21 Ekim 2019 Pazartesi •

Cemiyet İle Cemaat Arasındaki ilişki

05.09.2019
Mustafa YILDIZ

Aynı fotoğraf karesinde yer alıp ve iç içe olduklarından, çoğu kez de birlikte anılıyor olmalarına rağmen, bireylerin bir araya gelmesinden oluşan, birlikte çeşitli ortak menfaatlerde buluşma ortamı sağlayan, aynı kültürü paylaşan, aynı coğrafyada ve aynı topraklarda yaşayan toplum (Cemiyet) ile aynı duygu ve düşüncelerle aynı his ve heyecanı taşıyan, aynı değer ve ilkeleri ortak payda kabul eden/edebilen, müşterek hedefleri gaye edinen bireylerin bir araya gelerek meydana getirdiği/oluşturduğu topluluk (Cemaat) arasında fark vardır. 
 
 
Şöyle ki, insanlar toplum içinde; “Menfaat araçlarıyla birbirine bağlı/bağlanmış veya benzer saiklerle birbiri ile ilişkilendirilmiş olup, aslında birbirlerini tanımayan isimsiz birer toplumun üyeleri ve bir nevi tesadüfen bir araya gelmiş kalabalıklar” iken, toplulukta ise insanlar; “Müşterek bir düşünce ve fikir ile karşılıklı güven ve itimatla yekvücut olmuş/olmaya çalışan birbirlerine bağlı, sadık kardeşler, dostlar” olarak yerini alırlar.İdeal olanı böyledir.Şimdi de böylemidir? bilmiyorum.
 
 
İnsanlar toplumun içine/içinde doğarlar, zaten başka tercih hakları da yoktur olamaz da.Ancak, topluluğu (Cemaati) insan kendi iradesi ile gönüllü olarak arar bulur.Toplumda hayatını sürdürmek bir nevi mecburiyetten kaynaklanırken, toplulukta ise isteyerek, kişi kendi rızası ile gönüllülük esasına dayalı olarak tercih yaparak dahil olur.  
 
 
Toplumdaki her birey konumunu, kendi çıkar ve menfaatini koruma ve kollama ile şartlandırırken, toplulukta ise kardeşlik/dosluk duyguları daha ileri boyutta olduğundan yeterli derecede olmasada adalet ve paylaşım daha fazla öne çıkar.
 
 
Her birey özellikle yaşlılar zaman zaman toplum içinde kendini yalnız, korumasız/savunmasız hissederken, topluluğa mensubiyet duygularıyla bağlı olan kişi/kişiler kendini aileden saydığından daha fazla güvende ve emniyette hissederler.
 
 
İçinde yaşadığınız toplumun bireyleri ile müşterek bir bağınız ya çalıştığınız işyerinizdir, ya bindiğiniz bir toplu taşıma aracı veya topluca kullanılan eğlence mekanlarıdır.Sinema, Tiyatro veya maç izleme için paylaşılan stadyumlar vs.gibi.ortamlardır.Ancak sınırlı olan bu sürenin sona ermesiyle yine yabancı birer bireyler gibi herkes hanesine geri döner.
 
 
Oysa toplulukda kollektif emeklerle hedeflenen gayeye ulaşma çabası içine girildiğinden, kişi kendini sürekli takipte ve otokontrol altında hisseder.Fiziki ve mekansal ayrılıklar olsa bile, ruhsal birliktelikleri devam eder.
 
 
Toplumda her birey şahsi yeteneklerini kullanırken karşılığında maddi bir menfaat beklentisi içine girerken, toplulukta ise elde edilen çıkar ve menfaatlar, kazanımlar paylaşım esasına göre ve topluluk yararına kullanılır.
 
 
Ayrıca, kişinin toplumda heva ve hevesini tatmin, arzularını gerçekleştirme isteği; bireyin sarf edeceği eforla ve karşılaşacağı meşakkatleri kendi emeğiyle üstesinden gelerek ulaşırken, toplulukta yardımlaşma ve paylaşım söz konusu olduğundan, kişi daha az efor sarfederek beklentilerine daha çabuk ve daha kolay ulaşabilmektedir.
 
 
Aslında bütün dinlerin gayesi de insanları toplum haline getirmek, bireyi ve mensubu olduğu topluluğu da (Cemaati) toplumla özdeşleştirmek ve birliği (Vahdeti) sağlamak/oluşturmaktır.Bir yönüyle dinler; “Herşeyin toplum için” olmasını ister.Bireysel algı “Herşey benim ve topluluğum için”e dönüşürse şayet, artık birlik ve beraberliği (Vahdeti) oluşturma ütopya haline döneceğini bilir.
 
 
Felsefik Entelektüel söylemle söylersek şayet dinlerin maksadı; “Heterojen toplum”u değil, “Homojen toplum”u oluşturmaktır.Maksadın bu olduğu anlatılmasına karşın, mevcut uygulamalar “Ulus Devlet” kurma üzerine işlemektedir. 
 
 
İnsan tabiatı gereği arzuladığı dünyevi ni’metlere ulaşma isteği bazan karşı konulamaz derecede artış gösterebilir.Bu istek ve arzular topluluk içine dahil olmakla daha kolay ve mümkün hale gelme ihtimalinin yüksek olması, kişileri Sivil Toplum Kuruluşu ismi altında topluluklar kurmaya sevk etmiştir.
 
 
Geçmişte de var olan/olmuş yönetimin ulaşmadığı/ulaşamadığı, eksik kalan, gözden kaçan toplumsal hizmetleri sadece bu boşluğu doldurmak, sevap kazanmak ve hayır duası almak için kurulan STK’lar, (Hilful Fudul gibi) birer araçlar iken, maalesef günümüzde kuruluşları itibariyle legal olan, ancak bir araya geliş niyetleri ile yaptıkları faaliyetlere bakılınca, adeta çıkar ve menfaat devşirmenin aracı haline dönüşmüş ilegal kuruluşlar haline geldiklerini söylemek mümkün.İstisnalar mutlaka vardır tabi. 
 
 
Bu olguyu da sadece insan tabiatı gereği görmek veya sadece böyle yorumlamak, ya safdillik olur yada bazı şeylerin üstünü örtmek anlamı gelir.Çünkü bu tür menfi görüntülerin toplumda bu kadar yaygın hale gelmesi, mevcut iktidarların tarih boyu iktidarda kalma adına bir nevi bilinçli olarak menfaat ve çıkarcı şebeke guruplarının sesini kısmada kullanmak için açık bıraktıkları kapı ve adeta sistem haline getirdikleri bir metod olarak pratikte uyguladıkları politik gerçeklik olduğunu görebiliyoruz artık.Üstelik iktidarlar tarafından bırakın bu konularda önlem almayı, bilakis sadakatleri oranında teşvik bile edildiklerini söyleyebiliriz.
 
 
Menfaat devşirme, ihale takip etme, bürokrasiyi kontrol altında tutma vs.gibi uygulamalar STK’lara devredilir veya toplumda böyle bir algının oluşumuna zemin hazırlanır veya bir menfez açılırsa şayet, bu sefer imkanları paylaşma dar çerçeveye indirğenir ve zamanla STK’ların içinde bile zorunlu olarak sayı azaltma gereği doğar ve çeteleşmeler başlar.Yani “İnsan insanın kurdu” olur.Bugün de kısmende olsa yaşanan, yöneliş, gidişat sanki bu yöndedir.
 
 
Bu oluşumlara zemin hazırlama, zirveye gitme yolu ancak budur diye yapılan/yapılacak teşvik ve yönlendirmeler, ehliyet ve liyakat prensibinin ortadan kalkmasına, adalet terazisinin bozulmasına, toplumsal homurdanmaların başlamasına, kopmaların ayrılıkların yaşanmasına yol açması kaçınılmaz olur/olacaktır da.
 
 
“Sen onları birlikte sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır.” (Haşr:14) ayetinin muhatabı müşrikler iken, aynı manzara bugün inanan kesimler arasındaki ilişki durumuyla da benzeme eğilimi göstermektedir.İnşaallah bunlar vehimlerimiz olarak kalır.
 
 
Peki çözüm nedir? diye soru soranlar elbette olacaktır.Bu yazının konusu olmadığından şu kadarını söylemeyle kifayet edelim.Öncelikle inanan insanlar böyle bir sorunun ve daha başka sorunların da var olduğunu görüp kabul etseler/edebilseler, sorunların yarısını zaten çözmüş olacaklardır.Yoksa ”Böyle bir tehlike var!” dendiğinde pencereden aşağıya bakarak hani nerde? denilirse/denilecekse şayet.Demek ki “Konuşmaya gerek kalmamıştır.” ve olmayan soruna da çözüm sunmanın gereği de yok demektir.
 
 
Anlatımlarımızdan ümitsizlik, yılgınlık anlamı çıkmamalıdır. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk olsun.” (Al-i İmran:104) hükmü yalnız başımıza kalsakta yapmamız gerekeni en güzel şekilde özetlemektedir.Yeterki “Usül” ve “Üslup” güzel olsun.
Yorum Ekle
Yorumlar
Ali KESKİNKILIÇ

06.09.2019

Bu tür yazıların okunmasın da yarar görüyorum
Dürümiye / Lezzete Davetiye