24 Haziran 2019 Pazartesi •

KONDURAMAMA SENDROMU VE İTİBAR SUİKASTİ SENARYOLARI

04.03.2019
Hüseyin SEVİM

Daha önceki yazılarımdan birinde "Konduramama Sendromu"  olarak adlandırdığım bir olgudan bahsetmiştim.

Hani bir hırsızlık, bir zalimlik, bir adaletsizlik varsa "bizimkiler" mutlaka masumdur ve işlenen cürmün mutlaka bir hikmeti, açıklaması vardır ya; "bizimkiler" asla yapmaz ya öyle şeyler... İşte o durum özetle.

Şubat'ın ilk günlerinde peşpeşe iki çarpıcı ve sarsıcı olaya tanıklık etti vicdanlı/vicdansız insanlar. 

İlkinde, hakkında kesinleşmiş 3 idam cezası bulunan Mısır'lı bir genç, katil ve darbeci Sisi rejimine iade edildi. Mazlumder'in başını çektiği çeşitli kurumlardan ve insanlardan gelen tepkiler üzerine, ilk önce konu inkar edildi, bunun asparagas bir haber olduğu bilgisi verildi.

Daha sonra mesele iyice ifşa olunca olay kabul edildi ancak ortada hiçbir hukuksuzluk olmadığı ve her şeyin uluslararası kurallara uygun gerçekleştiği açıklaması yapıldı İstanbul Valiliği'nce.

Bu açıklamadaki tutarsızlıklar -özellikle Mazlumder tarafından- takip edilince de 8 polis memuru hakkında soruşturma başlatıldı. 

Böylelikle "yanlış bir şey varsa takipçsiyiz" mesajını vermiş olan yetkililer, olayı kamuoyuna duyuran, Mısır'lı gencin uçakta elleri arkadan kelepçeli görüntüsünü çeken ve paylaşan vicdan sahibi Türk Hava Yolları temizlik görevlisini de gözaltına almayı ihmal etmediler.

Buradaki amaç ne olabilir? Ne yalan söyleyeyim benim aklıma ilk "bizimle uğraşanın başı derde girer, bizim bir yanlışımızı ifşa ederken bir daha düşünün" mesajını vermek olduğu geldi.

Peki gözaltına alınan bu vicdanlı uçak temizlik personeline daha sonra ne oldu?

Aynı gün tutuklandı!

Suçlama: Halkı kin ve düşmanlığa tahrik. Bakar mısınız suçlamaya?! Şaka gibi değil mi? Çok şükür ki o kardeşimiz yine Mazlumder'in ciddi baskısı ve hukuk mücadelesi sonucu bir gün sonra serbest bırakıldı.(Yalnız bir dakika, beraat filan etmedi; "atılı şuçtan" tutuksuz olarak yargılaması sürecek!)

Mısır'a iade edilen genç eğer son idam edilenlerin içinde yoksa muhtemelen sırasını bekleyen kurbanlıklar arasındadır. 

Bu olaydan birkaç gün sonra benzer başka bir rezillik yaşandı. 

Bir süre önce Türkiye'deki pek çok Çeçen cinayetinin failleri olan iki Rus ajanı Rusya'ya iade edilmişti biliyorsunuz.

Bu ajanların şehit ettiği İslam Canibekov'un İstanbul'da yaşayan 42 yaşındaki eşi ve 6 çocuğu (5'i kız) Rusya'ya, daha doğrusu Çeçenistan'ın kukla başkanı Kadirov rejimine iade edilmek üzere gözaltına alındılar.

Allah'tan Mazlumder yine devredeydi ve bu sefer konuya erken müdahil olma şansı vardı.

Sonuçta aile, "Kumkapı Geri Gönderme Merkezi'nde" işlemleri yapılıyor aşamadayken kurtarıldılar ve evlerine döndüler.

Tabii her iki olay yaşanırken de, benim de içlerinde olduğum pek çok insan yoğun bir sosyal medya kampanyası yürüttüler. Bu kampanya esnasında vicdan sahibi olmakla birlikte "konduramama sendromu"ndan müzdarip pek çok dostumdan şöyle yorumlar aldım: Böyle bir rezillik asla kabul edilemez, bu bir alçaklıktır.

Bu işin içinde bir iş var.

Olamaz böyle şey.

Birileri mutlaka devlete, hükümete itibar suikasti planlıyorlar... 

Türkiye gibi bir ülkede bu ve benzeri ihtimaller gerçekten de düşünülmeye değer seçeneklerdir. Hatta bu olayda da pekala en kuvvetli senaryonun bir itibar süikasti ihtimali üzerine kurgulanabilmesi mümkündür. 

Ancak maalesef bu şeçenek bana hiç inandırıcı gelmiyor.

Eğer gerçekten bir itibar suikastinden bahsediyor olsaydık, böyle girişimleri öncelikle lanetleyen, vicdan sahibi, "konduramama sendromu" malulü kardeşlerimiz değil, bizzat devletin yetkililerinin ta kendileri olmalıydı.

Çıkıp demeliydiler ki:"Burada büyük bir zulüm, alçaklık ve kumpas var. Böyle şeyler asla kabul edilemez. Biz bunu yapanların en şiddetli takipçisi olacağız ve en ağır cezalara çarptırılmaları için ne gerekiyorsa yapacağız."

Böyle bir şey duyan var mi? Duyduğumuz; ya inkar, ya kılıfına uydurma çabası, ya da göz korkutma girişimleri oldu. 

Unutmayın o meşhur fotoğrafı çeken kardeşimiz "halihazırda" halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten yargılanıyor. 

İçişleri Bakanı çıkıp, Ankara'daki bir eylemde neredeyse tacizi andıran görüntülerin oluşmasına yol açan ve infial uyandıran, bir bayanın "kargatulumba" araca bindirilmesi görüntülerini, polisine toz kondurmayarak sahiplenebiliyor.

Ve ekliyor; o kadının bir proje kadını olduğunu... zaten abisi DHKP-C'li, babasıda FETÖ şüphelisi imiş...

Yaklaşım bu.

Yani benim abim, ya da kardeşim falan örgütten ya da filan örgüt sempatizanı ise "BEN!" yandım.

Benim onlardan olmamamın ya da bu anlamda fiilen bir suç işlemememiş olmamın anlamı yok, çevremdeki birilerinin öyle olması yeterli. 

Böyle bir anlayış olduğu sürece bir itibar suikasti durumundan nasıl bahsedebiliriz?!

Durun bir dakika! Bahsedebiliriz!

Bir şartla!

Bu suikastin planlayıcı ve uygulayıcılarının bizzat kendilerine itibar suikasti yapıldığı düşünülenler olduğunu kabul edersek.

Yorum Ekle
Yorumlar
EDİTÖRDEN , EMRULLAH İSİMLİ YORUMCUYA NOT:

05.03.2019

ÖNCE EDEBİNİ TAKIN, SONRA YORUM YAPMAYI ÖĞREN
Resul Uzar

05.03.2019

Çok akıcı bir yazı üslubunuz var.Toplumsal bir problemi hatırlatırken bile okuru rahatsız etmemeyi başarmışsınız.Bu konuya odaklanmayı sağlıyor.Tam bir farkındalık ve empati imkanı sağlıyor yazı biçiminiz.Dertleşir,halleşir gibi.Tebrikler.
Dürümiye / Lezzete Davetiye