UHİM 2017 Dünya İnsan Hakları Raporu’nu açıkladı: Batı’da İslamafobi Arttı
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

UHİM 2017 Dünya İnsan Hakları Raporu’nu açıkladı: Batı’da İslamafobi Arttı

04.02.2018

UHİM 2017 Dünya İnsan Hakları Raporunda , Avrupa ve ABD’de İslam düşmanlığının daha da arttığını,  yıl içerisinde pratikte küresel karşılığını ABD yönetiminin sadece mültecilere değil, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan bazı ülkelere sergilediği vize politikalarında da bulunduğunu belirtti.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın, 2017 yılının  hemen başında, başta Suriyeli göçmenler olmak üzere, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan yedi ülkeye yönelik yasakçı politikasını basın açıklamasıyla tüm dünyaya ilân ettiğini belirtilen raporda, bu gelişmenin önemli tepkilere neden olsa da yılsonuna kadar devam ettiği görüldüğü belirtildi.

 

UHİM Bakamı Ayhan Küçük: “Aslında Trump’ın bu yöndeki kararnameye imza atması bir sürpriz değildir. Zira Trump, 2016 Kasım’ındaki başkanlık seçimi öncesindeki kampanyasında İslam karşıtlığı konusundaki görüş ve projelerini paylaşmaya başlamış ve bu yönde uygulayacağı politikaların ipuçlarını ortaya koymuştur” dedi.

 

İslam Düşmanlığına Karşı Çözüm: Küresel Mücadele

 

Batı toplumlarında İslamofobi gibi bir olguyla ve bunun pratikteki sonuçlarıyla mücadelede küresel bir yapılanmaya gereksinim olduğuna kuşku bulunmamakta olduğunu ifade edilen raporda, özellikle İslam coğrafyasını saran çatışma bölgeleri ve sorunların halledilmesi, İslam’ın temsilcisi ve Müslümanların haklarının koruyucusu sıfatıyla ortaya çıkan tikel, spontane oluşumlarla mücadele, Batı’da kurumsallaştırılan İslamofobi üretimi, bizatihi Batılı siyasi partilerinin yine Batı siyasal yaşamının açmazlarından istifade etmek istemesi ile medyanın küresel algı oluşturma ve bunu yayma süreçlerinin birlikte ele alınması gerekmekte olduğu belirtildi.  Bu nedenle d  bu sürecin, Batı toplumu içerisinde yan yana yaşadığı var sayılan bir “Batılı” ile Müslüman kimliğine sahip bir azınlık gruba mensup kişi arasında, birbirini anlamayan bir tür komşuluk ilişkisi bağlamında ele alınamayacağının altı çizildi.

 

UHİM Başkanı Ayhan Küçük raporun devamında : “ İslamofobi kavramını sürekli yeniden üreten aktörlerin, giderek daha yaygın bir şekilde kamusal alanda İslami kurumlar ile bireylerin Müslüman kimliğini izhar edecek giyim kuşama kadar varan çeşitli bağlamları birer saldırı hedefi haline getirmekte oldukları görülmektedir. Önümüzdeki yakın ve orta vadede, İslamofobi konusunun küresel kamuoyunu ve küresel barışı ilgilendiren veçheleriyle birlikte ele alınmasına ve bu yönde önleyici tedbirler alınmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu türden saldırıların önüne geçilmesinde siyasetçilerin, medyanın ve çeşitli kamu kurumlarının politika değiştirmeleri ve elbirliği ile çalışmaları gerekmektedir. Özellikle, günümüzde toplumun hemen hemen her kesimince aktif ve pasif olarak takip edilen enformasyon sağlayıcı kurum olarak medyanın sorumluluğu ayrı bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda, medyanın sorumluluğunu yerine getirmesi konusunda çağrılara karşılık atılan adımların yetersizliği de ortadadır.

Bununla birlikte, bu sürecin Batı toplumlarında bir tür değişime de ön ayak olduğunu ileri sürmek mümkün. Batı toplumlarında gündeme gelen ve kimi uzmanlar tarafından ırkçılık boyutu ile değerlendirilen İslamofobi karşısında, Müslüman birey ve sivil oluşumlar bizatihi Batı’nın gündeme taşıdığı söylenen “demokratik”, “katılımcı” değerleri ortaya koymak suretiyle ilgili toplumlarda yeni bir toplumsal bilinç ve harekete öncülük etmektedirler. Dünyanın çeşitli yerlerinden buraya göç etmiş milletlere mensup bu Müslüman kitleler, “dışarlıklı” grup olarak içinde yaşam sürdükleri Batı toplumlarında demokratikleşmenin motoru haline gelmektedirler. Öte yandan, İslamofobiyi üreten ve sürdüren çevreler ile bu süreçte manipüle edilmekte olan geniş kitleler ise bir diğer coğrafyayı, milleti, dini, kültürü anlama konusunda gerileyen bir tavır ve tutum sergilemektedirler. Batı’nın yaşadığı bu yönelim, bizatihi Batı’nın ürettiği söylenegelen değerlerin erozyonuna neden olmaktadır. Bu bağlamda, konunun salt bir toplum ile sınırlı olmayıp, geniş coğrafyaları ve hatta küresel kamuoyunu etkileyen hususiyetleri dolayısıyla öne çıktığı fark edilmelidir. Mevcut durumun hem Batı ülkelerinde hem de yaygınlaşma eğilimi ve potansiyeli taşıyan diğer ülkelerde daha olumsuz gelişmelere yol açmamasıyla acilen yeniden yapılandırma süreçlerine ihtiyaç vardır. Bu süreçte, Batılı toplumlar içerisinde İslamofobinin “destekçisi” olanlar kadar, olmayanlarla herhangi bir tarafa mensup olmayan kişi ve grupların olduğunu hesaba katmak gerekir. Özellikle İslamî kökenli sivil yapılanmaların ikinci ve üçüncü kategorideki kişilerle yakın işbirliği tesisinin bu sorunun ortadan kaldırılması veya hafifletilmesindeki rolü göz ardı edilmemelidir. Buna ilave olarak, Batı’da İslamofobinin bir toplumsal hastalık olduğunun farkındaki yerel yönetimler, üniversiteler, sivil oluşumlar sorunun çözümünde Müslümanları yanlarına almak suretiyle katılımcı değer ve tutumları hayata geçirmelidirler” dedi.

 

UHİM RAPORUNDAKİ HAK İHLALLERİ ŞÖYLE:

 

 Sağlık Alanındaki İhlaller:

 İlaç Endüstrisi:

 

ABD ve AB ülkelerinin hakimiyetindeki ilaç endüstrisi, patent haklarının ötesine geçen verilerin kullanımının sınırlanmasını sağlayan antlaşmalarla yeni ilaçların geliştirilmesini tekellerine alarak geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin bu ilaçları daha ucuza üretmelerinin önüne geçmektedirler.1 Ayrıca yeni ilaçların geliştirilme aşamasında yapılan araştırmalarda verilerin şeffaf olarak açıklanmaması bu ilaçları ithal eden ve kullanan toplumlar için keşfedilmemiş toksisiteler ile zehirlenmeler açısından risk oluşturduğu gibi o ülkelerde insanlar üzerinde maliyeti yüksek yeni araştırmaların yapılmasına yol açmaktadır.

 

Alternatif Tıp Alanında yapılan Uygulamalar ve İlaç Sahteciliği:

 

Modern tıp uygulamalarının karmaşıklığı, maliyeti, sentetik olma algısı ve insanı kısıtlayıcı karakteri Doğu’da yüzyıllardır kullanılan yöntemleri Batı’ya taşımış, bitkisel tedavilere giderek artan ilgiye neden olmuştur. Her yaştan insanın kullandığı bu doğal olduğu düşünülen tedaviler ile modern tıbbın öngördüğü tedaviler sıklıkla birlikte yürütülmektedir. Ancak bazı bitkisel ürünlerin birlikte kullanımı, aşırı kullanımı ya da kullanılan ilaçlarla etkileşimi ölüm dahil birçok ciddi sağlık sonuçları doğurabilmektedir. Antik çağlardan beri birçok amaçla tüketilen baharat ve bitkilerin sağlık için faydalı oldukları bilinse de üretimi ve arz zinciri sırasında sağlıkla ilgili biyolojik ve kimyasal kirleticilerle kontamine olma riskleri bulunmaktadır. Besin intoksikasyonlarında araştırmalar genellikle ana gıdalar üzerinde yapıldığından kontamine baharat ve otların toksik bir neden olarak ortaya konması zordur. Baharat ve otlar patojenik mantarlardan kaynaklanan miyotoksinler, böcek ilacı kalıntıları ve karıştırılan maddeler nedeniyle endokrin bozukluklar ve kanser yapıcı etkiye sahip olabilirler. Yapılan bazı çalışmalarda kurutulmuş baharat ve otların üzerinde insan sağlığı için zararlı yapışkan mikroorganizmalar tespit edilmiştir

 

Sahte ilaç pazarlaması dünya çapında giderek artan bir sorun olmaya devam etmektedir. Uluslararası sahte ilaç piyasası her geçen gün büyümektedir. Bu piyasanın 75-200 milyar dolarlık bir pazarı olduğu tahmin edilmektedir.Sahte ilaçların tahminen %80’i Hindistan Meksika ve Çin’de üretilmektedir. İçerisinde aktif farmasötik madde olmayan sahte ilaçlardan, ilaç etkisi varmış gibi satılan gıda takviyelerine kadar geniş bir aralık ilaç kalpazanlığının alanına girmiştir. Halk sağlığı için oldukça önemli bir sorun olan bu sahte ilaçlar her geçen gün tespit etmenin daha zor olduğu sofistike yöntemler ile muadilleriyle hemen hemen aynı görünecek şekilde üretilip ambalajlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre gelişmiş ülkelerdeki tüm ilaçların %1’inin, tüm dünyadaki ilaçların %10’unun ve gelişmekte olan ülkelerdeki ilaçların %50’sinin sahte olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca internet ortamında satılan ilaçların ise %50 oranında sahte olduğu belirtilmektedir.

 Gelişmiş ülkelerde ilaç kalpazanlığına karşı daha etkin sistemler kurulabilmişken geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde bu farmasötiklerin düzenlenmesi ve kontrolü için etkin sistemler bulunmamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde en çok sıtma, tüberküloz ve AİDS tedavisinde kullanılan ilaçlarda sahteciliğe rastlanırken, gelişmiş ülkelerde erektil disfonksiyon, kilo verdirici ve kilo aldırıcı ilaçlarda sahtecilik sıktır.

 

Organ Ticareti

 

Artan nüfusu ile beraber organ nakli ihtiyacı da artan Çin ve yasal olarak organ vermenin yasak ancak almanın serbest olduğu İsrail organ arayan ülkelerin başında gelmektedir. Bu nedenle en çok organ hırsızlığı ve operasyonlarının bu ülkelerde yapıldığı düşünülmektedir. Bu ülkelerde mahkumların ve göçmenlerin organlarının alınmasına devletin göz yumduğu ve hatta devlet eliyle organ kaçakçılığının yapıldığına dair duyumlar mevcuttur.

Organ kaçakçıları kurbanları aldatarak ya da onlara zor uygulayarak organlarını alabilmektedir, organını satmayı kabul eden kurbana vaat ettikleri ücretleri ya hiç ödememekte, ya kısmen ödemekte ya da eğitimsiz, fakir, göçmen ya da evsiz insanları onların izni olmaksızın tedavi ediyor gibi göstererek organlarını almaktadırlar. Ayrıca turistleri ve çocuklarını kaçırarak organlarını alabilmektedirler. Deprem ve savaş bölgelerinde, kimsesiz göçmen çocukları ve sokak çocuklarının kaçırılarak organ ticareti için kullanıldıkları gösterilmiştir. Kimi zaman para karşılığında fakirden zengine olan nakillerin yanı sıra kimi zaman bu işlemler organları alındıktan sonra insanların yok edilmesi ile sonuçlanmaktadır. Hayatta kalabilen organ vericileri ise çoğunlukla organ cerrahileri sağlıksız koşullarda yapıldığı için Hepatit B,C, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklara maruz kalmaktadırlar

 

Ötekileştirmenin, Propagandanın Vasıtası Kılınan Kültür ve Sanat

 

 İnsana kişiliğini kazandıran ve devamlı olarak etkileşim içinde olunan toplumda uyulması gereken kuralların bir kısmı hukuka, bir kısmı örf ve adetlere bir kısmı da inançlara dayalıdır. Toplumların kendine özgü ilişki biçimi, kuralları olmasına rağmen her geçen gün artan iletişim imkanları ile insanlara hâkim kültürler tarafından dayatılan ya da farklı iletişim kanalları ile sunulur görülen yaşam tarzı, değerler sistemi, davranış kalıpları, dili ile kültürel bir değişime zemin hazırlamaktadır. Dünyada hızla artan kültürlerarası etkileşim hayatımıza her yönden tesir etmektedir.

 

İslamofobi ve Türkofobi Özelde Türk milleti genelde İslam milletleri, içinde barındırdıkları etnik ve dinî grupların kültürünü özgürce yaşayabildiği özgürlük adaları olmuştur. Türkiye gerek dini gerek kültürü gerekse de devlet geleneği bakımından Osmanlı’nın mirasçısı olduğundan uzlaşma kültürünün yaşandı- ğı iyi örneklerdendir. Binlerce yıldır bütün dinlere, inançlara ve kültürlere beşiklik etmiş Anadolu; halklar ve inançlar arası kardeşliğin ve hoşgörünün anavatanı olmuştur. Kültürler ve medeniyetler beşiği Anadolu’nun birleştirici ruhundan beslenen bu anlayış, halkımızın tüm renkleriyle bir arada yaşama iradesinin en güzel tezahürüdür. Büyük medeniyet tecrübemizden gelen birikim ve inancımız gereği farklı inanç ve kültürlerin yarınlara taşınması insanımızın temel ilkesi olmuştur. Ancak özellikle Batı’da kökenleri ve amacı hakkında uzun uzun konuşulabilecek kurulmuş, hatta kurgulanmış bir kavram olan İslamofobi ve Türkofobi maalesef hayatı- mızın her alanına sokulmak istenmiştir. Bu kavram özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında medya organları ve siyasîler aracılığıyla dünya gündemine taşındığın İslam’a karşı iki tavır var. Birincisi düşünme, tefekkür. İkincisi araştırmadan reddetmedir ki temelde korkuya dayanıyor. İslam’dan korkudur (İslamofobia) bu. Bu yaygın tavır geçen yüzyılda sömürgelerde insanları ezen, sömüren emperyalist stratejilerin de temel dayanağıdır. Bunlar etkileri alanında nüfuz ettikleri sahalarda ‘civilisation’ (medenileştirme) maskesi altında modern misyonerler olarak çalıştılar. Bu tavır etkisini yer yer bugün de İslam dünyasında sürdürüyor.”5 Avrupa hafızasında Müslümanların, Doğu’nun lideri olan Türklerin düşman-kötü-suçlu olarak belirlenen konumu “Türkofobi” şeklinde neredeyse kolektif belleğe yerleşmiştir.

 

Gelir Dağılımdaki Bozukluk Dünya Genelinde Artmaya Devam Ediyor

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü küresel ekonominin iyi yolda olduğunu açıklasa da dünyada yaşayan herkes bu ekonomik büyümeden eşit şekilde yararlanamıyor. Fransız ekonomist Thomas Piketty ve beraberindeki ekibin yaptığı bir araştırma, dünya genelindeki gelir eşitsizliğinin son 35 yılda daha da arttığını ortaya koydu. “Dünya Eşitsizlik Raporu”1 adlı söz konusu araştırma 70’i aşkın ülkeden 100’ün üstünde araştırmacının katkısıyla hazırlandı. Rapora göre, “1980 yılından bu yana, dünyanın en zengin %1’lik dilimindeki insanların gelir artışı, en fakir %50’nin gelir artışını ikiye katladı ve orta gelirli sınıf ekonomik büyümeden neredeyse hiç fayda görmedi.”

 

Gelir Dağılımdaki Bozukluk Dünya Genelinde Artmaya Devam Ediyor Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü küresel ekonominin iyi yolda olduğunu açıklasa da dünyada yaşayan herkes bu ekonomik büyümeden eşit şekilde yararlanamıyor.

 

Fransız ekonomist Thomas Piketty ve beraberindeki ekibin yaptığı bir araştırma, dünya genelindeki gelir eşitsizliğinin son 35 yılda daha da arttığını ortaya koydu. “Dünya Eşitsizlik Raporu” adlı söz konusu araştırma 70’i aşkın ülkeden 100’ün üstünde araştırmacının katkısıyla hazırlandı. Rapora göre, “1980 yılından bu yana, dünyanın en zengin %1’lik dilimindeki insanların gelir artışı, en fakir %50’nin gelir artışını ikiye katladı ve orta gelirli sınıf ekonomik büyümeden neredeyse hiç fayda görmedi.”

 

Özgür Yürü Vakfı Başkanı Andrew Forrest, “Hala 40 milyon kölenin olması, bizim için utanç verici. Son 5 seneki sonuçları göz önünde bulundurduğumuzda 89 milyon kişi birkaç gün ila 5 yıl arasında değişen kölelik uygulamalarına maruz kaldı” şeklindeki açıklaması modern çağlar olarak adlandırılan günümüz dünyasının acımasızlığını gözler önüne seriyor.

 

Bu tablonun oluşmasında hiç şüphesiz küresel aktörlerin Ortadoğu ve Afrika’da doğrudan ya da dolaylı olarak yaptıkları iç savaş, askerî operasyon, işgal ve etnik temizlik etkilidir. Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyata’nın, Batı ülkelerinin Afrika’ya gelişinde söylediği söz halen zihinlerde tazeliğini korumaktadır. Ne demişti Jomo Kenyata: “Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim incilimiz, onların toprakları vardı.”

 

ÇOCUK İŞÇİ SORUNU

 

Gana ya da Fildişi Sahili’nde çocukların kakao yetiştirilmesinde çalışmasından kim sorumlu?

 

Akıllı telefon ve elektrikli otomobil bataryalarını üreten ve yaşları 7’ye kadar düşen çocuk işçilerin sessiz sedasız ölümlerinin sorumlusu kim?

 

 

Peki ya Kosta Rika ya da Ekvador’da, Batılı ülkelerde uzun yıllardır yasak olan pestisitin ananas ya da muz tarlalarında sıkılması yüzünden hastalanan özellikle çocuk işçilerden kim sorumlu?

 

Tüm bunların sorumlusu modern zamanların tiranları dev küresel şirketlerdir. Küresel ekonomide çokuluslu şirketler, prodüksiyon ve tedarik zincirlerindeki insan hakları ihlallerinde sorumluluk sahibi oldukları gerekçesiyle şikayet edilemiyor. Birçok vakada zarar gören kurbanlar tazminat alamıyor. Örneğin Hindistan Bhopal’de 33 yıl önce meydana gelen felakette ABD kökenli Union Carbide firmasının Bhopal’de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan sızan zehirli gaz binlerce kişinin ölümüne neden olmuştu. Nestle firması da medyada Fildişi Sahili ve Gana’da çalıştırdığı çocuk işçilerle gündeme gelmişti.

 

 Dünyada 152 Milyon Çocuk İşçi Var!

 

Uluslararası Çalışma Örgütü ve Özgür Yürü Vakfı ile Uluslararası Göç Örgütü’nün raporuna göre, dünyada yaşları 5-17 arasında değişen 152 milyon çocuk işçi var. Bunların %70,9’u tarımda, %17,1’i hizmet sektöründe, %11,9’u da sanayide çalışıyor.

 

KÜRESEL SİSTEMİN EĞİTİMDE YOL AÇTIĞI TAHRİBAT

 

Evangelist, Tapınakçı, Siyonist küresel çete ve soyguncu finans oligarkları İslam coğrafyasına yönelik 300 yıldır aralıksız operasyon düzenlemektedir. Küresel servetin %50’sinden fazlasını ellerinde tutan %1’lik kesim, toplumların kültürlerini, inançlarını ve mensubiyet duygularını dejenere ederek ve savaşlar çıkartarak servet biriktirmek suretiyle yeni bir dünya imparatorluğunun temellerini atmak istemektedir. Kurulan tam anlamıyla bir sömürge düzenidir. Bugün Fransa her yıl Afrika’daki 14 eski sömürgesi olan ülkelerden koloni vergisi adı altında yaklaşık 500 milyar dolar para almaktadır. Bu ülkelerin yıllık gelirlerinin %85’i her yıl Fransa Merkez Bankası’nda toplanmaktadır. Keza İngiltere, İspanya ve ABD gibi ülkelerde de durum bundan pek farklı değildir. Dünya ülkelerinin kaynaklarını sömüren kapitalist sömürgeci devletler, aynı zamanda ülkelerin eğitim sistemlerine de nüfuz ederek toplumların tarih, inanç, kültür, mimarî ve sanat birikimlerini de tahrip etmektedir.

 

Örneğin 2017 yılında Ürdün’de yapılan değişiklikler artık okul kitaplarında erkeklerin sakalına ve kadınların başörtüsüne kadar uzanmaktadır. Ürdün’de Leyl Suresi’ni anlatan konu başlığının yerine yüzme konulu yeni bir ders getirilmiştir.

 

Cezayir’de eğitim bakanı 2016-2017 döneminde ilkokul müfredatından Kur’an dili olan Arapçayı çıkartmayı önermiştir.

 

Tunus’taki eğitim bakanı mutluluğu teşvik etmek için karma okullarda matematik ve fizik konularının azaltıp dans ve müzik derslerine ağırlık verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

 

Endonezya’da İslam’ın laikleştirilmesi ılımlı İslam aracılığıyla yürütülmektedir.

 

Türkiye’den FETÖ mensuplarının da gidip gelmeye başlamasıyla Endonezya’da 2016’dan beri tatbik edilmekte olan yeni İslamî eğitim müfredatı sözde barışçıl, hoşgörülü ve ılımlı bir İslam’a vurgu yapmaktadır.

 

 Türkiye’de ise ara dönemleri saymazsak 94 yılda tam 64  MEB Bakanı görev yapmıştır. Son yirmi yılda değişen bakan sayı- sı 11, ortalama görevde kalma süreleri ise 1,5 yıldır.

 

Her gelen bakan “yenilik” adı altında sayısız yöntemler denemiştir. Ne var ki 94 yıldır değişmeyen tek şey mevcut seküler, pozitivist eğitim sisteminin yapısı olmuştur. Ders Kitaplarında FETÖ İzleri Ülkemizde 2017 yılında müfredat değişikliğine gidilmiş, ders kitaplarında da bazı değişiklikler yapılmıştır. Ne var ki ders kitaplarının içeriğinde FETÖ propagandası, ılımlı İslam vurgusu ve tarih sövgüsü şiirlere rastlanılmıştır. Başak Yayınları’ndan çıkan 6. sınıflar Türkçe kitabının 13. sayfasında “ahlaksız karikatür” ile başlayan skandalların ardı arkası kesilmemiştir. Doku Yayınları’ndan çıkan  kitabın 31. sayfasında bu sefer ecdadımıza hakaretler savuran bir şiir konulmuştur. “Halkın ne söz hakkı vardı ne oyu / Mutlak hâkim idi padişah soyu / Uyutulmuş idi asırlar boyu / Uyandı silkindi durdu bu millet” dizelerinin geçtiği bu şiirle Millî Mücadele Osmanlı padişahlarına karşı verilmiş gibi takdim edilmiştir. Sevgi Yayınları’ndan çıkan 6. sınıf Sosyal Bilgiler ders kitabının 148. sayfasında “Çan, hazan, ezan sesi buluştu” şeklinde verilen bir metinde FETÖ’nün “dinler arası diyalog” projesinin propagandası yapılmıştır.

 

Aynı kitapta, “Sinop’ta Nükleere Hayır Mitingi” başlığı ile verilen bir metinde Gezi olayları meşrulaştırılmaya çalışılarak ülkemizin enerji politikaları sözde çevre hassasiyeti adı altında hedef alınmıştır. Gün Basım Yayınları’nın 7. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitabında FETÖ’nün firari imamlarından Osman Eğri’nin hazırladığı “Cabbar Kulu’dan Öğütler” okuma metnine yer verilmiştir.3 Kalabalık Sınıflar İslam ülkelerinin birçoğunda kalabalık sı- nıflarda yapılan öğretim de ciddi ihlaller doğurmaktadır. Örneğin 2017 yılı itibariyle Mısır’da bazı sınıflarda öğrenci sayısı 120 civarındadır. Yemen’de ise tek bir sı- nıfta 90-120 arasında değişen öğrenci bulunmaktadır. UNESCO’nun açıkladığı verilere göre Güney Asya’nın en kalabalık sınıfları Pakistan’dadır ve 3 öğretmene 500 öğrenci düşmektedir. Sudan, Fas, Ürdün, Moritanya ve Somali’de binlerce okul eğitim faaliyetlerini çadırlarda yürütmek zorundadır.

 

UNICEF’in raporunda; Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da 12 milyon çocuğun okul dışı olduğu, Afganistan’da çocukların %40’nın okula gitmediği ve kırsal alanlardaki Afgan kadınların %90’nın okuma yazma bilmediği ifade edilmektedir. Ayrıca 3 milyon çocuk savaş sebebiyle okulu bırakmak zorunda kalmıştır.

 

BATI’DA YABANCI DÜŞMANLIĞI

 

Birleşik Krallık’a bağlı İngiltere ve Galler’de 2016-2017 döneminde bir önceki döneme kıyasla nefret suçlarında artış yaşanmıştır.

 

İslamofobik saldırıyı, «Müslümanlara günlük hayatlarında yönlendirilen küfür, kötüleme, nefret veya şiddet içeren sözlü ve fiziksel saldırılar» olarak niteleyen rapora göre, İslamofobik saldırıların %68’i kadınlara yönelik olarak gerçekleşmiştir. Araştırmaya göre, saldırıya uğrayan her 5 kadından 4’ü başörtülüyken, her 10 kadından 3’ünün yanında çocuğu olduğu halde saldırıya uğramıştır.

 

Bu makale 659 defa görüntülendi.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye