21 Ekim 2019 Pazartesi •

Devlet, Toplum ve Halimiz

10.09.2019
Süleyman ARSLANTAŞ

Devletler yönetiminden sorumlu oldukları toplumlar gibi gelenek, tecrübe, bilgi birikimleri ile varlıklarını devam ettirirler. Aslında soyut bir kavram olan devlet, kurumları ile somutlaşır. Kısaca devlet, belirli bir insan topluluğunun, belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik sağlamasıyla oluşan ve hukuki kişiliğe sahip devamlı bir teşkilat, yapı olarak tanımlanır. Devletler hakim oldukları toprak parçası üzerinde hem toprağın (vatanın) hem de halkın yönetiminden sorumludurlar. Bu bağlamda devletler içeride ve dışarıda kendi varlığını hissettirmek, ülkenin ve halkının hukukunu korumakla mükelleftirler. Dolayısıyla devlet bu fonksiyonlarını kurumlar vasıtasıyla yerine getirir. Bu nedenledir ki devlet, kendisini somutlaştıran ete kemiğe büründüren kurumlarına sahip çıkmakla, yaşatmakla sorumludur. Tarihte ve yakın çevremizde devleti oluşturan kurumları aşağılayan, itibarsızlaştıran tüm devletler helak olmuştur. Zira kurumların dejenerasyonu halkın da bozulmasını beraberinde getirir. Devlet egemen bir güçtür. İslam'da devlet sultan, hükmeden ya da hüküm makamı olarak tanımlanır. Nitekim Kur-an'ı Kerim'de hicret izni olarak da tanımlanan İsra suresi 80. Ayet'i Kerime'de " De ki, Rabbim gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrulukla çıkmamı nasip et ve benim için kendi katından yardım edici bir kuvvet ver." Kur-an'da kuvvet diye tercüme edilen kavram "Sultanen" olarak geçmektedir. Sultan sözlük anlamı itibariyle güç, otorite, yönetici anlamına gelir. Hz. Osman (r.a) der ki "Allah Kur-an ile yapmadığını sultan ile yapar." burada sultan kelimesi devlet anlamında kullanılmıştır.

Biraz uzun olan girizgahtan sonra yaşadığımız ülke ve devletin ahvaline bir bakalım. Doğrusu yaşadığımız ülke ve devletin kurumlarının tarihi birikimi, temsil kabiliyeti dünü ve bugünü mukayese edildiğinde pek de içimizi ferahlatan bir manzara göremiyoruz. Bilhassa 15 Temmuz sonrası alınan tedbirler, kişiler ve kurumlar üzerindeki tasarruflar ne kadar isabetli, ne kadar isabetsiz düşünmemiz gerekiyor. 15 Temmuz bir felaketti. Bu doğru. Ama bir başka doğru da, 15 Temmuz öncesi ile ilgili yapının yani FETO yapılanmasının 1980 darbesi sonrası kurumsallaştığı, alternatif güç haline gelmeye başladığıdır. Bu bağlamda az da olsa cılız da olsa bu fakirin de dahil olduğu bir kısım yazan, çizen, düşünen insanlar çeşitli uyarılar yapmalarına rağmen devletin icra organı olan siyasi güç odakları bunları ve benzerlerini müsamaha ile karşıladılar ve benzerlerini de karşılamaya devam ediyorlar.

Olup bitenlerden ders alındı mı? Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da devleti somutlaştıran kurumların gittikçe tarihinden, geleneklerinden, birikiminden ve en önemlisi de liyakatinden uzaklaştığı-uzaklaştırıldığıdır.

Somut örneklerle bazı kurumlara baktığımızda insan gerçekten üzülüyor. Belki de siyasi otorite kendince haklı olarak bir takım tasarruflarda bulunuyor. Bunlar isabetli de olabilir, ancak bir vatandaş olarak ben bu tasarruflardan tatmin olamıyorum. Mesela Askeri Hastaneler ve Askeri Okullar. Önce şunu belirteyim, kendim askeri okullarda okumuş birisiyim. Bana devleti ve devlet terbiyesini o okullar öğretti. Hayatım boyunca devlete ve devletin kurumlarına karşı edepli davranmayı oradan aldığım eğitim ve disiplinle sürdürdüm. Keza içerisinde yaşadığımız devlet ve kurumlar sadece Cumhuriyet dönemine ait değil, bahsi geçen kurumlar bünyelerinde asırların birikimini taşımaktadırlar. Şunu demek istiyorum, lanet olsun FETÖ yapılanması ve benzerlerine lakin bu nedenle askeri okulların ve hastanelerin kimyasını dağıtmaya gerek var mıydı? 2016 yılında KHK ile Sağlık Bakanlığı'na devredilen hastanelerin bugünkü halini görmüyor musunuz? 30 Aralık 1898'de II.Abdülhamid Han'ın doğum gününde faaliyete geçen ve 1941'de İstanbul'dan Ankara'ya taşınan Gülhane Askeri Hastanesi'nin dününü de, bugününü de gördüm. İçler acısı. Kimin ne yaptığı belli değil, tıpkı Ankara Onkoloji Hastanesi gibi eğitim ve ihtisas kimliğini yitirmiş sıradan bir semt polikliniği gibi bir görünüm arz ediyor. Bugün Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne devredilen Kasımpaşa Askeri Hastanesi'nin özel bir işlevi var mı? Tarihi 1827'ye dayanan bu hastane ve Gülhane vatan savunmasında çeşitli nedenlerle hastalanan, yaralanan, gazi olan ve onların yakınlarına hizmet amaçlı öznesini koruyor mu? Görebildiğimiz kadarıyla hayır. Öyleyse bu kurumlarımızın asıl hüviyetine yeniden kavuşturulması lazım.

Bir başka ve fakat ülkenin, devletin itibarının gücünün ve geleceğinin temsil kurumu olan Hariciye Vekaleti yani Dışişleri Bakanlığı. Adı geçen kurum uzun bir geçmişe sahip. Köklü Osmanlı diplomasisi üzerine kurulan bir kurum, ilk ve daimi büyükelçiliğini III. Selim zamanında 1793'de Londra'da açmıştır. İlk ve daimi büyükelçisi de Yusuf Agah Efendi'dir. Cumhuriyet Tarihi'nde ise Hariciye Vekaleti 2 Mayıs 1920'de kurulmuştur. Türkiye'nin ilk hariciye vekili de Bekir Sami Bey'dir.

Cumhuriyet Tarihi boyunca geçmişi de dikkate alınarak önemli birikim ve yetenek sahibi olan Dışişleri Bakanlığı, personel alımında, temsilci atamalarında belirli kriterleri esas almakta idi. Kendince temel memuriyet kategorisi oluşturmuş, bunların eğitim atama ve görevleri konusunda ciddi çabalar harcayan bir kurumdu. Ne demek istiyorum? Efendim!

Ak Parti iktidarı dönemi başta olmak üzere  çeşitli zaman dilimlerinde tamamen ihtisasa dayalı bir meslek kurumu olan Dışişleri Bakanlığı'nın yaptığı atamalar bir vatandaş olarak beni düşündürüyor. Peşinen şunu ifade edeyim, şu anda istisnai atamalarla büyükelçi olan kişilerle ilgili hiç bir art niyetim yok. Derdim liyakat ve sadakat konusunda. Zira siyasi iradeler çoğu zaman liyakattan daha çok sadakati öne çıkarmaktadırlar. Bir de toplumun hafızasını yok farz ederek bulundukları mevkii ve makamı daimi zannediyorlar ve en önemlisi de devletin ihmal etmeyeceğini ama imhal edebileceğini unutuyorlar.

Fazla uzağa gitmeden bir iki örnek verelim. Sayın Cumhurbaşkanı halkın iradesine vurgu yaparak halk iradesi ile birlikte olmayı ifade etmekte. Şimdi Egemen Bağış'ın Prag'a büyükelçi atanması, FETÖ'cü general ve şu anda ağırlaştırılmmış müebbet hapse çaptırılan Mehmet Dişli'nin kardeşi Şaban Dişli'nin Lahey'e büyükelçi yapılması, Fatma Betül Sayan'ın kardeşi elektrik-elektronik mühendisi, eğitim düzeyi bir hayli yüksek olan ancak diplomatik kariyeri konusunda bilgimiz olmayan Ayşe Sayan'ın Kuveyt'e büyükelçi atanması, asıl mesleği gazeteci ve dinler tarihi uzmanı olan Lütfullah Göktaş'ın Vatikan Büyükelçiliği'ne atanması, Prof.Dr. Yusuf Ziya Kavakçı'nın kızı Merve Kavakçı'nın Kuala Lumpur'a büyükelçi atanması.. İzninizle bu isim üzerinde biraz durmak istiyorum. Bu kardeşimizin gerek tahsil hayatı ve gerekse Amerika ve Türkiye'deki hayatına karşı herhangi bir söyleyecek lafımız olamaz. Ancak 5 Mart 1999'da yemin ederek ABD vatandaşı olmasının acaba T.C temsil noktasında bir sakıncası var mı yok mu? İkincisi babası Yusuf Ziya Hoca 18 Nisan 2018'de Yeni Akit Gazetesi'nde yazığı makalede " Fetullah Gülen Türkiye'ye dönmelidir, açık bir beyan ile hata ettik, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının iyiliğini aldık, suiistimal ettik, yanlış yaptık, tevbe hatta tevbe-i nasuh ile tevbe ediyorum demelidir." ifadeleri ile Gülen'in Erzurum'a köyüne dönmesini ve cemaatinin de asli faaliyeti olan eğitime devam etmesini belirtiyor ve yine böyle yapması halinde hapse atılmayacağı öngörüsünde bulunuyor. Soru şu eğer FETÖ ile iltisak söz konusu ise ve yine bu nedenle çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarındaki insanlar işten el çektiriliyorsa, Yusuf Ziya Kavakçı'nın kızları ve torunlarına yapılanlar çifte standart olmuyor mu? Ya da birinin büyükelçi, birinin milletvekili, torununun Cumhurbaşkanlığı danışmanı olmasının halk nezdindeki karşılığı nedir?

Tekraren ifade etmek gerekirse devletler kurumları ve adaletle kimlik arz ederler. Kurumlarının adalet ve liyakatten uzaklaşması devletin ve devletlerin geleceğini ve yönetiminden sorumlu oldukları toplumların bekasını tehlikeye düşürürler. Bu ülke hepimizin, devlet bizim ve onlarca yüzyıl geçmişi var. Geliniz biraz daha liyakate, adalete ve kurumların hassasiyetine hassasiyet gösterelim.

10 Eylül 2019

Yorum Ekle
Yorumlar
Ali

22.09.2019

Bende Askeri okul mezunuyum. Ancak Rabbime hamdediyorum ki Şirk düzeninin muhafızlarından çok şükür (terbiye ne gezer) terbiyesizliği almamışım. Sormak lazım Pazar günleri Askeri okulun camisinde ikindi namazları kılarken, aynı okulun üstü açık yazlık sinemasında terbiyesizlerin "açamaz, açamaz, aç aç" şeklindeki fevahiş dolu koro halindeki cümlelerini duyduğunda acaba hiç namazda ağladı mı? Devlet bu kadar mı kutsanır! Ebedi kutsal devlet "Devlet-i ebed müddet" anlayışı devleti putlaştırmak değil midir?
İbrahim çatal

12.09.2019

Muazzam tespitler Süleyman Amcam hasretle ellerinizden öperim kaleminize sağlık...
Ayten Durmuş

11.09.2019

İçinden bunları konuşan ve sorgulayan toplumun sesi oldunuz. Her bir tespitiniz için çok çok teşekkürler... Bu millet sükûnetini korumaya çalışıyor fakat bunları affetmeyecektir. Ben de merak edenlerdenim, torun Kavakçı'ya Cumhurbaşkanlığının neyi danışıcağını. Dahası diğerlerinin seçim sebeplerini... Aklıma bir tek şey geliyor...
Ayten Durmuş

11.09.2019

İçinden bunları konuşan ve sorgulayan toplumun sesi oldunuz. Her bir tespitiniz için çok çok teşekkürler... Bu millet sükûnetini korumaya çalışıyor fakat bunları affetmeyecektir. Ben de merak edenlerdenim, torun Kavakçı'ya Cumhurbaşkanlığının neyi danışıcağını. Dahası diğerlerinin seçim sebeplerini... Aklıma bir tek şey geliyor...
ALİ AKILLI

10.09.2019

Müslümanların en çok zarar gördüğü, 28 şubat "çifte standart " uygulamalarını aratan,adeta Diyojen'in adam arıyorum söylemi "mumla adalet ariyoruz" a dönüştü.Insanlik,merhamet,adalet ,liyakat yerlerde sürünüyor.Derin güçler çok güçlü gerçekten.Her iktidarı iddiasından vuruyor.Islami sulandırmak,deizmi patlatmak,eğitimi etkisiz ve zararlı bireylerin yetiştiği kuruma dönüştürmek,istanbul sözleşmesini imzalayıp, aile içi şiddeti,mutsuzluğu,cinayetleri teşfik etmek,lbgt i ,görünür hale getirmek kimlere nasib oldu ?
mehmet ali öner

10.09.2019

ütopyalar olmadan distopyaya geçilemez , diyorsan süleyman abi, haklısın! Fena halde sıkışmış durumdayız, ne ileri gidebiliyoruz, ne geri.. Ne eskiyi atabiliyoruz sırtımızdan ne yeni bir hamle yapabiliyoruz.. Allah, bir kapı açmazsa işimiz zor.. (Tevekkeltü al'Allah!) demekten başka aklıma birşey gelmiyor.....
Dürümiye / Lezzete Davetiye