Aralık 1990’dan Notlar / Süleyman ARSLANTAŞ
20 Ocak 2020 Pazartesi •

Aralık 1990’dan Notlar

03.12.2019
Süleyman ARSLANTAŞ

Aralık 1990’dan Notlar / Süleyman ARSLANTAŞ

Bu ayın ilk günleri yine Körfez krizi etrafındaki gelişmelere sahne olurken, 2 Aralık’da birleşik Almanya’da yapılan seçimler ve Kohl’un başarıyla çıkması bir başka gelişmeydi. 3 Aralık 1990 günü ise Genel Kurmay Başkanı Torumtay’ın gerekçeli istifası ile birlikte Zonguldak maden işçilerinin grevi, üniversite öğretim üyelerinin yürüyüşü dikkate değer gelişmelerdendir.

İran’da başlayan ve çeşitli ülkelerden 100’lerce alimin katıldığı Filistin konferansı gözlerin Irak ve işgal ettiği Kuveyt topraklarına çevrildiği bir zamanda yeniden Filistin topraklarına ilgiyi artırdı.

“Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözü etrafında Torumtay’ın istifası!

Filistin Konferansı Tahran’da başladı (4.12.1990). Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lideri Ahmet Cibril konferansta yaptığı konuşmada: “Filistin meselesinin halli topyekun Filistin’e sahiplenmekten geçer. Mücadeleyi bütün Filistin topraklarına yaymak gerekir. Şanlı intifada 3 yıldan beri devam etmekte ve devam edecektir de. Amerika çeşitli komplolarla Filistin mücadelesini, intifadayı akim bırakmaya çalışmaktadır. Bilhassa göçmen Yahudilerin işgal altındaki topraklara yerleştirilmesi planında olduğu gibi. Diğer yandan İran’ın Şam eski büyükelçisi Hüccet-ül İslam Muteşemi yaptığı bir konuşmada: “Filistin mücadelesi ancak silahla çözülür İsrail ancak bundan anlar.” dedi.

Torumtay istifa etti. Gerekçesini şu cümle ile dile getirdi: “İnandığım prensiplerle ve devlet anlayışımla bu hizmete devam etmem mümkün değildir. Bu nedenle istifa ediyorum.” evet sayın generalin istifa gerekçesi kendi ifadesi ile böyle. Muhakkak ki kendi açısından haklı gerekçeleri olabilir. Bu nedenle de almış olduğu karara herhalde itiraz edilemez.

Ancak Torumtay’ın istifa nedeni, bugünkü hükümetin niteliğinden ziyade devlet işleyişi açısından önem arz etmektedir. Zira istifasında “Devlet anlayışıyla” bağdaşmadığı gerekçesini öne sürmekte.

Cumhuriyet’in kurucusu ilke olarak “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini ortaya koymuştur. Cumhuriyet’in başından bu yana bilhassa Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusu dışa yönelik müdahalelerden şiddetle kaçınmıştır. Eh ne de olsa Mustafa Kemal “Yurtta sulh, cihanda sulh” demiştir (!) Yurt içerisinde ise laik-kemalist ilkelere muhalefet edecek düşünce ve eylemlere karşı Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusu hep teyakkuzda olmuştur. Bu nedenle yurt dışından gelecek tehlikelerden daha çok yurt içi güvenliğe önem vermişlerdir. Zira M. Kemal gençliğe hitabesinde yerli işgalcilerden bahisle tedbirin ve tavrın alınmasını Türk gençliğinin şahsında zinde güç olan orduya emanet etmiştir.

9 Kasım 1989’da Özal cumhurbaşkanı olduğu zaman ilk resmi görevi 10 Kasım’ı anmak oldu. Törenler münasebetiyle yaptığı konuşmada; “Atatürk de bir insandır onun da başarıları ve hataları vardır o bir tabu değildir…” gibi sözlerle bazı şeylere karşı bir tavır geliştiriyordu. Asker kökenli cumhurbaşkanları için hazırlanmış 1982 Anayasası’nı uygulamak sivil kökenli bir cumhurbaşkanına nasip oluyordu. Özal yasal haklarını kullandıkça başta askerler olmak üzere birçok çevreler bundan rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Örnek aldıkları batıda ilişkiler itibariyle ciddi bir resmi kıyafet olmadığı halde Özal’ın zaman zaman gerek üst düzey bürokratlar gerekse sair kabullerinde spor kıyafetiyle onları kabul etmesi bile huzursuzluk nedeni olarak algılanıyordu.

Rant Comprection raporu “Şubat 1990” ile de belirtildiği gibi Türkiye’nin geleceği katı Kemalist uygulamalarda değil, İslamizasyondadır. Buna bağlı olarak da devlete, laik sisteme ve onun temel ilkelerine zarar vermeyecek boyutta bir İslam sürecini başlatmak yerinde olacağı halde, (ki Özal’ın yaklaşımı böyle idi) dayanağı sadece Kemalizm olan kronik laik çevreler, yargı ve ordu buna pek de tahammül gösteremedi. Oysa İnönü bile iktidarının son yıllarında “halka rağmen” üslubundan “halkla beraber” noktasına gelmeye çalıştı. Bu cümleden olarak İmam Hatiplerin, Yüksek İslam Enstitüleri’nin ve Ankara İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını kararlaştırmıştı. İnönü’nün bu tasarrufu laik çevreleri Kemalistleri rahatsız etmediği halde bugün Özal’ın uygulamaları aynı çevreleri rahatsız etmektedir.

Başörtüsünün hükümet ve köşk tarafından serbest bırakılması istenirken zinde güçler buna karşı çıkmaktadırlar. Nitekim 1970 Haziranında Ankara Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri üniversite özerkliğinin polis tarafından ihlal edildiği gerekçesiyle Kızılay’da yürüyüş yapmışlardı. Şimdi de yine aynı mahfiller Özal’ın başörtüsü ve benzeri konulardaki görüşlerine karşı yürüyüş yapmaktalar. Oysa 1970’in Başbakanı Demirel o dönem ordunun ve zinde güçlerin eylemlerini “rejime sadık olmak” olarak nitelendiriyordu. Keza 13 Haziran 1970 günü mecliste sendikalar kanunu görüşüldü ve kabul edildi. DİSK hemen bu kanuna karşı grev kararı aldı ve bu kararı da uygulamaya koydu. Tıpkı şimdiki maden işçilerinin grevi gibi.

TSK’nın Körfez Krizi nedeniyle ortaya çıkan ihtiyaçlarının muhtemel bir müdahalede sorun çıkarabileceği kaygıları dile getirildi ve Özal Sakarya-İzmit arası bir otoyolun açılışı sırasında yaptığı bir konuşmada, Körfez krizinin başlangıcından bu yana sekiz buçuk milyon dolarlık silahın geldiğini ifadeyle, Bunların cinslerini de miktarlarını da yer yer ifade etti. Adeta bu silahları kullanacak olan güçlere mesaj verir gibiydi. Ayrıca kamuoyuna da Silahlı Kuvvetler’in fiziken muhtemel bir savaşa hazır olduğu mesajını veriyordu.

Özal İran’la bilhassa Rafsancani ile ilişkilerini oldukça iyi düzeyde sürdürüyor. Son olarak da Japonya ziyareti öncesi uğradığı Tahran’da Rafsancani ile yaptığı görüşmede, Körfez krizi nedeni ile bölgede meydana gelebilecek muhtemel bir harita değişimine karşı olduklarını ifade ediyorlar. (bugün de bölgede harita değişimine karşı oldukları gibi).

Amerika ile olan ikili anlaşmalar çerçevesinde İncirlik Üssü’ne, Amerika’nın radara yakalanmayan önemli savaş uçaklarından olan F-111’lerle birlikte birçok Amerikalı askerin de İncirliğe gelmesi sebebiyle muhtemel yeni bir U-2 olayının zuhur etmesinden kaygı duyuldu.

Körfez her zamankinden daha çok harbe yakın gözükmekte muhtemel harpte NATO ve ikili anlaşmalarla Amerika ile birlikte olan Türkiye’nin harbe girmesi muhtemel. Bu hal, ‘Cihanda sulh’ akidesi ile tezat teşkil etmektedir.

Cumhurbaşkanı Özal’ın Kasım 1990’ın son haftasında yaptığı bir konuşmada “SANIYORUM BUNDAN SONRA CUMHURBAŞKANLARI PARTİ LİDERLERİNDEN OLACAKTIR” sözü bir bakıma Menderes’ten sonra bir siyasinin söylediği en cesaretli sözlerdendir. Bu sözler asker bir cumhurbaşkanının ağzından çıkmış olsa belki de bu kadar önemli olmayabilirdi.

Cumhurbaşkanı danışmanı Kemal Yamak Paşa’nın askeri konularda verdiği malumatlar doğrultusunda Cumhurbaşkanı Özal’ın aldığı askeri kararlar Torumtay ve benzerleri tarafından esasta ve prensipte kabul edilmemiş olsa da aslında Özal muhtemel bir Körfez Harekâtı’na Türkiye’nin de katılmasında bir beis görmemektedir. Ne var ki Milli Savunma Bakanı Sefa Giray’ın, Dış İşleri Bakanı Ali Bozer’in istifaları da Özal’ı düşündürmüyor değil.

(12 Aralık 1990)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ