22 Temmuz 2019 Pazartesi •

MUHAMMED MURSİ’NİN ŞEHADETİ ÜZERİNE BİR TAHLİL

23.06.2019
Süleyman ARSLANTAŞ

MUHAMMED MURSİ’NİN ŞEHADETİ ÜZERİNE BİR TAHLİL / Süleyman ARSLANTAŞ

Muhammed Mursi hakka yürüdü. İnşallah şehittir. Osmanlı sonrası Mısır’ın siyasi tarihinde benzeri birçok olaylar cereyan etmiştir. Özellikle Batı’nın güç kazanmasıyla birlikte İslam ve müslümanlar, düşman kategorisine dahil edilmişlerdir. Bilhassa ‘soğuk savaş’ diye nitelendirilen 45 yıllık zaman diliminde kominizim tehdidi ile neredeyse tüm İslam coğrafyası kapitalizmin kontrolü altına alınmıştır. Fas’tan Endonezya’ya , Güney Afrika’dan Yakutistan’a kadar nerede İslami bir hareket varsa ya alternatifi üretilmiş, ya pasifize edilmiş ya da yok edilmiştir.

Osmanlı sonrası, yani İslam’ın meriyetten kaldırılması sonrası, hilafetin boşluğunu İslam coğrafyasında tarikat,cemaat ve siyasi hareketler doldurmaya çalışmışlardır. Tarikat ve cemaat hareketlerini bir tarafa bırakalım, zira İslam adına yapılan siyasi hareket ve oluşumlar emperyal güçlerin ve onların yerli iş birlikçilerinin sürekli takibinde olmuştur. Siyasi akımlar da genelde iki boyutta seyretmişlerdir. Islahatçı boyut ve İnkılapçı boyut olmak üzere. İhvan hareketi aslında siyasi bir harekettir. Her ne kadar bünyesinde tasavvufi bir boyut olsa da, cemaat olgusu öne çıksa da ihvan hareketinin kuruluşundan itibaren takip ettiği seyir ıslahatçıdır. Bilhassa Hasan El-Benna’nın şehadetinin ardından ihvanın genel mürşidi olan Hudeybi zamanında ıslahatçı boyut daha bir öne çıkmıştır. Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutup gibi şahsiyetler ıslahatçı yaklaşıma sıcak bakmasalar da ihvan hareketinin tarihinde hakim olan yaklaşım budur. Ve bu hareket hiçbir zaman silahlı bir eylemi tasvip etmemiş ve uygulamamıştır. Kuruluşundan bugüne kadar isnad edilen tüm suikast iddiaları düzmecedir, gerçek dışıdır. Seyyid Kutup ihvandaki bu ıslahatçı yaklaşımı farklı bir üslup ile reddeder ve der ki; ‘size ait olmayan sistemlerin tatbikatından meydana gelen aksaklıkların çözümünden size ne..’ ve devamla ‘islam parçalanmayan bir bütündür. Ya olduğu gibi alınır, yahut olduğu gibi bırakılır. Cemiyetin ve hayatın üzerine kurulduğu ana esaslarda ihmal edilerek sadece ufak meselelerde akıl danışılması Müslümanların hiçbir zaman kabul etmeyeceği bir saçmalıktır.’ Böylelerine verilecek cevap konusunda ise; ‘ önce İslam’ın bütün hayata hükmetmesini sağlayın, sonra da kendisine zıt nizamların ortaya çıkardığı meseleler hakkında değil, kendi tatbikatından dolayı meydana gelen hayat meseleleri hakkında İslam’ın fetvasını isteyin. ‘ der. (İslami Etütler sahife 86 Hilal Yayınları 1967)

Maalesef 1928’den beri İhvan çizgisinde ortaya çıkan ıslahatçı yaklaşım nedeniyle İhvan ve mensupları ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamıştır. Özellikle Mısır’da harp, darp oldu mu yetiş ey İhvan; sulh,salah oldu mu kahrolsun İhvan mantığı hep öne çıkmıştır. 1948,1956,1967,1973 savaşlarında en çok savaşı göğüsleyen kesim İhvan olmuştur. Ama İhvan hiçbir zaman Mısır yönetiminden bir vefa görmemiştir. 1952 Darbesinde General Necip ve Nasır İhvanın gücünden sonuna kadar yararlandıkları halde, İhvana ilk ve en önemli darbeyi Nasır ve yönetimi vurmuştur. Abdulkadir Udeh, Mısır yönetiminde bir yargıç iken, Nasır yönetiminin uygulamalarını tenkit ettiği için (9 Aralık 1954) 5 arkadaşıyla birlikte idam edildiler. Lakin Udeh’in idamından önce arkadaşlarına söylediği şu sözler Muhammed Mursi’nin son anlarını ve konuşmalarını çağrıştırıyor: ‘Ben Allah ile görüşmeye gidiyorum. Onun için ister yatağımda, ister savaş alanında, ister esir veya hür olarak öleyim hiç mühim değil. Bana şehadeti nasip eden Allah’a şükrediyorum. Şüphesiz ki benim kanım sizin inkılabınızı boğacaktır.’

Seyyid Kutup ve arkadaşları da 29 Ağustos 1966’da idama giderken benzer duygu ve düşüncelerini paylaşmışlardır. 1949 sonrası ABD dönüşünde net bir İslami çizgi ortaya koyan Seyyid Kutup, o tarihten idam edildiği tarihe kadar çeşitli eziyet, işkence ve mahkumiyetlere muhatap olmuştur. Bilhassa Nasır, onu kendi iktidarı için tehdit olarak görüyordu. Nitekim son tutukluk hali devam ederken ve idam hükmü verilmişken Nasır ona haber gönderir ve kendisine bakanlık teklif eder. Onu ve arkadaşlarını affedeceğini belirtir. Buna karşılık Nasır’ın tek bir isteği vardır Seyyid Kutup diyecek ki; ‘Cemal Abdulnasır iyidir ve onun idaresi dini esaslara zıt değildir.’ Nasır sadece bunu istiyor. Kutup’un cevabı Efendimiz (A.S)’ın amcası Ebu Talib’e verdiği cevabın neredeyse aynısı oldu. Efendimiz, kendisine yapılan iktidar ve diğer teklifler karşısında; ‘ Değil Arap Yarımadasının hükümdarlığını, Güneşi sağ avucuma, Ayı da sol avucuma verseler ben yine de davamı terk etmem.’ Demişti. Kutup ise O’nun (A.S) siyasi sünnetine uygun bir cevap ile Nasır’ın elçisini cevaplar; ‘ Bana değil bakanlık, Mısır’ın mutlak başkanlığını da verseniz davamdan vazgeçmem. Zalimlere boyun eğemem; Onlara lanet etmekten ve nefret duymaktan asla vazgeçmem.’ (İslam’ın Dünya Görüşü Seyyid Kutup sahife 6 Arslan Yayınları 1970)

Udeh ve Kutup çizgisinde olanlar; firavunlar temsilcisi olan Nasır vb. ile onların yönetimlerine boyun eğen, onların yönetimlerine ortak olmak isteyenlerle ilkesel olarak hep mesafeli olmuşlardır. 17 Aralık 2010’da Tunus’ta Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan Arap Baharı iyi tahlil edildiğinde görülecek ki, bu oluşum bir bahar değil, zemheri izleri taşıyordu. Mısır, Suriye, Libya, Yemen bu sürecin kurbanları oldu. Onlarca yıl emek verilerek yetiştirilen İslamcı gençlik berhava edildi, beraberinde birçok masum yok edildi. Petrol gelirlerini halkıyla en çok paylaşan Kaddafi, halkı tarafından linç edildi. Öncesi de var. Bilmem hatırlıyor musunuz, Cezayir’deki FİS Hareketi (İslami Selamet Cephesi) 1989 Cezayir anayasasına göre oluşmuş siyasi bir hareketti. Prof. Abbas Medeni, Ali Belhac ve arkadaşları siyasi bir parti olarak genel seçimlere katıldılar. İlk turu 26 Aralık 1991’de gerçekleşen seçimlerin ikinci turuna beş gün kala yani 16 Ocak 1992’ de General Halit Nezzar komutasındaki darbeye maruz kaldı. Darbe sonrası çıkan ayaklanmalar ve olaylar sonucu 120 bin ile 200 bin insan katledildi. Keza 6 Ocak 2006’da Uluslar arası gözlemcilerinde görev aldığı Filistin seçimlerinde Hamas 132 sandalyeli Filistin parlamentosunun 76 sandalyesini kazandığı halde bu sayılmaz dediler. İşte size demokratik yollarla seçime iştirak eden ve demokratik olarak seçimleri kazanan üç örnek: Cezayir, Filistin, Mısır. Ama üçünde de iktidarı Müslümanlara vermediler. Haklılar. Zira demokrasi halkı Müslüman olan ülkeler için düzenlenmiş bir yönetim biçimi ya da dünya görüşü değildir. Demokrasi daha çok dinlerinin Dünyaya yönelik hükmü bulunmayan Hristiyan, Yahudi, ve sair dinler için geçerlidir.

Arap Dünyasının en önemli ülkesi olan Mısır, şayet demokrasi ve onun alt başlıklarını ülkelerinde tatbik ederlerse bu durum birinci derecede monarşi il ya da krallık ile yönetilen Arap yönetimlerini rahatsız eder. Zira halkın istek ve arzuları geçerli olsa; Ne Suudilerin, ne Bahreyn’in, ne BAE ve ne de benzerlerinin yöneticileri iş başında kalabilirler. Aslında en az onlar kadar halkın iradesinin, insan hakları, hukukun üstünlüğü, fırsat eşitliği gibi öne çıkan değerlerin adı geçen ülkelerde ve topyekün İslam coğrafyasında hakim olmasını küresel güç odakları da istemiyor. Şayet demokratik usüllerle İslami duyarlılığı olan kesimler seçimleri kazanmış olsalar bile ‘sandık her şey değildir’ diyebilmektedirler. Bu nedenle de neredeyse tüm İslam coğrafyasında meydana gelen darbelerin arkasında küresel güç odaklarınının parmak izleri değil, kol izleri vardır ayak izleri vardır. ABD, AB, Rusya, Çin bunların hiçbirisi İslam coğrafyasında halkların istek ve arzularının geçerli olmasını istemiyorlar. Tenkit bağlamında söylemiyorum ama Mısır’daki Mübarek sonrası yönetime İhvan talip olmamalıydı. Zira bu bir tuzaktı. Nitekim 19 Haziran 2012’de SCAF (Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi) tarafından boğazı kesilerek öldürülen ihvan sözcüsü Saad el- Katatni, Mısır’ın bir Cezayir örneği savaşı yaşamayacağını ısrarla söylemesine rağmen, aynı günlerde Mısırlı gazeteci Amr Adli ihvan için Gazeteci Robert Fısk’a Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesine ilişkin olarak: ‘Müslüman kardeşler, askerler tarafından kurulan yasaya uyan ve usule dayalı tuzak ağının içine çekilmiştir.’ Diyecek. (Mısır Yazıları Robert Fısk sahife 158 İyi Düşün Yayınları)

Mursi ve Sisi ikilisi bana Zülfikar Ali Butto ile Ziya Ül-Hak ikilisini hatırlatıyor. Her iki generalin de Genelkurmay Başkanı olmalarını temin eden siyasi iradeye başta fevkalade saygılı idiler. Ne var ki Ziya Ül-Hak kendisini o makama getiren Butto’ya karşı 5 Temmuz 1977’de darbe yaptı. Hint Alt Kıtası konusunda ABD’nin hassasiyeti ve stratejisi dikkate alındığında bu darbenin arka planı netleşiyor. Zaten darbe sonrası Revalpindi’de bir dağ villasında göz altına alınan Butto karşısında General Ziya’nın esas duruştaki fotoğrafı da bunu gösteriyor. İlerleyen zaman içerisinde İran’da yapılan devrim (11 Şubat 1979) sonrası General Ziya bu kez bir taraftan Mevdudi’yi tutukladı, diğer yandan 4 Nisan 1979’da Butto’yu idam etti. Butto’nun Pencaplı bir şii olduğu da dikkate alındığında niçin idam edildiği de biraz daha anlaşılıyor. ABD, Ziya’ya 1979 Kabe baskınında da görev verdi. Bu görev Cüheymi ve arkadaşlarının ifna edilmesi göreviydi. Sonunda General Ziya içerisinde ABD’nin Pakistan büyükelçisinin de bulunduğu C-130 askeri uçak bir suikast sonucu düşürüldü. Ziya Ül-Hak’ta bu şekilde öldürülmüş oldu (18 Ağustos 1988). Merak etmeyin General Sisi’nde akıbeti aynı olacak. Keza emperyalizme uşaklık yapanların akıbeti üç aşağı beş yukarı aynıdır. Lakin Hakk’ın ve halkın isteklerine tabi olanlar ölürken de yeni bir yaşamın içerisinde yerlerini alırlar. Yezid öldü. Ama Hz. Hüseyin yaşıyor. Nasır Kalavun öldü İbn-i Teymiyye yaşıyor. Nasır öldü Seyyid Kutup yaşıyor. Ziya öldü Mevdudi yaşıyor. Aynı şekilde Sisi de ölecek ama şehit Muhammed Mursi, Şehit Esma el- Baltaci yaşayacak. Gelecek kuşaklar Nasır’ı da, Sisi’yi de, Ziya’yı da tıpkı Yezid’i unuttukları gibi unutacaklar ama şehitler hep yaşayacak..

Dilerseniz daha fazla uzatmadan Rabiatul Adeviyye Meydanı’nda darbe karşıtı gösteriler esnasında keskin nişancı katiller tarafından şehit edilen Esma El -Baltaci kızımıza şehadetinden sonra zindandaki babası Baltaci’nin mektubundan bir bölümle son verelim:

‘Sevgili kızım ve değerli öğretmenim!

Sana elveda diyemiyorum, bilakis yarın görüşmek üzere. Sen başı dik tuğyana isyan ederek yaşadın. Tüm engelleri reddederek hürriyete sınırsızca aşık oldun. Bu ümmet uygarlıkta hak ettiği yeri alabilsin diye onu yeniden diriltmek ve inşa etmek için sessizce yeni ufuklar arıyordun. Akranlarının uğraştığı işlerle meşgul olmadın. Her zaman derslerinde birinci olmana rağmen öğrenmeye olan aşkın dinmedi.

Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana ‘Bu gece senin düğün gecen mi?’ diye sordum. Sen de; ‘ Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak’ demiştin. Çarşamba günü, öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında senin bana rüyamda ne demek istediğini anlamış oldum…

Son olarak sevgili kızım ve değerli öğretmenim!

Sana elveda demiyorum, bilakis görüşmek üzere… Buluşmamız, yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser’de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah’a yakın O’nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere, birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma..’ baban Baltaci

Allah şehitlerimize rahmet eylesin

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Mehmedali

24.06.2019

Yüreğine sağlık abi.. Rabbim size sağlık ve rahmet ihsan eylesin...
Vedat Kahyalar

23.06.2019

Allah cc;Azîz islamın asil şehitlerine rahmet eylesin.Onlar yolumuzu aydınlatan öncülerimizdir.Sehadet ,müslüman toplumu için en önemli motivasyon ve hayat kaynağıdır.En iyilerimize layık görülen bu yüce makama ulaşabilmenin yakarışında umutla bekliyoruz...
Dürümiye / Lezzete Davetiye