun bir gereğidir. Bu dinde savaş zamanında dahi, yemek ihtiyacını karşılama dışında hayvanları kesmek, binaları yıkmak, mala mülke zarar vermek, meyve ağaçlarını kesmek vb. hususlar şiddetle yasaklanmıştır. (Elmalılı c. 2, s. 694) Tüm bunlara rağmen barış ve güvenliği esas alan bu dini, bu örgütün yaptıklarıyla anmak ancak bir itibarsızlaştırma çabası olarak söz konusu olabilir.

 

Sahih İslam algısını her geçen gün ifsad etmeye yüz tutan bu nev zuhur, şiddet ve tedhiş anlayışı neredeyse tüm İslam dünyasında etkili olmaya başlamıştır. Farklı coğrafyalarda farklı isimlerle neşvu nema bulan bu anlayışın farkında olarak veya olmayarak küresel bir itibarsızlaştırma aracına dönüşmeye başladığı muhakkaktır. Kendi düşüncelerine ve dini anlayışlarına inanmayanları, İslâm’ın ana yolunun tarih boyunca bağlı kaldığı “ehl-i kıble tekfir edilmez” prensibini gözardı ederek tekfir eden bu anlayış, kendi dışındaki bütün grup ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmektedir. Onlara göre bütün tekkeler, zaviyeler, Hüseyniyeler, türbeler, tarihi eserler, yıkılması ve tahrip edilmesi gereken şirk unsurlarıdır. Dini referansları bağlamından koparan, Kur’an’ı lafzî olarak yorumlayan, sünneti sadece şekli bir eylem olarak gören bu zihniyet, kendisi dışındaki tüm düşünceleri ötekileştirerek yok edilmesine yönelmektedir. Onlar bu yaklaşımıyla toplumu İslam adına düzenlemeye çalıştığını düşünürken gerçekte İslam’ı toplumsal alandan uzak tutmaya çalışan küresel projelerin, medeniyet içi çatışma isteyen siyasal mühendisliklerin en önemli aracına dönüşmüş bulunmaktadırlar.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Kaya Giyim / Kalitede öncü giyim dünyası
Kardelen Sigorta 0535 828 30 05