Adaleti Savunma Hakkı Kimindir / Ümit Aktaş

10.05.2018


Adalet arayışı veya savunusu, sorun kendi nefsimize dokunduğunda başlamaz; başlamamalıdır. Çünkü o zaman artık mesele adaletin ikamesi çabası olmaktan çıkarak, bireysel bir hak arayışına dönüşür. Kuşkusuz ki insanın hakkını araması da oldukça önemli bir cesarettir. Ama doğrudan kendisiyle ilgili bir mesele olmadığı halde, salt adalet savunusu için verilen bir mücadele ise, cesareti aşarak, aynı zamanda erdemli bir davranışın ortaya konulmasıdır. Nitekim Şuara Suresinin son ayetlerinde, şairlerden bahisle dile getirilenler, bir şiir ya da şair eleştirisinden ziyade, doğrudan hakkını savunma cesaretini göstermekle ilgilidir. “Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip doğrulukta sebat edenler, Allah´ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar (haklarını korumak için mücadele edenler) başkadır. Haksızlık edenler ise, hangi duruma (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” İman edenler, yani Allah´tan emin oldukları gibi, kendileri de halkı (insanları)  emin kılanlar. Zira bir rivayetinde Hazreti Resul, müminlerin, ellerinden ve dillerinden tüm insanların emin olduğu kişiler olduklarını belirtmektedir. Oysa Müslümanlar sadece Müslümanların ellerinden ve dillerinden emin oldukları kişilerdir. Beri yandan bu kişiler, doğru davranışlarda bulunacaklar, daha doğrusu, doğrulukta sebat edeceklerdir. Bir başka deyişle de, “iyiliği yaygınlaştırıp, kötülüklerle mücadele edecekler”dir. Yine onlar, Allah´ı çokça ananlardır. Yani kendi edimleriyle ve düşünceleriyle Allah´ın isimlerini (ahlakını, yaratma biçimlerini) olabildiğince tecessüm ettirebilenler. Öte yandan ise bu kişiler, haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunmak için müminlerle elbirliği yapanlar ve haksızlığı/zulmü bertaraf edenlerdir.  

Adalet kavramı Kuran´ın en temel ilkelerinden birisi olduğu kadar, tarih boyunca da, Müslümanların en önemli siyasi ve ahlaki şiarlarından biri olmuştur. Dolayısıyla bir toplumda adaleti ifade etme, savunma ve ikame hakkı, her şeyden önce Müslümanların sorumluluğudur ve öyle de olmalıdır. Müslümanlar çeşitli gerekçelere dayanarak bu sorumluluklarını ifadan geri duramazlar. Adaleti savunma hakkını başkalarına bırakamazlar veya en azından farklı kesimlerle bu konuda yardımlaşırlar. Ve şayet birileri Müslümanların yerine bu hakkı sahiplenmekte ve savunmaktaysalar, Müslümanların en temel sorumluluklarından birisini üstlenmişler demektir. Dolayısıyla da bu en temel sorumluluklarından birisini üstlenme cesareti ve erdemini üstlenemeyen Müslümanların da, bu açıdan imanları eksilmiştir, eksilmektedir. Bunun da ötesinde, çeşitli gerekçelere dayanılarak adaletsizliğe göz yummanın, bu konudaki duyarsızlığın ve hatta her ne gerekçeyle olursa olsun adaletsizlikleri makulleştirmenin bağışlanabilecek hiçbir yanı yoktur.

Kendilerine yöneltilen zulme karşı adaletsizlikleri ifade etmek kadar adaleti talep etmek ise, doğal olarak doğrudan mağdur ve madunların hakkıdır ve bu hak, hiçbir şekilde sorgulanamaz. Bu açıdan maduniyetini ve mağduriyetini dile getiren biri ile Adil olan Allah arasına hiçbir kimse giremez. Adaleti savunma hakkı hiçbir biçimde hor görülemez ve engellenemez. Üstelik haklarını savunmaya çalışan insanların her türlü sözü söyleme ve elbette ki başkalarına haksızlık etmemek ve onları mağdur etmemek şartıyla, eyleme geçme hakları da bulunmaktadır.

Özellikle de İslamî cemaatlerin ve hareketlerin bu husustaki sorumlulukları, diğer faaliyetlerinin çok daha üstündedir. Çünkü İslam´ın toplumsal ve siyasal açıdan en temel ilkesi, iktisaden, siyaseten ve ahlaken adaletin gerçekleştirilmesi ve adaletsizliklerin önlenmesidir. 

Ama içerisinde bulunduğumuz ve fakat çoğu kişinin henüz ne olup bittiğinin tam olarak farkına varamadığı bir süreç, maalesef, Türkiye Müslümanlığının (dolayısıyla da bu konuda bir iddia sahibi olan İslamcılığın) bu en temel şiarını savunma hakkını elinden almış durumda. Dolayısıyla en azından bu kesimler açısından “İslamcılık”, giderek sağcı ve muhafazakâr bir aymazlığa sürüklenmiş durumda. Öyle ki, adalet kavramını savunma hakkı bile, yıllardır adaletsizliğinden hareketle kendisine ve iktidarına karşı muhalif bir ideoloji oluşturulan CHP´ye bırakılmış durumda. Ve maalesef, AKP´yi bir yana koyalım, yıllardır adalet mücadelesi veren İslamî cemaatler bile, mazlumların haklarını savunmak ve “ne oluyor yahu, adalet neden ayaklar altında çiğneniyor, neden ikame edilmiyor?” demek yerine, sadece ve sadece klasik CHP suçlamalarıyla yetinmekteler. Aslına bakılırsa CHP gibi devletin kurucusu bir partiyi devlete karşı adalet arayıcısı durumuna icbar etmek, daha doğrusu adaleti savunma hakkıyla CHP´yi taltif etmek bile, bu kesimler için bir utanç ve vebal olarak yeter. Tabii ki CHP´nin bu hamleleri büyük ölçüde stratejik. Çünkü CHP, tüm hak ve adalet söylemlerine karşı, toplumsal kesimleri madunlaştıran ideolojik argümanlarından (ırkçı ve tek adam tapıncına dayanan faşist bir ideoloji, seçkinci bir batıcılık, laikçi bir despotluk vb.) asla vazgeçmiş değil. Hâl böyle iken, bu CHP´yi, yıllardır sürdürdüğü içi boş bir sosyal demokrasi söyleminden, bir sosyal demokrat parti hüviyetine doğru yakınlaştırmak ve kurucusu olduğu(nu iddia ettiği) devlete karşı hak ve adalet savunucusu haline getirmek de, epeyce bir marifet (!) olsa gerek.

Enfal Suresinin şu ayetini defalarca okuduk ve konuştuk: “Dikkatli olun! Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (hepinize sirayet eder). Bilin ki Allah´ın azabı şiddetlidir.” Ayetler üzerindeki sahici konuşmalar, -ve şayet o da mümkünse- ayetlerin anlamına ve künhüne vukufiyet ise, ancak bu ayetlerin işaret ettiği meselenin yaşanmakta olduğu durumlarda gerçekleşebilir. İşte bizim de içerisinde bulunduğumuz günler, İslam dünyasının geneli açısından da, tam da bu ayetin işaret etmekte olduğu bir dönem. Bunu ve üzerlerine her gün bir yenisi eklenen adaletsizlikleri görebilmek için, etrafa şöyle bir bakmak bile yeterli. Ama herkes etrafına kendi dünyasının küçücük çıkarları doğrultusunda bakmakta ve sadece kendisine işaret edileni görmekte. O zaman ise sormak gerekli: Bu ayetin anlamı üzerinde yeterince düşündük mü? Ayetin işaret ettiği gerçeklikle kendimizi ilişkilendirebildik mi? Küçük çıkarlarımızın ve hesaplarımızın dışarısına çıkarak, sahici bir hak ve adalet arayışına ve sorgulamasına girişebildik mi?

Oysa elan içerisinde yaşadığımız günler, bu tip bir durumun cereyan ettiği ama bizim sanki hiçbir şeyin farkında değilmişiz, sanki bir rüyada yaşamaktaymışız gibi sadece bu durumu seyretmekle yetindiğimiz bir fitne dönemi. Gün yok ki bu fitnenin dokunduğu ve acısını duyurduğu zulme bulaşmamış birine dair yeni bir olay işitmeyelim ve ama bunu duyunca sokaklara fırlayıp delice haykırmak yerine, sanki hiçbir şey olmamış gibi meseleyi sessizce geçiştirmekle iktifa etmeyelim. Nasıl ki bir dönem, Fethullahçıların yaptıkları adaletsizlikleri duyurduğumuzda, “bize alnı secdelilerin şikâyetiyle gelmeyin!” dendiği gibi, şimdilerde de yine aynı cenaha yönelik operasyonlarla ilgili şikâyetleri dile getirildiğinde, “siz bunların ne olduğunu bilmezsiniz, sakın bunlarla ilgili bir şikâyetle gelmeyin!” denerek, bizlerden zulümlere karşı sessiz kalmamız istenmekte ve adalet kapıları yüzümüze kapatılmakta. Yapabilenler, o da meşru adaleti temin yollarına başvurularak değil de, şayet ulaşabilirlerse kimi nüfuzlu kişilere ulaşarak kendi yakınlarını bu fitne ateşinden koparıp almakla yetinmekte, onun dışındaki seslenişlere ise kulaklar tıkanmakta. Daha düne kadar zulme karşı sessiz kalanlar ise, ne zaman ki bu ateş kendilerine de dokununca, unuttukları o adalet kavramını hatırlamaya çalışmaktalar.

Ancak, sonuçta bu bile oldukça tikel bir mevzu ve amacımız elbette ki bunu da dikkate alsak da, daha ötesine doğru bakabilmek. Zira meselenin asıl can yakıcı ve üzerinde henüz durmadığımız tarafı, etrafımızda tam olarak ne olup bittiği üzerinde derinlemesine düşünemeyişimiz ve dolayısıyla da olayların mahiyetinin farkına varamayışımız. Sadece Türkiye´nin değil, İslam dünyasının da ciddi ve derinlikli bir dönüşümden geç-iril-mekte olduğu şu yıllarda, bu dönüşümün asıl mahiyeti maalesef ki kavranamamakta. Tıpkı Hz. Osman´ın katli sonucu ortaya çıkan fitne döneminde tarafların içerisinde yer alan ve bugün bile etkilerini üzerimizden atamadığımız o derin dönüşümün farkına varamayanlar gibi, bizler de birer seyirci ya da taraftar konumuna düşürüldüğümüz bugünlerde, gerçekte neler olup bittiğinin tam olarak farkında değiliz. Farkında olmadığımız gibi, olmak için de aklı başında müzakerelerde bulunamamaktayız. Çünkü ya birer seyirci konumuna düşürüldüğümüz olayın sıcaklığının bize sunduğu vahameti izlemekle ve sadece ve sadece bu trajediyi temaşa etmekle yetinmekte; ya da birer taraftar olarak meselenin künhüne vukufiyeti önemsemeksizin, sadece kendi hizbimizin amigoluğunu yapmaktayız.

Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir kitabı okurken, zahirî olarak ilgisiz de olsa, şaşırtıcı bir biçimde bu günlere dair bir analizle karşılaştığımda, aslında üzerinde uzun yıllardır düşünmekten geri durmadığım bu fitnenin nasıl da çok katmanlı bir bela olduğuna dair yeni bir perspektifle karşılaştım. “Foucault ve Derrida, Aklın Öteki Yüzü” adlı bu incelemede, kitabın yazarı Roy Boyne, Foucault´nun suçun (hapishanenin, cezalandırmanın) tarihine dair analizlerinden söz ederken ve onun tezlerinden yola çıkarak,  iktidarların sadece suçu ortadan kaldırma çabası içerisinde olmanın ötesinde, suçluluğun devam ettirilmesine dönük de bir arzuya sahip olduğunu belirtmekte. Yani cezalandırma yöntemleri sadece suçu ve suçluluğu ortadan kaldırma çabası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bu süreci yöneten iktidarların meşruiyeti ve tahkimi için de birer araç haline gelmekte. Dolayısıyla da iktidar tekniklerinin dönüşümüne paralel olarak suçluluk da yeniden tanımlanmakta ve dönüşmekte. Foucault´ya göre cezalandırma sistemleri, günümüzde adi suçlar olarak bilinen suçların takibi ve bu tip suçluların cezalandırılmasından öte, toplumun düzenlenmesinde de başarılı bir taktik olarak uygulanmakta. ( BilgeSu Y. s. 170)

“Bu tür bir varsayımın on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkmış olan süreçlerle, özellikle de suçun muhalif siyasal güçlerle ilişkilendirilmeye başlanmış olmasından ötürü belli bir ağırlığı vardır. Kapitalist düzenin doğuşu son derece acımasız yönetim biçimlerinin ortaya çıkmaya başlamasına da neden olmuştu. Suç işlemek düzene yönelik bir protestoydu. Siyasetten arındırılması gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilmenin yollarından biri, alt sınıflarda suç ya da kabahat işlemeye yönelik bir eğilim bulmaktan geçiyordu. Hukuksal süreçler çoğu zaman bu toplumsal sınıfın temsilcilerinin başka bir sınıfın temsilcilerine söz geçirmelerinin yollarıydı. Burjuvazi tarafından işlenen suçlara toplumsal düzene yönelik bir tehdit içermedikleri için genellikle hoşgörü gösterilmekteydi. Suçluluğun tanımlanması, alt sınıfların yasadışı eylemlerinin siyasal düzen için ‘zararsız´ hale getirilmesi konusunda başarılı oldu. Ayrıca bu ‘zararsız´ suçluluğu yeniden üretmek için ortada daha önemli nedenler de vardı ve bu nedenler, sınırlı bir suçlu nüfusunun burjuvazinin fahişelik, silah ticareti, içki yasağının delinmesi ve uyuşturucu ticareti gibi marjinal etkinliklerden kâr elde ediyor olmasıyla ilgiliydi. Üstelik gözetim altında tutulan bir suçlu nüfusu, aynı zamanda el altında bir muhbirler ağı, polise itaat etmek zorunda olmalarından ötürü toplumsal gözetleme görevine soyunmak zorundan bırakılan bir ispiyoncular ordusu da yaratmaktaydı. Foucault´nun ifadesiyle, ‘polisin gözetiminin nesnelerinden biri olan suçluluk, aynı zamanda bu gözetimin ayrıcalıklı aletlerinden biridir… Polis gücünün ve suçun iktidar ile kurduğu suç ortaklığının gündelik melodramı kısa süre içinde başlayacaktı.” (age, s. 170, 171)

İktidar olmanın yeni biçimi (aslında bu biçimdeki bir iktidarın öteden beri değişmeyen doğası), doğrudan suçlulukla bağlantılı olması kadar, suçun tanımının ve mahiyetinin siyasallaştırılmasıyla da, giderek “adi suçları” suç olmaktan çıkarmakta. Öyle ki günümüz Türkiye´sinde de darp, yaralama, gasp, dolandırıcılık, rüşvet, yolsuzluk gibi suçluluklar artık neredeyse cezalandırılmazken (ve hatta suç bile sayılmazken) ya da bu tür suçlular tutuksuz yargılanırken, siyasal olarak suçlanan kişiler, henüz ortada ciddi bir karine yokken bile, hem de oldukça uzun bir süre (yedi yıla kadar), tutuklu olarak yargılanmakta ve Ergenekon davasında izlediğimiz gibi çoğu kez de beraat ettirildikleri halde uzun yıllar hapishanede tutularak, bu yolla cezalandırılmaktadırlar.[1]

Bu bakış açısı değişikliğiyle önemli hale gelen ise, bir suçlunun veya suç örgütünün varlığından öte, toplumu veya dünyayı değiştirme iddiasında olan bir iktidarın (küresel kapitalizmin iktidarının ve onun bölgesel işbirlikçilerinin iktidarlarının) varlıklarını sürdürebilmesinin koşullarının ancak bu yolla oluşturulmasıdır. Yani yerel veya küresel, gerçek veya muhayyel bir terör örgütünün varlığının sağladığı bir tartışılamazlık atmosferinin şiddetiyle. Sahici bir muhalefetin imkânını da yok etmeye matuf bu tutum, bunu sağlamak için “alt sınıflardan” bir suç örgütü, yani “sahte” bir muhalefet (eğilim) bulur. (IŞİD veya FETÖ gibi. Öyle ki bu örgütlerin ihdas edilmesinden sonra, küresel bir İslamî muhalefetin imkânı kadar, Türkiye´de de, cemaatlerin siyasal aktivitelerinin imkânı da berhava edilmiş bulunmaktadır. Hatta bırakın siyasetle iştigali, adaleti savunma hakları bile ellerinden alınmış durumdadır.) Kuşkusuz bu örgütler büsbütün muhayyel ya da sahte değildir. Öyle olsa kamuoyu nezdinde arzulanan ölçüde inandırıcılığı olmayacaktır. Sahte veya muhayyel olan, örgüte atfedilmekte olan niteliklerin abartısı ya da bu örgütlerin iktidar odaklarınca dizayn edilmişliğidir. (Menemen´de, Şeyh Said isyanında, 6-7 Eylül olaylarında, Ergenekon´da… veya küresel ölçekte El Kaide, Boko Haram veya IŞİD´de olduğu gibi.) Öyle ki, ihdas edilen “terör örgütleri”nin sahte (kripto) muhalefetine dayandırılarak oluşturulan iktidar söylemleri, sahici muhalefetlerin gelişmesini de engellediği gibi, bu örgütlere karşı üretilen söylemleri takip etmenin icbarı (ya da inandırıcılığı), sahici bir siyasal bilinç geliştirmekten giderek uzaklaşan sahte bilinçlerin otomatizmini de yaratarak, iktidara bağlı kitleler oluşturulur. Bu durumda ise adalet kavramı bile giderek iktidar söylemi tarafından asimile edilerek, ancak “biz” ve “onlar”[2] denkleminin içerisinde bir anlam kazanabilen bir faşist doktrinin savunu aracı haline gelir. Hem bu artık öyle bir söylemdir ki, bunun “ideolojik” bir değerinin olup olmadığını bile tartışabiliriz. (Çünkü ideolojik bir söylemin de pozitif bir değeri olabilir.) Oysa bu durumda üretilen söylemlerin bir değerinin ya da gerçekliğe dair bir karşılığının olup olmadığı tartışılmamaktadır bile. Tartışılan veya riayet edilen ise sadece bu (kurgulanmış, üretilmiş, ele geçirilmiş, kullanışlı ve araçsal bir hale getirilmiş…) “örgüt”[3] üzerinden üretilen iktidar söylemlerinden ibarettir.

Günümüzde de, bir dönemin alametifarikası olan ama şimdilerde buharlaşan “Ergenekon Örgütü”nden sonra ihdas edilen “Fethullahçı Terör Örgütü”, bu örgütün işlediği suçlar bir yana, ABD´nin küresel egemenlik işlevine koşulmuşluğu açısından ne sorgulanmakta ne de yargılanmaktadır. Hatta bunu bir yana koyun, bu örgütün 15 Temmuz´daki kalkışmasına lojistik destek veren İncirlik üssünün kapatılmasına ya da buradaki faaliyetlerin sorgulanmasına veya denetlenmesine dair de kimsenin ağzından bir laf çıkmamakta. Yapılmakta olan ise, tuhaf bir biçimde, bu örgütün kalkışmasından hareketle, ABD emperyalizmine (kapitalizme) muhalif isimlerin de suçlanması, işlerinden edilmesi veya olmadık bahanelerle hapishanelere tıkılarak susturulmaya çalışılmasıdır. Neye mal olursa olsun kapitalist bir kalkınma uğruna, nasıl ki bir dönem (2010´lara kadar) Avrupa Birliği kriterlerinin avantajları kullanılmaya çalışıldıysa, şimdilerde de Şanghay Birliğinin kriterleri, yani Çin´in “otokratik kalkınma modeli” ya da “devletçi kapitalizm modeli” (ama ABD´yle işbirliğinden de vazgeçmeksizin), Türk tipi bir kalkınma modeli olarak uygulanmaya çalışılmakta.

Bunun ayakta tutulabilmesi içinse, her defasında mahiyeti değiştirilen siyasal suç örgütleri kadar, işbirlikçiler ve muhbirlik ağları da ihdas edilmekte. Yani amaç, dayandığı sosyolojiler değiş-tiril-se de, iktidarla muhalifler arasında süregiden bu çatışmanın altında işleyen ve ağır ağır varlığını pekiştiren kapitalist tahakkümün varlığının güvencelenmesidir. Sözgelimi; İncirlik üssünde konuşlanan ve kapitalizmin küresel tahakkümü için ihdas edilmiş olan IŞİD´e yönelik operasyonların karanlık varlığının sürdürülmesidir. (Burası uzun yıllar Guantanamo gibi yasa dışı bir cezalandırma kampına “terörist” nakil üssü olarak da kullanılmıştı.) Veya ABD´nin mısır şekeri üreticisi Cargill firmasına alan açmak için şekerpancarı alanları ya da yine dünyanın en büyük firmaları olan ABD´nin sigara firmalarına pazar sağlamak için tütün ekim alanlarının daraltılmasıdır. Veya hammaddesinin sağlanması için ülkemizin dağlarında kökleri kurutulan meyankökünden imal edilen, dünyanın en yaygın ticari ağına sahip olan Coca Cola´nın üretim tesislerinin, yıllardır ABD´yi protesto etmek için Coca Cola içmeyen bir kitlenin liderine, bir “pr” çalışmasının eşliğinde açtırılmasıdır. Veya Türkiye halkının kapitalistleştirilmesinin bir önceki kuşağında, kapitalizme ucuz işgücü sağlamak için şehirlerin çeperlerindeki varlığına göz yumulan ve hatta buralardaki yerleşimin teşvik edildiği gecekondulaşma sürecinin akabinde, bu kez de aynı şehirlerin, inşaat rantiyecilerinin elinde ve ikinci bir kapitalistleşme uğrağında, gökdelenlerin istilasıyla betonlaştırılmasıdır.[4] Veya küresel kapitalizmin, petrol ve doğal gaz rezervleri ve bunların dağıtım ağları üzerindeki hâkimiyetin pekiştirilmesi ve güvenceye alınması için, bölgede suç örgütleri yaratma (IŞİD, PYD, FETÖ vb.) ve bu örgütlerle mücadele adına sosyolojilerin dizayn edilmesidir. Yahut dünyanın en büyük silah pazarı olan ve bedeli büyük ölçüde petrol gelirleriyle karşılanan bölgemizdeki savaşların sürdürülebilmesi için her gün yeni bir ırk, mezhep, din veya çıkar savaşının başlatılabilme potansiyelini güvenceleyebilecek bir bölgesel hamakatın, her şeye rağmen ayakta tutulmasıdır.

--

[1] FETÖ davasından tutuklu olan Ali Bulaç da, 18 Eylül´deki savunmasında, benzeri bir gerçekliğe işaret etmekte: “14 aydır tutukluyum. 66 yaşındayım. Kalbimin dört damarı değiştirildi. Kalbimde stent takılı. Kalp, şeker, tansiyon, guatr ve prostat olmak üzere beş kronik hastalıkla boğuşuyorum. Tecrit edilmiş vaziyette başkalarıyla koridorlarda değil selamlaşmak, göz temasının dahi yasak olduğu, son derece gayri insani şartlarda neredeyse torunum yaşındaki memurlarca 9. kısımda zevkle aşağılanmakta -elbette hepsi değil- ve “denetimli serbestlik” adlı cevazla affedilen katillerle hırsızların, yankesici ve kaçakçıların boşalttığı bir hapishanede, Türkiye´nin en korunaklı Silivri Cezaevinde yatmaktayım.”

[2] Siyasetin temel de “dost ve düşman” belirlemesi üzerinde kurgulandığı tezi, faşizmin siyaset teorisyeni, Carl Schmitt´in tezidir.

[3] Şurasını belirtmeden geçmeyelim ki, at izinin it izine karıştığı bir zeminde, sözlerimiz farklı veçhelere çekip çevrilmesin: Söylediklerim, suç örgütlerinin varlığının gerçekliğine itiraz değildir. Sadece bu örgütler üzerinden üretilen ve farklı amaçlara araçsallaştırılan senaryolara ilişkindir. Yoksa FETÖ veya benzeri örgütlerin yıllar boyu, hem de iktidarların işbirliğiyle işlediği suçlar ortadadır. Ama bu suçların çoğunun üstü örtülmüştür. Ve bu suçlar, işlendiklerinde, işleyenler mevcut yasalar çerçevesinde cezalandırılmamış, bu suçlar biriktirilip başka bir mizansene malzeme haline getirilmiştir.

[4] Tabii bu şehirler sadece betonlaşmamakta, her açıdan kirlenmekte ve dolayısıyla da alerjik ya da nevrotik hastalıklara da yol açılmaktadır. Yollar boyu süren trafik işkencesinin geriye dönüşleri sadece petrole ödenen maliyetten ibaret değildir. Bu işkenceyi yaşayan insanların giderek nevrotik ve ahlaki erezyona da uğramaları, dahası canavarlaşmalarıdır.

 

(Haber Duruş)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye