22 Ağustos 2019 Perşembe •

Kelimeler bazı anlamlara gelmiyor

21.02.2017
Akif Emre

Batılı aydınlar, siyasetçiler, bilim adamları yükselmekte olan totaliter eğilimlerden, popülist ırkçı partilerin güçlenmesinden hayli endişeli görünüyor. Amerika'da Trump'ın başkan seçilmesinin Avrupa'da domino etkisi yaparak aşırı sağ partilerin oylarını artırmasından korkuyorlar.. Aslında siyasi olarak endişe boyutunu aşmış, somut olarak sağa kayma, aşırı milliyetçi partilerin yükselişi gerçeğe dönüşmüş durumda...


Dünya genelinde totaliter lider tiplerinin başa geçmeye başlaması Batılı entelijansiyayı hayli kederlendirmişe benziyor. Liberalizmin bittiği, çoğulculuğun artık bir ütopyadan ibaret kalmaya başladığı bir döneme girildiğinden yakınmaktalar.. Üstelik göçmenlerin Avrupa kapılarına dayanması ile birlikte tetiklenen yabancı düşmanlığının artık merkez siyaseti rehin alır hale geldiği de aşikar.


Oysa Avrupalıların, sonuçlarıyla karşı karşıya geldikleri mülteci sorununun temel nedenlerinden biri olarak totaliter/dikta yönetimlerin yıllarca arkasında durdukları gözden kaçırdıkları bir gerçek. Ortadoğuda bugün şikayetçi olunan şiddetin temelinde yarım yüzyıldır dış destekle ayakta tutulan diktatörlerin payının olmadığı söylenebilir mi? Toplumsal patlamalar bir günde ortaya çıkmaz. Onlarca yılın birikimiyle kitleler harekete geçtiğinde artık çok geç olabilir. Devrimler ve toplumsal hareketler tarihi bize bu konuda bolca malzeme veriyor.


Bugün yaşanan şey, barbarların Roma'ya dayanması gibi göçmenlerin Avrupa kapılarına dayanmasıdır. Avrupa kendi tarihsel geçmişini hatırlıyor ama korkularıyla yüzleşmekten kaçınıyor...



Bu arada sosyal, ekonomik, psikolojik etkenlere bağlanan kimi politik eğilimlere paralel yükselen daha gerçek faktörler gözden kaçırılır. İslamofobi neden bu şekilde yükselişe geçiyor? Batılı kamu oyu hangi uygulamalara ikna edilmeye çalışılıyor? İslamofobi sadece kültürel bir tepki mi, yoksa bilinçli olarak yönlendirilen bir stratejinin dışa yansıyan yüzü mü?


Şimdi de bunlara yenisi eklendi casus imamlar... Kapıya dayananları durdurmak için duvar örerken duvarın içindekileri temizlemenin hazırlığına benziyor.

Bunca istihbarat örgütüne, askeri ve siyasi karar alıcıların emrinde çalışan bunca akademik kuruluşa rağmen bu tür sosyal patlamalardan habersiz olarak yönetimlerin gerçekten şaşkın olduklarına, Trump'ın çılgın söylemi ile küresel bir gücün bir günde tüm politikalarını değiştirip, dünyanın başına iş açmakta olduğuna inanmamız isteniyor.


Siyasi söylemin medyaya yansıyan yüzü bir tarafa daha reel gerçekler var. Hiç de bir arada yaşama, özgürlük, barış gibi batılı değerlerin tehlikede olduğu yakınmasına benzemiyor. Çok daha katı, yakıcı, ürkütücü ve üstelik gelmekte olan ölümcül bir oyununun habercisi gibiler. Belki de bu rakamlara bakarak bizi nasıl bir dünyanın beklediğini, uygar dünyanın demokratik değerler ile bağdaştırılamayan politik söylemlerin arka planında neler olduğuna dair fikir yürütebiliriz.


Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) son raporuna göre ağır silah ticareti küresel düzeyde, Soğuk Savaş döneminden beri en yüksek seviyeye çıkmış. Silah sanayii ile devlerin ekonomik gücü, silah satışları ile stratejik dengeler arasındaki kaçınılmaz ilişki göz önüne alındığında bu rapor çok daha gerçekçi işaret verebilir.


Dünya silah ihracatının aslan payını Amerika'nın çektiği malum. Ancak bu silah ihracatının hangi bölgelere yapıldığı ve hangi kaynaklardan temin edildiği önemli. Rapora göre ABD dünya silah ihracatının yüzde 33ünü elinde bulunduruyor. Bunu yüzde 23 ile Rusya izliyor. Demek ki silahların Amerika ve Rusya'dan nerelere gittiğine bakarak güç dengeleri, fiili ve muhtemel çatışma alanları hakkında fikir edinebiliriz. Bu verilere dayanarak siyasilerin söylemlerinin, kurulan ya da bozulan ittifakların ne anlama geldiğini de kestirebiliriz.


Soğuk Savaş döneminden bu tarafa en yüksek seviyeye çıktığı belirtilen silah satışlarını ağır silahların oluşturduğu özellikle altı çiziliyor.


Genel olarak bakıldığında Ortadoğu ve özellikle de petrol zengini Arap ülkelerinin en büyük silah müşterisi olduğu görülüyor. Her yıl milyarlarca dolar silah alıp çürüten Suudi Arabistan artık fiili savaşın içinde. Yemen'e müdahale etmesinin yüklü miktarda silah alımlarının gerekçesi olarak gösteriliyor. Belki tersi de doğrudur.


Tersinin doğru olabileceğini ima ettiğimiz durum başka bir ülke için geçerli. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden ve nükleer güce sahip olan Hindistan'ın silahlanmadaki payı hiç de masum görünmüyor. Dünya silah ithalatçıları arasında yüzde 13 oranıyla yer alan Hindistan, 2007 – 2011 yıllarıyla kıyaslandığında yüzde 43'lük bir artışla karşımıza çıkıyor.


Nükleer silahlara sahip Hindistan'ın bunca silahı hangi büyük düşmana karşı yığdığı sorusu akla geliyor.



Amerika ile ittifak kurduktan sonra nükleer kapasitesini yasallaştıran Hindistan'ın iki büyük rakibi var: Çin ve Pakistan. Ancak Hindistan'da yükselen Hindu milliyetçiliğinin hedefinde birinci olarak Pakistan var..



Diğer tarafta Ortadoğuda Amerika ile Rusya'nın paslaştıkları ima edilirken asıl stratejik denklemin Güneydoğu Asya'da yeniden kurulduğu gözden kaçırılıyor. Belirleyici denklemi doğru okuyamayanlar Ortadoğudaki güç dönüşümünü de göremediler.



Obama döneminden beri Güneydoğu Asya'da Çin'i kuşatma stratejisinin en önemli ayaklarından biri Hindistan ise diğeri de Rusya olacak gibi görünüyor. Trump'ın Rusya'ya sempatisi olduğu yönünde magazinleştirilen politikanın arkasında Çin faktörü gözardı edilmemeli. Tıpkı 70'li yıllarda Kissinger'in Kızıl Çin'i yanına alarak Sovyetler'i kuşatmasının tam tersi bir oyun kurulduğunun işaretleri gittikçe belirginleşiyor.



Bu arada Amerika'nın Soğuk Savaşta en büyük destek verdiği Pakistan yerine Hindistan'ı tercihi etmesiyle yükselen Hindu milliyetçiliğinin Batıdaki İslamcı terör söylemi korosuna dahil olmasını birlikte düşünmeli.



Ne diyordu Oğuz Atay: Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor...

 

21.02.2017 / Yenişafak

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye