Osmanlı'dan 15 Temmuz Öncesi Türkiye'sine Askeri Vesayet Sistemi / Mehmet Yavuz AY
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Osmanlı'dan 15 Temmuz Öncesi Türkiye'sine Askeri Vesayet Sistemi / Mehmet Yavuz AY

16.07.2018

Askerî vesayet sistemi; halkına, halkının değerlerine düşman bir ideolojik devlet ve ordu tasarımını dayatmıştır. Farklı değer, inanç ve etnik yapıdaki gruplara mensup insanları ulus devlet kalıbına dökme operasyonları “iki yüzlü kimlik gurupları” oluşumuna yol açmıştır. Ülkemiz insanının yaslanabileceği iç dinamikler hızla erimiş, toplum birbirine yabancılaşmış, sosyo-kültürel çözülme ciddî boyutlara ulaşmıştır.

Darbelerin önüne geçmenin birinci şartı, her an darbe olabileceğini unutmamak; her alanda kalıcı düzenleme yapmak ve güçlü denetim mekanizmaları oluşturmaktır. Ülke yönetimi, barış ve “savaş, askerlere bırakılamayacak kadar ciddi iştir”…

 

Mehmet Yavuz AY Yazdı:

OSMANLI’DAN 15 TEMMUZ 2016 ÖNCESİ TÜRKİYE’SİNE ASKERÎ   VESAYET SİSTEMİ           

Sistem üzerindeki asker egemenliğini algılama, anlama ve tahlil edebilmek için kapsamlı bir tarih okuması yapma, geçmişi hatırlama gerekir. Türkiye’yi kuşatan askerî darbeler, muhtıralar geleneğinin kökleri Osmanlı’ya uzanır.

Osmanlı’nın “Asker Devleti” özelliği nasıl belirleyici olmuşsa Türkiye’nin kurucu iradesine de askerin etkin ve yönlendirici gücü egemen olmuştur. Halef-selef konumundaki iki devletin bünyesinde etkin, güçlü ve bağımsız bir “Sivil İrade” hiç bulunmamıştır. Osmanlı’nın “Başıbozuk” algısı neyse günümüz Seyfiye’sinin başıbozuk (sivil) anlayışı da aynıdır.

Bir redd-i miras davası sürdürülüyor gibi görünse de Türkiye, Osmanlı İmparatorluğunun devamıdır. Ne ki, Osmanlı’nın dünyaya hükmettiği dönemlerin dini, ahlaki, sosyo-kültürel, ekonomik ve askerî değerleri yüklenilmemiş, 19. yüzyılda belirginleşen ekonomik ve askerî çöküşle tetiklenen kimlik buhranı, temel değerlerden uzaklaşma döneminin olumsuz dinamikleri Türkiye’ye taşınmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu adalete dayanan ekonomik ve askerî sisteminin getirdiği avantajlarla çevre devletlerine üstünlük sağlayarak büyük bir güce dönüştü. Büyük fetihleri gerçekleştiren ordu, devletin zaafa düştüğü, gücünü yitirdiği dönemlerde başına buyruk hareket etmiş isyan ve darbelerle ülke yönetimini belirlemiş, iktidarlara ortak olmuştur.

“İstanbul, Osmanlı başkenti olduktan sonra büyüklü küçüklü birçok isyana tanık oldu. Bu isyanlar o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki, bazen padişahın mutlak vekili olan sadrazamların kelleleri alınırken, bazen de bizzat padişahlar tahttan indirilip öldürüldü.

(…) Özellikle Atmeydanı, Osmanlı devri isyanları ile adeta özdeşleşen bir mekân olmuştu. (…) meydan, kozların paylaşıldığı, hanedanın meşruiyetinin, idarecilerin icraatının yüksek sesle eleştirildiği ve şehrin kapılarının kapatılmasından sonra askerî grupların farklı unsurlarının birbirlerine kılıçlarını çekip silahlarını boşalttığı; karşılıklı fetvaların birbirlerini hükümsüz kıldığı; (…) bazı devlet adamlarının canlarına mal olurken, bazıları için ise ikbal kapılarının ardına kadar açıldığı; özetle her şeyin “devletin bekası ve adaletin temini için yapıldığı”, kozların paylaşıldığı bir mekândı.[1]

36 Osmanlı padişahının 12 tanesi darbe ile tahtından olmuş 6 tanesi de öldürülmüştür.

 

TAHTTAN İNDİRİLEN PADİŞAHLAR

 

1-   II.Bayezid                        Zehirlendi.

2-   II.Osman                         Öldürüldü.

3-   I.Mustafa                         Eceliyle öldü.

4-   Sultan İbrahim                Öldürüldü.

5-   IV.Mehmed                     Eceliyle öldü.

6-   II.Mustafa                       Eceliyle öldü.

7-   III.Ahmed                        Eceliyle öldü.

8-   III.Selim                          Öldürüldü.

9-   IV.Mustafa                      Öldürüldü.

10 -Sultan Abdülaziz            Öldürüldü.

11- V.Murat                           Eceliyle öldü.

12- II. Abdülhamid                Eceliyle öldü.

 

1446 Edirne Buçuktepe isyanı ile başlayan yeniçeri ayaklanmaları Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar padişahlar ve yönetici kadrolar üzerinde kılıç sallamaya devam eder. Padişahlar üzerinde baskı kuran, ilmiye - kalemiye- seyfiye sınıflarını kendi çıkarları doğrultusunda fişleyen, her darbe girişiminde kelle isteyen, kelle alan yıkıcı bir unsura dönüşür.

İstanbul’un fethinde önemli rol oynayan ordu, Fatih Sultan Mehmed vefât ettiğinde, özellikle kapıkulu askerleri aç kurtlar gibi İstanbul’a dağılarak, büyük bir yağmaya girişirler.

Yavuz Sultan Selim, İran seferine çıktığında ikmal ve iaşe sıkıntılarını bahane eden yeniçeriler açıkça isyan eder, padişah çadırına tüfek atarlar.

Kanuni dönemi 16 Mayıs 1525 yeniçeri ayaklanmasında başta Veziriazam İbrahim Paşa’nın sarayı olmak üzere Vezir Ayas Paşa ve Defterdar Abdüsselam ve diğer görevlilerin konakları, halkın dükkânları ve evlerini yağmalarlar.

2 Nisan 1589 III. Murad döneminde kapıkulu askeri değeri düşük akçe ile maaşlarının ödenmesini kabul etmez ve isyan başlatır. Osmanlı tarihinde ilk defa, isyancılar saraya gönderdikleri listede yer alan devlet adamlarının kellelerini isterler.

17. yüzyıl; iktidarı ele geçirmek isteyen güçlerin örtülü kışkırtmaları, “devletin bekası tehlikede” bahanesini öne çıkarmaları neticesinde, genellikle sipahilerin kimi devlet görevlilerinin kellesini istemeleri; canını malını, makamını korumak isteyenlerin yeniçerilerle birlikte hareket ederek isyanları bastırmaya çalışmalarına sahne olur.

18 Mayıs 1622’de II. Osman’a yapılan, en dramatik en çarpıcı darbedir. İlmiye, kalemiye ve seyfiyenin itirazlarına rağmen sultanın hacca gitmek için Üsküdar’a geçmesi, ikbal ve makam bekleyen güçlerin ekmeğine yağ sürer. Asiler, padişahın hocasının, kızlar ağası ve sadrazamın katledilmesi için Şeyhülislam Esad Efendi’den fetva alırlar. Yedikule’ye hapsedilen II. Osman (Genç Osman) darbecilerin işbaşına getirdiği Veziriazam Davud Paşa ve ekibi tarafından işkenceyle öldürülür. Padişahın kulağını, burnunu keserek Sultan Mustafa’nın annesine götürürler.   

1651’de yeniçeri ocağı ağalarının şehir halkına zulümleri, ticareti ve tayinleri kontrolleri altında tutmaları, İstanbul esnafını isyana iter.

1648’de bir darbeyle babası Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesi ile padişah olan IV. Mehmed, yine bir darbe ile tahtı bırakmak zorunda kalır.

I.Abdülhamid dönemi Osmanlı tarihinde ilk defa padişaha yönelik bir bildiri bırakılma olayına sahne olur. Padişahın bildiriye ilişkin değerlendirmesi “Sahte bir kağıttır. Hemen saklanması gerekmektedir.” şeklinde olur ama deniz kuvvetleri personelinin yapmış olduğunu düşünür.

II. Mahmud, yeniçeri ayaklanmaları yüzünden, önce amcasının oğlu III. Selim’in tahttan indirilmesine, sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesine şahit olur.

Yeniçeriler 15 Haziran 1826 Perşembe gecesi isyan ederler. Yeni askerî sistemi kabul etmediklerini söyleyip, kellesini istedikleri devlet adamlarının listesini saraya sunarlar. II. Mahmud diğer askerî grupları, ulema ve halkı yanına alır. Saray cephaneliğinden çıkarılan silâhlar, halka dağıtılır.

Askerler ve halk tekbirlerle Aksaray’daki yeniçeri kışlalarına doğru harekete geçer. Son kez yapılan “Teslim ol!” çağrısı kabul edilmeyince yeniçeri kışlası topa tutulur. Altı bin (bazı kaynaklar daha fazla olduğunu söyler) yeniçeri öldürülür, yakalananlar idam edilir. II. Mahmud taraftarlarının kaybı 87 kişidir. 19 Haziran 1826 hayat normale döner. Yeniçerilik kaldırılır. Yeniçeri ağalığı yerine “Seraskerlik” kurulur.

1836’da teşrifat (protokol) düzenlemesinde serasker, şeyhülislam ve sadrazamla denk hale getirilir. Bu durum Seyfiyeyi (Asker) idarî ve siyasî yapının temel dayanaklarından biri yaptığı gibi ordunun iktidar üzerindeki etkinliğini de arttırır. Merkezî ordunun başkent ve önemli merkezlerde konuşlanması darbecilerin vesayet gücünü perçinler.

Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemleri incelendiğinde darbe geleneğinin nerelere vardığı, devlet mekanizmasının cuntalaşan gruplar tarafından nasıl ele geçirildiği, kişisel çıkarların devlet çıkarı gösterildiği, “Din elden gidiyor!”, “Vatan elden gidiyor!” naraları ile darbeler yapıldığı görülecektir. Bu iki padişahın dönemi, askerî vesayet sisteminin analizinde ders niteliğindedir.

Sultan Abdülaziz 1861 yılında tahta çıkar. Dönem; isyanların, batılı devletlerin müdahalelerinin, rüşvetin ve malî krizin ayyuka çıktığı, çözülme/bozulma zamanlarıdır. 1854’de başlayan dış borçlanma devlet için alarm zillerinin çalmasına neden olmuştur. 1875 yılı bütçesinde 5 milyon altın açık vardır.

Çevresinin yönlendirmesiyle israfa meyleden Abdülaziz, iyi niyetli, vakar sahibi biridir. Döneminde Avrupa’daki teknolojik gelişmeleri yerinde görmek üzere Avrupa’ya seyahate çıkar. Donanma yenilenir, demiryolları metro ve tramvay hatları inşa edilir. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) açılır. Tüm bu gelişmelere rağmen ülkenin dış borçları ödenemez hale gelmiştir.

Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Azledilen Adalet Nazırı Midhat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah efendi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi için yoğun gayret gösterirler. Bahriye Nazırı ve Harp Okulu komutanı da cuntaya dahildir. Dörtlü çete Abdülaziz’e düşmanca bir tavır içine girer. İstanbul medreselerindeki talebeleri el altından kışkırtırlar. 10 Mayıs 1876 günü Fatih, Bayezid, Süleymaniye medrese talebeleri dersleri boykot ederek gösterilere başlarlar. Birtakım üst rütbedeki âlimlerin de katıldığı darbe toplantısı azledilmiş Midhat Paşa’nın konağında yapılır. Hal’ fetvası, Fetva Emini ve Şeyhülislâm tarafından imzalanır. Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın, Dolmabahçe Sarayını askerle sarıp veliaht Murad Efendi’yi Serasker Kapısı’na getirmesine ve orada Murad’a biat edilip Sultan Abdülaziz’in hal’ edilmesine karar verilir.

Tahttan indirilen Abdülaziz ve ailesi Topkapı Saray’ına gönderilir. III. Selim’in öldürüldüğü daire şimdi Abdülaziz’e tahsis edilmiştir. Burada kalmak istemeyen Abdülaziz, V.Murad’a mektup yazarak başka bir yere naklini ister. V.Murad’ın emriyle 2 Haziran 1876 Cuma günü Feriye Saray’ına nakledilir. 4 Haziran Pazar sabahı Sultan Abdülaziz’in odasına gelenler eski padişahı bilekleri kesilmiş vaziyette kanlar içinde bulurlar.

Çağırılan Marko Paşa başkanlığındaki doktorlar heyeti, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın müdahalesi ile etraflıca muayene etmeden, Abdülaziz’in bir makasla bilek damarlarını keserek intihar ettiği yönünde rapor hazırlar.

Abdülaziz’e tahsis edilen korumalar, özel hizmetini gören Fahri Bey, bölgenin emniyetini sağlayacak karakol subayları ve iki harem ağası da cuntanın adamlarıdır. Cinayeti fiilen işleyenler Abdülaziz’in korumalarıdır.

Darbeci subaylar hiçbir insani, ahlaki ilkeye uymaya gerek bile duymazlar. Feriye Saray’ına götürülürken, Sultan Abdülaziz’in eşi Neş’erek Sultan’a bir subay hakaret eder, zorla şal çarşafını açar.

II. Abdülhamid 1876’da tahta çıkar. 33 yıl Devlet-i Âliye’yi güç şartlar altında yöneten Abdülhamid de selefinin akıbetine uğrar. Hal’ fetvasının ilk müsveddesini sarıklı mebuslardan Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır) hazırlar. Fetvada padişaha isnad edilen suçlar şunlardır:

 

  1. 31 Mart Vakası’na sebep olmak.
  2. Dini kitapları tahrif ettirmek ve yaktırmak.
  3. Devlet hazinesini israf etmek.

 

Padişahın hal’ kararını Abdülhamid’e tebliğ etmek üzere seçilen heyet, ayrı bir utanç ve hüzün vesilesidir: Âyandan Ermeni Aram, Bahriye Feriği Laz Hikmet, Selânik mebusu Yahudi Emanuel Karasu ve Draç Mebusu Arnavut Esad Toptanî.

II. Meşrutiyet’in ilânında ordu içindeki İttihad ve Terakkici subayların eylemleri büyük rol oynar. İttihad ve Terakki, iktidarı boyunca “orduya dayanma” ilkesini sürdürür. Ordu içinde II.Abdülhamid döneminin subayları tasfiye edilir, yerlerine İttihadçı genç subaylar atanır. Kısa bir süre içinde orduda ikililik baş gösterir; subaylar, sizden-bizden ayrımına tâbi tutulur.

Osmanlı’dan sonra Türkiye’yi de askerin demir yumruğu ile ezip, askerî vesayet sistemini tâhkim edenlerin ülkeye verdiği/vereceği zarar ve yıkımları II.Abdülhamid’in şu tarihî sözlerinde bulabiliriz :

“Hem bari orduyu politikadan çekebilseydik. Yeniçerilerin bire kadar kırılmasının üstünde kırk yıl bile geçmeden Hüseyin Avni Paşa’nın ordusu Amcam Abdülaziz Han’ı tahttan indirdi. “Hanedana karşı olanlar Hanedandan yana olanlar” diye bölündü yeni baştan ordu, 93 Muharebesini kaybettik. Biraderim Murad’ı da beni de tahttan indiren aynı ordudur. 93 muharebesini niçin kayıp ettiysek, Balkan Harbini de onun için kayıp ettik. Tarih değil, hatalar durmadan tekerrür ediyor. Bugün bir vatan kayıp ediyorsak sebebi yine ordudur.

Osmanlı tarihini anlayanlar bilirler ki, bu ülke kuvvete dayanarak değil, adalete dayanarak kurulmuştur. (…) Adalet meşruiyetin temelidir. Meşruiyet, hükmetmenin mesnedidir. Kuvvet meşruiyetin müeyyidesidir. Bu halde kuvvet meşruiyete, hükmetme adalete dayanmak zorundadır. Her kim ki adaletsiz hükmetmeye, meşruiyetsiz kuvvet kullanmaya kalkarsa yıkılır. Ordu gayesi içinde elindeki kuvveti kullanırsa meşru, gayesi dışına kayarsa gayri meşrudur. Belki bazı şeyleri yakar, yıkar ama, sonunda kendisi de yıkılır. Ve maalesef bu enkazın altında bir devlet de çöker.”  [2]  

Talat ve Enver Bey’in başını çektiği Bâbıâli baskını siyasî tarihin en ilginç hükümet darbelerinden biridir. Bu darbeden sonra İttihad ve Terakki iktidarını  sağlamlaştırır. 1918’in sonuna kadar sürecek koyu İttihad ve Terakki dönemi başlar.

İttihad ve Terakki iktidarı, muhalefetin tepkilerini ve kimi suikastları başta İstanbul olmak üzere ülke genelinde baskı, yıldırma, tasfiye ve yok etme aracı olarak kullanır. “Hürriyet! Adalet! Müsavat!” diye nara atanlar, iktidarları döneminde her türlü baskı, zulüm ve adaletsizliği millete reva görmüşlerdir.

İttihad ve Terakki politikaları, Cumhuriyet kadrolarının da sık sık başvurduğu yöntemler arasında yerini alır.

Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde ilk darbe, Birinci Meclisin tasfiyesinde yapılır.

28 Ekim 1923 gecesi, 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini öngören yasa tasarısı kabul edilir. Bir “oldu bittiye” getirilerek Cumhuriyet ilân edilir. Çoğu mebusun haberi bile yoktur. Akabinde Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ilk başbakan olur. Bu darbe karşısında, Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen isimleri, Mustafa Kemal-İsmet İnönü ikilisine karşı muhalefete geçerler.17 Kasım 1924’de Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir paşalar ile Adnan Adıvar ve Rauf Orbay tarafından Terâkkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulur.

3 Mart 1925’de yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen İsmet Paşa, 4 Martta Takrir-i Sükun Kanunu’nu meclisten geçirterek doğu illerinde sıkıyönetim ilân eder. Şeyh Said isyanı bahane edilerek İstiklâl mahkemeleri kurulur. Basına karşı çok sert tedbirler alınır. 3 Haziran 1925’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası hükümet kararı ile kapatılır.

Haziran 1926’da ortaya çıkarılan İzmir Suikastı bahane edilerek, İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa bütün muhaliflerini tasfiye ederler. İzmir İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen isimlerinden Kâzım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Refed Bele beraat ederler ama aktif siyasî hayattan da tasfiye edilirler.

23 Aralık 1930 Menemen Vakası ülke genelinde fişlenmiş kimi cemaat önderi ve mensubu 2200 Müslüman’ın toplanıp tutuklanması için kullanılır. Askerî mahkeme 33 kişiye idam kararı verir ve uygular.

1924, 1961 ve 1982 anayasaları darbelerin ardından, darbeci asker ve sivillerin gözetiminde, halktan ve değerlerimizden kopuk kadrolara yaptırılır.

Osmanlı darbecilerinin sadrazam kellesi alma alışkanlığı, Cumhuriyet darbecilerine 27 Mayıs 1960 darbesinde düzmece ve güdümlü bir mahkeme kurarak başbakan ve bakanları asmak için ilham vermiş olmalı… Darbe sonrası binlerce general, subay ve astsubay tasfiye edilir.

Askerî vesayet sisteminin egemenlik alanını daha da genişletme operasyonu, 1961 Anayasası’nda Millî Güvenlik Kurulu(MGK)  ve Askerî Yargıtay’ın ihdasını sağlamıştır.

12 Mart 1971 Muhtırası, ordu içinde çizgi dışı cunta hareketinin tasfiyesi ve hükümet değişikliği ile sonuçlanır.

12 Eylül 1980 darbesinin cuntacı paşaları yazdırdıkları anayasalara bile ihtiyatla yaklaşmışlar, “Anayasa komisyonu” kurarak düzeltmelerde bulunurlar. 1982 Anayasası’na son şeklini veren Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu bunun tipik bir örneğidir.

1982 Anayasası (7 Kasım 1982) asker egemenliğini o denli koyulaştırmıştır ki geniş kitlelerin kişilik haklarının, inanç, örgütlenme ve kamuda görünür olma özgürlüğünün üzerinden silindir gibi geçmiştir. Askerî vesayet sistemi için yeni dokunulmazlık alanları ihdas edilir : Yüksek Askerî Şura (YAŞ), YÖK, DGM ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) gibi.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur AYİM’le ilgili gerekçeyi şöyle ifade ediyordu : “YAŞ’ta alınan kararları Danıştay bozuyordu. Bunun önüne geçmek için AYİM’in kurulmasına karar verdik”.

Orgenerallerin mutlak saltanatı için 1982 Anayasası 125. madde ile “ Yüksek Askerî Şura kararları yargı denetimi dışında” tutulur. Söz konusu madde 12 Eylül 2010 referandumu ile kaldırılabildi.

Her darbe bir sonraki darbenin altyapısını oluşturur. Yeni cuntacı, darbeci ekip hazırlanır. Tıpkı bir bayrak yarışı gibi…Türkiye adeta yarı açık bir cezaevi olmasına rağmen vesayetçi sistemin balans ayarları bitmez. Darbe histerisi yalnız askerleri kaplamaz. İşadamları, medya, bürokrasi, darbeden beslenen siyasî partiler, birtakım dalkavuklar, kifayetsiz muhterisler generalleri kışkırtırlar, kullanırlar. Osmanlı’da askerleri isyan için kışkırtanlar, kendi çıkarlarından hiç bahsetmezler. “Din elden gidiyor! Vatan elden gidiyor!” diye ortaya çıkarlar. Bugünün darbecilerini kışkırtanlar da çıkarlarından bahsetmeden “Laiklik elden gidiyor” teranesini haykırırlar. Darbelerin değerler maliyeti hesaplanamayacak kadar büyükken, ülkeye dayattığı ekonomik kayıplar korkunçtur. Millet fakirleşirken, ülkemiz onlarca yıl geriye giderken, bir avuç darbeci elitin kasaları ve göbekleri büyür.

             1000 yıllık Anadolu toprakları ve Anadolu insanının kaderi üzerinde zar attılar. O kadar azgınlaşmışlardı ki kendilerinde tanrısal güç olduğuna inandılar. Nasılsa bu halkı canları ne zaman isterse evire çevire benzetiyorlardı. Batı Çalışma Gurubu ile ülkede fişlenmedik insan bırakmadılar. MGK Genel Sekreteri fiilî başbakandı. Başbakanlık Takip Kurulu, bürokratik bütün kademeleri MGK Genel Sekreterliği adına takipten sorumlu oldu. Genelkurmay Başkanı’ndan randevu aldığı için sevincinden bomba patlatan başbakan gördük. Devlet, yeraltı unsurlarıyla yerine göre öz-üvey evlat demeden çocuklarını kutsal cinayetlere(?!) kurban etti.  

               Yetmedi. Bunca acı, gözyaşı, işkence, tasfiye, suikast, fişleme, zehirleme… Nelere şahit olmadık ki. Fadimeler, Kalkancılar… Hepsi, yeni bir darbe için şartların olgunlaştırılmasının parçalarıydı. TÜSİAD’ın beyaz adamları, medyanın patronları ve sahibinin sesi gazetecileri, özgürlükçü sendikaların ağaları, borsalar- odalar düzeninin baş haramileri, brifing hakimleri, inanç düşmanı rektörleri el ele darbe çığlıkları ile doldurdular gök kubbeyi. Generallerine koştular, kılıç olup, balyoz olup insinler halkın tepesine diye. Hepsi yurtseverdi, çıkar peşinde değillerdi. “Laiklik elden gitmesin, ülke ortaçağın karanlıklarına gömülmesin” diye idi çığlıkları. Ve geldi darbe.  28 Şubat 1997 darbesi  Osmanlıdan günümüze  isyan, darbe, muhtıra, Özel Harp, MGK operasyonları ne varsa hepsinin alaşımı gibi.

1984-2010 yılları arasında hukuk dışı yöntemlerle binlerce subay/astsubay askerî vesayet sisteminin elemanları tarafından önce fişlenmiş, İttihad ve Terakki döneminde olduğu gibi ”sizden-bizden” ayrımına tâbi tutulmuş, ardından YAŞ kararlarıyla ordudan uzaklaştırılmıştır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu Müslüman halkın çocukları üzerinde kılıç gibi sallanırken, askerî okulları Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetiminden uzak tutmaktadırlar. Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir Millî Eğitim Bakanı değil askerî okulların müfredatını belirlemek, kapısının önünden bile geçememiştir. Bir genelge ile liselere dayatılan ve yakın zamanda ancak kaldırılabilen “Millî Güvenlik Dersi” eğitim üzerindeki askerî vesayetin önemli bir parçası olmuştur. Okul idarecileri, öğretmenler ve başörtülü öğrenciler bu derse giren subaylar tarafından fişlenmiştir. Başörtülü öğrenciler derslere alınmayarak sınıfta kalmaları sağlanmıştır. Öğretmen asker eşleri muhbirliğe yönlendirilmiştir.

İç Hizmet Kanunu 35. madde sistemi koruma kollama adına darbelere gerekçe yapılmıştır.

Vesayet sisteminin önemli bir ayağı da ekonomidir. Ticaretle uğraşan, banka alıp satan, salça bisküvi üreten bir ordu örneği dünyada yoktur. Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) özel bir kanunla kurulmuş, vergi muafiyetleri ile ülke ekonomisinin %10’unu geçen bir büyüklüğe ulaşmıştır. OYAK’a açılan davalar AYİM’de görülmektedir. OYAK yöneticileri askerî mahkemenin gölgesinde istedikleri gibi çalışmaktadırlar.

Savunma bütçesi şeffaf biçimde hazırlanmaz. Bütçeyi tahsis eden meclis tarafından kontrol edilmez. Askerî bürokrasi, gizliliği hesap vermeye tercih eden bir anlayışa sahiptir.

Türkiye’de geçerli hale getirilen siyasal ve hukukî sistem içerisinde, TSK.lerini yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin denetleme yetkisi yoktur veya göstermeliktir.TSK her türlü maddî, hukuki, siyasî, askerî, kültürel denetimini kendi başına, siyasî gözetim ve denetimden uzak, istediği gibi yapar. Devlet içinde devlet gibidir.

TSK ayrıcalıklıdır. Sivil toplum, sivil bürokrasi ve teknokrat kadronun güçsüzlüğü nedeniyle sivilleri küçümser, sivil siyasete kuşkuyla bakar. Sivil siyasî sorumlularla, sorumluluğu olmayan askerler arasında açık ve sağlıklı iletişim kanalları yoktur. Askerler kimseye güvenmezler.

Ordunun devlet ve toplum hayatına müdahale duygusunu öne çıkaran diğer bir etken de, kendisine karşı koyacak bir gücün bulunmamasıdır. Askeri vesayet AK Parti hükümeti döneminde gerilese de, kışla, lojman, orduevi düzeni eskiden nasılsa öyle devam etmektedir.

Askerî vesayet sistemi; halkına, halkının değerlerine düşman bir ideolojik devlet ve ordu tasarımını dayatmıştır. Farklı değer, inanç ve etnik yapıdaki gruplara mensup insanları ulus devlet kalıbına dökme operasyonları “iki yüzlü kimlik gurupları” oluşumuna yol açmıştır. Ülkemiz insanının yaslanabileceği iç dinamikler hızla erimiş, toplum birbirine yabancılaşmış, sosyo-kültürel çözülme ciddî boyutlara ulaşmıştır.

Darbelerin önüne geçmenin birinci şartı, her an darbe olabileceğini unutmamak; her alanda kalıcı düzenleme yapmak ve güçlü denetim mekanizmaları oluşturmaktır. Ülke yönetimi, barış ve “savaş, askerlere bırakılamayacak kadar ciddi iştir”…


[1] Osmanlı İmparatorluğunda Askeri İsyanlar ve Darbeler, Erhan Afyoncu, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2010

[2] Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları, 1985, İstanbul, Sf. 99–100

Bu makale 671 defa görüntülendi.

Yorum Ekle
Yorumlar
Hidayet ÇELİK

18.07.2018

-"Darbe tarihimiz" diye bir tarihsel sürece sahibiz maalesef. Bu yazıda, bu tarihsel sürecin irdelendiğini görüyoruz. bu anlamda derli toplu bir yazı olmuş. Tabi, nedenlerinin de irdelenmesine yönelinseydi, bir kitap ortaya çıkardı. Fakat, nedenleri ile ilgili bir cümle etmek gerekirse, halkımızdaki demokrasi ve özgürlük bilincinin yeteri kadar gelişmemiş olmasından da darbecilerin cesaret aldıklarını düşünüyorum. Demokrasi geçmişi çok daha uzun olan ve bu nedenle demokrasi bilinci daha da gelişmiş olan ülkelerde "darbe tarihi" diye bir durumdan söz edilemez. Özellikle cumhuriyet dönemimizdeki darbelerde bunun önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Aydınlatıcı bilgiler için yazara teşekkür ediyorum...
Mahmut Ay

17.07.2018

Fanstantik bir yorum,katılmadığını bölüm Ler de var... Güzel.
Aydın yalcın

16.07.2018

Güzel bir yazı teşekkürler
Arif yazıcı

16.07.2018

Güzel yazi. Ama yöneticilerin hiçmi hatasi yok.. ben 80 yaşadim.. şimdi düşünüyorum. Kabahatler demirel ecevit ve erbakan.. siyasetin sistemine uyup memleketi tepsi içinde sundular..yapmalari gereken yapip bir araya gelselerdi. Olurmuydu darbe.
Hayatı Yımaz

16.07.2018

Çok güzel bir yazı. Sorumlu makamlarda bulunanların mutlaka okuması ve dikkate alması gerektiğini düşünüyorum. Teşekkürler Mehmet abi.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye