16 Aralık 2019 Pazartesi •

DİNİN DAVAYA, DAVANIN SİYASİ HAREKETE DÖNÜŞMESİ -1- / Mehmet Yaşar Soyalan

25.10.2019

Yazarımız Sayın Mehmet Yaşar Soyalan’ın kendine has üslubu ile kaleme aldığı “7.yy’dan 21.yy’a Dinin Araçsallaştırılması Üzerine Bir Önsöz Denemesi” olan “DİNİN DAVAYA, DAVANIN SİYASİ HAREKET DÖNÜŞMESİ” konu başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünü ilginize sunuyoruz

Her Taraf Haber

Giriş

Sömürge Öncesi ve Sömürge Sonrası Süreçlerde Dinin Araçsallaştırılması

Müslüman dünya son yüz elli yıldır özellikle de İkinci Dünya savaşından sonra din, dindar, devlet ve vatan/ coğrafya algılarında önemli değişim ve dönüşümler yaşadı. Bu değişim ve dönüşümlerin bir sonucu olarak oluşturduğu yeni tasavvurların, yeni kavramların sınırları içinde düşünüp konuşmaya hatta yaşamaya başladı. Hayat mücadelesini bu yeni algı üzerinden sürdürmeye çalıştı. Bu yeni durumda en başat ve en belirleyici olan şey, dinin bir davaya/ ideolojiye, davanın da bir siyasi harekete dönüşmesiydi. Bu dönüşüm klasik dini tasavvurun alt üst oluşu anlamına geliyordu.

Otorite ve iktidarların, dolayısıyla iktidara gelmeyi/ iktidarı ele geçirmeyi en temel amaç edinmiş siyasi hareketler tarafından dinin araçsallaştırılması elbette yeni bir durum değildir. Herkesin malumu olduğu üzere Müslüman gelenekteki ilk Şii ve Harici örgütlenmeleri, Emevi ve Abbasi iktidarları ve bunlara ait devlet tasavvurları, dinin salt devlet ideolojisine dönüşmesinin, hatta devlet ile dinin özdeşleştirilmesinin/aynılaştırılmasının ilk örnekleriydi. İlk Müslüman yüz yılının ortasından itibaren Müslüman coğrafyada da imparatoryal devlet algısının egemen olması, muhalif siyasi hareketlerin bir süreç içerisinde etkilerinin ve taraftarlarının azalmasına, var olanların da yer altına çekilip gizli örgütlere dönüşmelerine dolayısıyla marjinalleşmelerine ve toplumsal tabanlarını kaybetmelerine neden oldu. Bu tür faaliyetler zaman zaman dini egemen kılmak için ortaya çıkan arızı grup ve durumlarla sınırlı kaldı. Aynı şekilde bu süreçte Müslüman toplum farklı dini tutum ve yorumlara sahip topluluklar olarak farklı coğrafi bölgeleri merkeze alarak ayrıştılar ve zaman içinde asabiyeyi esas alan ve imparatoryal devlet düzeni ile uyumlu kendi devletlerine sahip oldular. Bu düzen, bu algı ve tasavvur bu şekliyle 18.yy’a kadar devam etti.

 

Batının 17.yy dan itibaren tüm dünyada küresel bir sömürge düzeni kurmaya başlaması ve Müslüman coğrafyaları işgal etmesi ile birlikte Müslümanlar da yeni arayışlar içerisine girdiler. Farklı coğrafyalarda farklı renklere, kültürel özelliklere ve dini yorumlara göre şekillenmiş Müslümanlara ait devletler bir yandan bu küresel emperyalist hegemonya ile ölüm kalım mücadelesi verirken bir yandan da bu mücadelenin bir yansıması olarak bu coğrafyalarda tepkisel fikri ve siyasi oluşumların ortaya çıkmasına neden oldu. İslami yorumlama biçimlerinde yeni okumalar ve yeni ekoller ortaya çıkmakla birlikte Osmanlı dâhil bütün devletler hegemon sömürgeci devletler tarafından ortadan kaldırıldı. Bu coğrafyalar ya doğrudan sömürgeci güçler tarafından ya da onların atadığı/ yönlendirdiği yerel ortakları tarafından yönetilmeye başlandı. Sadece Osmanlı bakiyesi topraklarda 30 civarında yeni devlet kuruldu.

Yaklaşık iki yüz yıl süren bu küresel hegemon sömürge sürecinde askeri gelişmeler yanında sosyal, siyasal, kültürel, dini, ekonomik, bilim ve teknoloji alanlarında pek çok yeni gelişme oldu. Aslında her açıdan yeni bir dünya kuruldu. İmparatoryal devlet modeli ortadan kaldırıldı, ulusal ölçekli devlet modeli yeryüzüne egemen oldu. Bu süreçte konumuz açısından en önemli şey toplumsal asabiye yerine coğrafya merkezli seküler ulusalcılık fikri yeni devlet düzeninin esasını oluşturuyordu. Müslüman coğrafya da bu anlayışın etkisi altına girdi. Osmanlı dâhil dönemin büyük devletlerinin çökmesinde/çökertilmesinde bu seküler ulusalcı anlayış en belirleyici unsur oldu. Çünkü bu seküler ulusalcı tasavvur, küresel hegemon sömürgeci güçlerle mücadeleyi savsattığı gibi mevcut devletlerin içten çökertilmesine de neden oldu ve neredeyse kendi devletlerini bu emperyal sömürgeci güçlere anahtar teslim devrettiler.

İşgale Karşı Mücadelede Dinin Başat Rolü

Ancak bu yıkım sürecinde ve yıkım sonrasında yaşananlar hem yerel olana yabancılaşmış seküler ulusalcı anlayışın sorgulanmasına ve yeni anlayışların ortaya çıkmasına hem de bu işgalci emperyal sömürgeci güçlere karşı yeni yerli bir bağımsızlık mücadelesinin başlamasına neden oldu.

Bu bağımsızlık mücadelesi, emperyal güçlerin bölgedeki taşeronluğunu yapan küçük bir kesim dışında farklı bütün etnik ve dini gurupları, sosyal ve siyasi yapıları içine alan bir mücadeleydi.

Ulusalcı olanı ve olmayanı ile Müslümanlar tüm renk ve çeşitliliğiyle işgal altındaki tüm Müslüman coğrafyada özgürlük mücadelesine başladılar. Bu mücadele pasif direnişten/ sivil itaatsizlikten silahlı mücadeleye kadar bölgenin, bölge halkının ve işgalcinin tutum ve uygulamalarına göre çeşitlilik arzediyordu.

Çünkü tüm Müslüman coğrafya bir bütün olarak (Moğol ve Haçlı istilaları dönemi hariç, ki o da geçici ve bazı bölgelerle sınırlı idi.) ilk defa tamamıyla gayrimüslim devletler tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar onların emri altında, her açıdan asimile sürecine tabi kılınarak yaşamak durumunda kalmışlardı. Bu, Müslüman coğrafyanın ilk defa karşılaştığı bir durumdu.

16.yy’da başlayan küresel hegemon emperyal güçlerin tüm dünyayı işgali süreci 1. Dünya savaşı sonrasında tamamlanmış, dolayısıyla bu süreçte Müslüman coğrafyanın da neredeyse tamamı işgal edilerek imparatoryal devlet dönemi sona ermişti. Bu durum yeni küresel güçleri ve devlet modellerini ortaya çıkarmış, ancak iktidarların otoriter ve buyurgan yapısında herhangi bir değişiklik olmamıştı.

Birbiri ile irtibatlı ve iki elin parmağını geçmeyecek sayıda birkaç devlet tarafından işgal edilen koca dünya, karşılarında çatışacak güç kalmayınca bu emperyal sömürgeci devletler birbirlerinin işgal bölgelerine göz dikerek birbirleri ile çatışmaya başladılar.

Her emperyal hegoman güç/devlet iktidarını ve kazanımlarını başka bir devlet ile paylaşmak istemediği gibi dün birlikte hareket ettiği gücün kazanımlarını da kıskanmaya başladılar. Bu durum yeni küresel güçlerin kendi aralarında çıkar çatışmalarının ve yeni savaşların ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu çatışma hali, devletlerini ve iktidarlarını kaybeden Müslüman toplulukların kendileri olma, iç kavgalarını sona erdirme/erteleme ve bulundukları coğrafyanın hegoman emperyal gücüne karşı topraklarını kurtarma, özgürlüklerini kazanma mücadelelerinde onların işini kolaylaştırdı. Özellikle 2. Dünya savaşı sonrasında bu mücadele daha da hız kazandı ve bu süreç, Müslümanların yönetimde olduğu pek çok yeni devletin ortaya çıkması ile sonuçlandı.

Müslümanların özgürlüklerini kazanma süreçlerinde, Müslümanlar hangi anlayışa sahip olurlarsa olsunlar; ister ulusalcı, milliyetçi, ümmetçi olsunlar, ister coğrafya merkezli, kültürel bir İslam’a inansınlar, isterse dini merkeze alan yeni bir devlet kurmak için ayaklanmış olsunlar bu süreçte her bir Müslümanı motive eden en önemli şey; birincisi özgürlüklerini kaybetmiş olmaları ve bu nedenle kendilerini aşağılanmış hissetmeleriydi. Bu aşağılanmışlıktan kurtularak özgürlüğe kavuşma isteğiydi. İkincisi onlar bu durumdan ancak birlik beraberlik içinde olduklarında kurtulabilirlerdi: Onların arasındaki birlikteliği sağlayacak tek birleştirici maya ve güç İslam’dı, Müslümanlıklarıydı. Yani onları motive eden en temel şey İslam’ın bizzat kendisiydi.

Zaten onlar da özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini Müslüman kimliklerine dayalı olarak yapıyorlardı. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun her bir Müslüman mücadele ve ayaklanmasını dini merkeze alan cihad anlayışı üzerinden yapıyorlardı. Çünkü İslam’ın temel metinleri bu noktada onlara maddi manevi, psikolojik desteği veriyordu. Ayet ve hadisler, geçmişteki örnek uygulamalar bu motivasyonun temelini oluşturuyordu. Artık bu mücadele, sıradan bir toprak kurtarma mücadelesinin çok ötesine geçerek bir var olma, varlık- yokluk mücadelesine dönmüştü ve bunun bir devamı olarak bu mücadele İslam’ın emri ve Müslüman olmanın gereği olarak kabul ediliyordu.

Sadece bir coğrafyada var olmanın değil Müslüman olarak kalabilmenin de yegâne yolu olarak görülüyordu. Bu kabule karşı çıkmak İslam’a karşı çıkmak ve Müslüman kimliği inkâr anlamına geliyordu. Dolayısıyla bu varlık yokluk mücadelesinde dışarıda kalmak dinin dışında kalmak ile eş anlamlıydı.

Zaten bu dönemin Müslüman coğrafyasındaki olaylarını incelediğimizde baştan sona dini simge, sembol ve söylemlerin kullanıldığı bir cihad hareketleriyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. En seküler bir yaşantı içinde olanlar bile bu mücadele içinde keskin birer mücahide evirilmişlerdi. Hatta bu mücahitleşme durumu çoğu zaman kişinin seküler hali ile birlikte, yani hem batı karşıtı tutumunu sürdüren hem de Batılı değerleri önemseyen bir kimlik ve haleti ruhiye içinde gerçekleşiyordu.


Devam Edecek…

"Bu makale, Aynı zamanda , Yetkin Düşünce Dergisi'nin 2019 temmuz-eylül (2. yıl, 7.sayı)  sayısında yayınlanmıştır."

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Enti Halı / Makina halıcılığında ÖNCÜ