9 Aralık 2019 Pazartesi •

İNSANIN TANRILAŞMASI

17.07.2019
Ayten DURMUŞ

İNSANIN TANRILAŞMASI / Ayten DURMUŞ

İnsanoğlu kendi biricikliğini teklik olarak görürse tanrılaşır. Tarihin her döneminde, ‘ilimde, fikirde, siyasette, sanatta vs.de’ insanlar arasındaki konumu biricik olanların bir kısmı ya bizzat kendilerinden veya çevrelerinden ya da hem kendilerinden hem de çevrelerinden kaynaklı olarak tanrılaşmaya açılan kapılardan içeri girmişlerdir. Esasında bu risk yaratılmış her insan için kendi sınırlarının farkında olmadığı veya sınırlarını unuttuğu yani ölümlü bir beşer olduğu halde haddini aştığı her durumda söz konusu olabilir. Bu durum geçmişte çok yaşandı, bugün de artarak yaşanmaya devam ediyor. Buna herkesin bildiği pek çok örnek vermek mümkündür. Uzak geçmişte Nemrut, Firavun; yakın geçmişte Comte, Hitler, Mussolini, Marks, Lenin, Stalin, Mao; günümüzde de bunun örnekleri dünyanın her yerinde sayılamayacak kadar çoktur. Tanrılaşmaya başka bir isim vermek gerekirse ‘vazgeçilmez(?) tek olmak’ denilebilir.

 Tanrılaşmak nedir?

İnsancılık/hümanizm, insanı evrende tek ve en yüksek değer olarak gören, insanı geliştirme ve yüceltmeyi amaçlayan bir düşünüştür. Varlığı anlamakta ve anlamlandırmakta, tanrı-merkezci anlayışın terk edilmesi, insan-merkezci bakış açısının benimsenmesidir. Bu sürecin sonucu olarak insanın tanrılaşması demek olan hümanizm, insanı dünyevileşme sürecinden geçirirken otorite, hegemonya ve meşruiyetin tek kaynağı olarak da insanı görür. Din dünyadan uzaklaştırılırken, dünyevi olanın dinselleştirilmesi/kutsanması da bu sürecin sonucudur. Böylece ortaya çıkan tanrılaşmak, insanın kendisini “her şeyin ölçüsü ve ölçütü” kılmasıdır. Bunu yaptığında insan kendisi için iyi, güzel, faydalı, doğru olanı belirlerken arzularına bakıyor ve hazlarını tatmin eden her şeyde süslü bir güzellik (9/Tevbe:37) görüyor; sonuçta, ‘Öyleyse her şey mubahtır.’ diyebiliyor. İşte bu tanrılaşmaktır. Çünkü Tanrı inancını kaybeden her kişi ya kendi tanrısı olur ya da kendisine bir tanrı bulur.

Kutsalın içindeki hurafeleri reddetmek yerine Yaratıcı fikrinin reddedilmesiyle birlikte hakikate giden yolun yitirilmesinin hemen ardından, önce insanın, sonra gücün, daha sonra güce sebep olan imkân, bilim, teknoloji gibi araçların kutsanması, din dışı kutsallıkların ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü insan, gerçek anlamda hiçbir kutsala sahip olmadığında, ihtiyaç duyduğu bu saha boş kalmamakta; film, müzik, spor, siyaset ve medya yüzlerinin kutsandığı bir sürece gelinmektedir. Başarı(?), makam, şöhret, servet, kudret, şehvet insanların yeni putları olarak her gün okşanmakta ve sevilmekte, acıktıkça yenilmekte, böylece bu süreç de kendi hurafelerini oluşturmuş olmaktadır.

Nedir tanrılaşmanın alameti?

Tabi ki ilk olarak her türlü kutsala, reddeden, basite alan veya tarihte kaldığına inanan bir önyargı ile yaklaşmaktır. İkinci olarak da kutsaldan boşaltılan her yere hemen, kendilerine, beğendikleri bir kişiye/kişilere ait görüş, düşünce ve önerileri, ‘tek ve vazgeçilemez, değiştirilmesi söz konusu edilemez ebedî doğrular’ olarak yerleştirmektir. Bu tavır kendini ebedî kılmaya çalışmanın bir yöntemidir. Hâlbuki insanlığın tecrübe birikimi de zamanla artarak toplumları geçmişlerinden çok farklı yaşam tarzlarına yönelten değerlere doğru götürebilmektedir. Bu tavır, bu anlamdaki bir gelişmeyi mümkün kılmayan bir donukluğa da sebep olmaktadır. Bu tavır aynı zamanda, zatı itibariyle zemin ve zamanlar üstü olamayanın, kendisini ve onayladığı hususları zemin ve zamanlar üstü kılmaya çalışmasıdır. Zaten insanın tanrılaşması da budur.  

İnsanın bilgisinin ve düşüncesinin elbette sınırları vardır. Çünkü insan ancak algılayabildiği şeyleri kavrar, kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir. Üçgen veya daire denildiğinde, zihin bu şekilleri daha önce gördüğü ve öğrendiği şekilde kendi içinde çizer ve görür, buna algılamak denir. Meselâ; ‘kalem’ denildiği anda zihinde oluşan kalem görüntüsü ‘algı’, kalem kelimesi ‘kavram’, el ile yazmak gayesiyle kullanılan alet ‘gerçek kalem’dir. Yani ‘algı, kavram ve gerçek’ üç ayrı ve birbirine bağlı husustur. Bu durum başlangıçta zihnin bir şeyi tasavvur etmesiyle/ algılamasıyla/ yani o şeyin görüntüsünü canlandırabilmesiyle mümkündür.

İnsanın varlığını bildiği her şeyin görüntüsünü zihninde oluşturabilmesi mümkün değildir. İnsan ise ancak algıları yoluyla ihata edebildiği ve bu yöntemle kavrayabildiği şeyler üzerinde düşünebilir, düşünebildiklerini anlayabilir ve tüm bunları da aklı ile gerçekleştirir. Çok kıymetli bulunan ve insanların sık sık davet edildikleri ‘düşünme’ eyleminin (59/Haşr:21; 47/Muhammed:24; 54/Kamer:17; 4/Nisa:82…) böyle bir alt yapıya sahip olması ve bunun kişi tarafından bilinmesi gerekir. Bu durum kişiye neyi tefekkür edip edemeyeceğini öğretir. Bu önemlidir çünkü insan her anlamda sınırlıdır; sınırlı olduğunu, düşünmek konusunda da bilir ve anlarsa tefekkürünü uçuruma sürmez ya da tefekkürü onu uçuruma sürüklemez. Yani bu bilince ulaşan kişi, bazı durumlarda kendi kendisine ‘Burada duracağız.’ diyebilir. Bunu diyemeyen kişi, tıpkı ilk koyunun atladığı uçurumdan gerideki tüm sürünün birer birer atladığı gibi, kendisini herhangi bir uçurumdan üstelik ‘ilim, bilim, filim, dilim, dinim…’ diyerek faniler tarafından kutsanmış görüşler için atabilir.

Neden böyledir?

Çünkü insan gerçek anlamda ve doğru şekilde tefekkür etmek istemediğinde yolu mecburen bu mecralara düşmektedir. Bazı kişiler ne kendi sınırlarını ne de başkalarının sınırlarını görmek ve bilmek istememektedir. Çoğu kere tatlı bir rüya, yorgunluk veren bir uyanıklıktan iyi gelmektedir bu yönelişteki kişilere. Hayatlarını eksik bir kılavuz olan duygularına teslim etmeyi kolay bir yol olarak tercih ederler; aklı kullanmanın ve tefekkürün zorluğunu yaşamak istemezler. Her şeyin hazırını arzu ettikleri gibi bilginin de hazırını isterler, oysaki pek çok bilgi, her insana aynı şeyi söylemez. İşte bu yüzden esasında herkes hayatı -ama doğru ama yanlış eylemleriyle- kendi yaptığı yolda yürümeye mecburdur.

  İnsanın duyu alanına girmeyen şeyleri tasavvur edebilmesi ise mümkün değildir; bu yüzden insan algılayamadığı/zihninde canlandıramadığı/tasavvur edemediği şeyleri ancak soyut düşünme yoluyla dolaylı olarak anlamaya çalışır. İnsan bu çabayı göstermek zorundadır çünkü tüm insanlar sadece bildiklerinden, bilebileceklerinden değil, “anlayabileceklerinden” de sorumludurlar.

Esasında insanın algısı ve idraki, duyuları yoluyla çalışır; kişi, duyu alanına giren iç ve dış tüm bilgilenme yollarıyla algılayabildiği şeyleri ise akıl yoluyla anlar. Akıl insanın bilme, düşünme ve yorumlama gücüdür. İnsanın tüm bildiklerini öğrendiği yollar şunlardır: a-) Beş dış duyu organı: Göz, burun, kulak, deri, dil; b-) Beş iç duyu: Ortak duyu, tasavvur ve hayal gücü/zihinde canlandırma, hayal kurma gücü, tahmin gücü, hafıza ve hatırlama gücü (İbn Sina) c-) Faal akılla irtibat yoluyla: İlham, sadık rüya, vahiy (İbn Sina) d-) Akıl (Meşşaîler) e-) Sezgi (Sühreverdi). Bu yöntemlerin tamamı kullanıldığında dahi insan, zihnen algılayamadığı ve akıl yoluyla ihata edemediği hiçbir şeyi anlayamaz. Yaratıcı karşısında bu yüzden insan, alamet ve delillere bakarak inanmakla mükelleftir, zatını anlamakla değil çünkü bu mümkün değildir. Çünkü algılamak için gerekli olan diğer duyular ve özellikle ‘görmek’ söz konusu değildir. Yani ‘Gözler O’nu idrak edemez.’(6/Enam:103) ve insanın bu merakına karşılık ona bu yeteneğin verilmediği hususunda ‘Sen beni asla göremezsin’ (7/Araf:143) buyurulmuştur.

Tanımlanabilen her şey zıddıyla beraber vardır. Zıttı veya çifti/eşi bulunmayanın tanımlanması da mümkün değildir. Bu yüzden insanın Yaratıcıyı, Yaratıcının verdiği bilgiler olmadan tanımlayabilmesi, açıklayabilmesi mümkün değildir. Kendini merkeze alarak varlığı tanımaya ve tanımlamaya çalışan insan, hakikate ulaşma imkanını kaybeder. Çünkü insan, hümanizmle/insanın tanrılaşmasıyla birlikte hakikatin elinden tutabilme imkanından da kendisini mahrum kılmaktadır. Esasında insanın kendisini tüm nitelikleriyle birlikte insan olarak kabulü, kendisine yapabileceği en büyük iyiliktir. Bu kabul kişinin kendisinde zayıflığı, eksikliği, yanlışı da kabul etmesini gerektirir.

Düşünmenin yasaları, evrenin yasalarıyla çelişmez, onunla örtüşür. Varlık üzerinde düşünen her kişi anlayabilir ki evrensel mekanizmanın “yasalı oluşu” tüm varlığı yöneten bir aklın var olduğunun göstergesidir. Kendi varlığında da bu yasanın farkına varan kişi bir anlamda kendini bilmeye başlamış sayılabilir (41/Fussilet:53). Kendini bilen kişi ise tanrılaşmaz; bilakis kendini bilen her kişi gerçek bir insan/erdemli insan olur. Çünkü bu kişi kendisini, ‘Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.’ (11/ Hud:56) buyurarak tanıtan Yaratıcının tüm güzel sıfatlarının bir tecelligâhı kılmaya gayret eder.

Bu bilgi ve bilinçten yoksun kişi kendisini ilahî olandan kopararak yalnızca ‘iyi bir insan olmak’ gayesiyle sınırlar ve bu gayeye ‘Neden iyi bir insan olmak istiyorum?’ sorusunu sormazsa gerçek bir amaçtan yoksun kalır. Çünkü bu hedef kişiyi en fazla ‘iyi bir vatandaş’ yapar; hâlbuki ancak bu isteğin sebebinin sorulduğu soruya verilebilecek doğru bir cevap kişiyi ‘iyi bir insan ve iyi bir kul’ haline getirebilir. İnsan yaşadıkça üzerinde düşündüğü her şeyi ve alacağı her kararı muhakkak bir de Allah’a sormalıdır. Çünkü Allah, el-Hadi ve el-Mucîb’dir.

Yaşanan acı tecrübeler eşliğinde görülmüştür ki ‘iyi bir kul’ olma nihaî gayesine sahip olmayan hiçbir hedefin tasarlandığı gibi gerçekleşmesi mümkün olmamıştır. Çünkü gerçekte ‘iyi insan olmak’, bazen kişinin kendi isteklerinin tersine davranmasını gerektirir. Bu ise sadece bir hususu istemekle başarılabilecek bir durum değildir. İyi bir kul olmak hedefi ise insanın dünya huzuru ve ebedî mutluluğu için gereken ‘sabır/dayanmak, teenni, şükür, feragat, tevazu, teslimiyet, mücahede, diğerkâmlık …’ gibi tüm alt kümeleri kapsayan en büyük genel çerçevedir. Tüm bu niteliklere az-çok sahip olmadan, tanrılaşmamak ve iyi bir insan olabilmek mümkün olmamaktadır. Bunlar olmadan kişi beşer olduğunu unutuyor, bizzat kendi kendisini küçük veya büyük çaplı bir tanrı haline getirebiliyor (25/Furkan:43). Zaten esasında herkes bu dünyaya ‘iyi bir insan/iyi bir kul olmak’ okulunu okumak üzere gönderilmiştir ve mecburen dönecektir. (29/Ankebut:57; 2/Bakara:156). İşin özü budur; bugün bu gerçek ilmel yakîn anlaşılmazsa yarın nasılsa aynel yakîn anlaşılacaktır. Hatırlanmak istenmeyen gerçek budur, duyulmak istenmeyen söz budur. Yoksa işitecek kulağı olan, dinlenecek sözü mutlaka bulur.

İnsan, en iyi insan olabilir fakat tanrı olamaz; var oluşu sorgulayabilir fakat hakikatin künhüne vâkıf olamaz; öleceğini bilerek ve ölüm korkusu çekerek yaşar fakat ölümden de kurtulamaz. Madem ki insanlığın böyle kesin bir kaderi var, öyleyse yine de ‘Yarışın!’(5/Maide:48) denilerek bir yarış gibi yaşanması emredilen hayatta herkesin birincilik hakkı vardır. Çünkü bu yarışta kimsenin birinciliği bir başkasını ikinci kılmıyor. Vesselam…

Yorum Ekle
Yorumlar
Kıymet DOĞAN

20.07.2019

Hocam kaleminize sağlık yine son noktayı koymuşsunuz.
Muhanmed

18.07.2019

Faydalı bir konu
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ