28 Şubat Kurtlarının Dişleri Ensemizde Dururken, Çakallara Af Promosyonu

10.10.2018
Mehmet Yavuz AY

İnsanı yaralı, toplumu parçalı, devleti yabancı güzel/suskun/yorgun, acıları dinmeyen ülkemizde en çok dile gelen sözcük adâlettir.

Adâlet: Lâf olsun diye çiğnenecek bir sakız değildir, ikiyüzlülüğü kaldırmaz, bizimki-öteki ayrımını kabul etmez, bireyin/toplumun can, mal, nesil emniyetini tehdit ve talan eden çakallara göz yummaz…

Cumhuriyet tarihinde uzun yıllar devlete egemen olan rejim gücünün günah defterlerinin hızla arttığını gördük. Etnik, mezhebi, ideolojik farklılıklara saygı duymayı önceleyen bir irade, çok nadir zamanlarda olageldi.

Askerî vesayet sisteminden güç alan Kemalist irade, bilahare FETÖ yapılanmasının egemenliğindeki iradenin oluşturduğu istihbarat ve güvenlik bürokrasisi arşivi, insanımıza/topluma büyük bedeller ödetti, ödetmeye devam ediyor.

Özellikle 12 Eylül darbe döneminden bu yana, toplumun farklı kesimlerinin maruz kaldığı baskılar, tutuklamalar, işkenceler, faili belli infazlar… Detaylar buraya sığmaz.

Sırası gelen kesimlerin bol bol dayak yediği, görece bir huzur ortamı varsa rejim güçlerinin kriminal olaylar tertip ettiği, farklı yapıları birbirine karşı kışkırttığı hepimizce malumdur.

Altı yüzyıl İslâm belde ve toplumlarının koruyucu şemsiyesi olmuş Osmanlı İmparatorluğundan; İslâm’ı tehdit olarak gören Batıyla aynı çizgiye getirilmiş devlet aklının öncülüğünde Cumhuriyet Türkiye’sine nasıl gelinmiştir?

Bilinçli beslenmiş sağ-sol, alevî-sünni çatışmaları binlerce gencimizin hayatına mal olmuş, aileler de büyük bedeller ödemiştir.

28 Şubat darbesinde oklar dindar, muhafazakâr kesimlere yönelmiştir.

Üniversitelerde başörtü yasağı ile başlayan, sosyal hayatın tüm katmanlarına sirayet ettirilen uygulamalarla:

Kız öğrenciler okullarından atılmış, direnenler polis şiddetinden tutuklanmaya kadar bir seri hukuksuzluğa maruz kalmıştır.

Öğretmenler, diğer memur hanımlar, dindar subay/astsubaylar, askerî öğrenciler işlerinden atılmışlardır.

28 Şubat mağdurlarının sıkıntıları giderilmeden, genel hatlarıyla insanlara karşı suç işlemiş mahkûmların af ya da ceza indirimi rüzgârı estirilmektedir. Kişilere karşı işlenmiş suçların faillerini affetmek, kötülüğü ödüllendirmektir. Yine öldür, yine çal, yine gasp et, yine uyuşturucu sat, adam kaçır, kadın ticareti yap denmekte değil midir?

Bir af tasarısı gündeme gelecekse şiddete bulaşmamış, kriminal davası olmayan siyasî suçlu ve ağır hasta mahkûmları içine alacak bir çalışma olmalıdır.

Yukarda kısmen değindiğimiz tasfiyelerin yanında öyle bir haksızlık var ki, iç acıtıcı, ciğer parçalayıcı. Altı yüzün üzerinde, uydurma örgüt isimleriyle müebbet cezaya mahkûm edilmiş dindar Müslümanlar.

Siz hiç ömrünün baharında 18 yaşında, ansızın bir gece vakti evi basılan, aşağılanma, dayak, küfür, işkenceye maruz bırakılan, örgüt üyeliği isnadıyla eşi gözaltına alınıp müebbet hapis cezası verilen bir gelin, bir genç kız, bir insan tanıdınız mı? Elimde o genç gelinin, Emine Erdoğan’a yazılmış ama gönderilmemiş mektubu var. O mektuptan satırlar sunuyorum:

“Sene 1994. Eşim 23 ben 18’indeyim. Bir Haziran gecesi saat 02 gibi. Yeni evli sayılırız. Ne olduğunu bile anlamadan, bir sürü polis kapımızı baltalarla kırarak içeriye giriyor. Yüzüstü yatırıyorlar bizi. Evin içinde dualarla karışık çığlıklarım, eşimin kafasına, vücuduna aralıksız inen kalaşnikof dipçikleri, tekmelerin yankılanan sesi. Ağıza alınmayacak her türlüsünden küfür ve her hatırladığımda nefesimi kesen, boğazımda bir yumruya dönüşen eziyet ve iğrençlikler…

Eşim götüreli yirmi üç yıl oldu. Onu, senaryolarla işkencelerle gözleri kapalı imzalattıkları bir sürü suçu dayatarak zindana, bizi de ondan pek de farklı sayılmayacak bir hayatın orta yerinde hasret kuyusuna attılar.

(…) Nerede ise çeyrek asırdır içimdeki mevsim döngüsünün baharında zoraki yetiştirdiğim ve bin emekle diri tutmaya çalıştığım hayallerimi ve ümitlerimi, hızla geçen yılların hazanlarının nasıl hunharca soldurduğunu, yolup yolup ömrümün kıyılarına fırlattığını anlatabilseydim. Hiç yaşamadığım gelinliğimi, kadınlığımı belki de hiçbir zaman sahip olamayacağım çocuklarımı, elimden kayıp giden anneliğimi ve siyahlığının bile farkına varmadan beyazlayan saçlarımı.

Çektiğimiz hasretleri, yalnız bırakılmışlıkları, acıları, eziyetleri, zulümleri, yoksunlukları, yoksullukları ve dahi açlıkları. Ölümün eşiğinden döndüğümüz cezaevi yollarını. Parasızlıktan gidemediğimiz görüş günlerini, yolumuzu gözleyen Yusuflarımızı. (…) Zemheri soğuklarda cezaevi kapılarında sırada bekleyip tirtir titreyen yeni gelinleri, burnundan kan atan çocukları, hep nemli bakan anaları ve bu hasretle göçüp gidenleri anlatsam… Acaba sizin de yüreğiniz titrer mi? Bizim içimizdeki kordan oraya da düşer mi ki?

(…) Yani demem şu ki, maalesef Dicle’nin kıyısında kurtlar yüzlerce kuzuyu yedi. Hâlâ kanlı ağızlarıyla dolaşmaktalar. Bedenlerimizde, hayatlarımızda, kariyerimizde onların diş izleri duruyor.

(…) Biz zayıf bırakılmış ve zulme uğramış kardeşlerinizin ve halkınızın sizlerden isteği güçlü bir erkeğin ve liderin yanında bir vakit bu haksızlıkları bizzat yaşamış, kendisi ile bu meşakkatli yola baş koymuş eşi olarak Yusufilerin eşlerinin, annelerinin, çocuklarının, kardeşlerinin seslerine ses olmanız ve kırık ve yaralı kanatlarına bir anne dokunuşuyla değmenizdir.” (N. Ç.)

Vesayetçi, darbeci, FETÖ’cü polis, yargı ve istihbarat arşiviyle verilen cezalar derhal iptal edilmeli.

Ömrünün baharını yazını hapiste geçiren, birçoğu ölümcül hasta 28 Şubat mahkûmları, sonbahar kavşağında hiç olmazsa aileleriyle birlikte olabilmeli.

Diğer 28 Şubat mağdurlarının görmezlikten gelinen hakları da iade edilmelidir.

Adalet ve Kalkınma  Partisi iktidarı, isminin gereğini vakit geçirmeden yapmalı, yüzünü 15 Temmuz darbe girişimine geçit vermeyen, yeni Türkiye’yi vesayetçi, darbeci, ulusalcı kadrolardan kurtaran kısık sesli Müslüman Anadolu Milletine dönmelidir.

 

29.09.2018, Kardelen; Ankara

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları