25 Senedir Cezaevinde bulunan FETÖ Mağduru Ahmet ŞAT: Tüm yüreğimizle bu son 28 Şubat olsun diyoruz!

23.02.2018

Yüce Allah’ın Adıyla…

 

Onlar, Asrımızın Ashab-ı Kehfi, 28 Şubat mağduru Müslüman gençler…

 

Hz. Yusuf gibi zindanda unutulmuş  Müslümanlardan birisi  de  yazar Ahmet Şat. 

 

İslamî Hareket davasından bir kumpas sonucu gözaltına alınmış ve yaklaşık çeyrek asırdır ( 25 yıldır) cezaevinde bulunuyor…

 

Birçok Müslüman gibi O da  laik-kemalist , fetö yargı ve basınının el birliğiyle mahkum ettirip ağır cezalara çarptırdığı insanlardan birisi…1994 yılında İzmir'de yakalanmış..  Jet hızı ile 1995 yılında idam cezası  verilmiş. İdam olmadığı için hüküm müebbet hapse dönüştürülmüş.  15 gün boyunca , en ağır işkenceleri görmüş. İşkence altında konuşmaması, savcı tarafından  örgüt üyesi olduğu şeklinde değerlendirilmiş…

 

Ahmet Şat, şöyle sesleniyor: “Toplumlar şirkten ötürü değil, adaletten sapmaları durumunda çöküşe uğrarlar. Adâlet, toplumun her katmanında yaygın bir kültür ve temel bir ilkeye dönüşmediği sürece, varlığımız tehlikede demektir. Toplumun hangi katmanında olursa olsun adalet bekleyen insanların varlığı, tüm topluma ahlakî bir mesuliyet yükler. Bunun da gecikmeden sağlanması gerekir.”

 

Ahmet Şat …  İçeri girdiğinde 18 yaşındaydı. 1973 doğumlu. İçeride iken O’da Annesini kaybetmiş. Babası ise ihtiyarlamış… On kardeşin dokuzuncusu…

 

 Ahmet Şat, af istemiyor; yeniden âdil bir şekilde yargılanmak istiyor...

 

Ahmet Şat , cezaevini gerçek manada “Medrese-i Yusufiye” edinmiş.  Kitaplar yazıp ilim tahsil etmiş, İlahiyat, İşletme Veterinerlik , Fotoğrafçılık fakültelerini bitirmiş…

 

Eserleri:  “Vahiy öğretisi ve İslam” “Din İnsandan Ne İster”

 

 Hertaraf Haber

 

 

Kendinizi tanıtır mısınız?

 

1973’te Batmanda doğdum. Orta öğrenimimi Batmanda tamamladım. 21 yaşında iken tutuklandığım için üniversite eğitimimi cezaevinde tamamlamak zorunda kaldım. Türkiye’nin farklı cezaevlerinde (İzmir, Bandırma, Bolu F tipi)  kaldıktan sonra, 12 yıldır  Batman cezaevinde yatmaktayım.

 

Neden cezaevindesiniz… Kaç yıl oldu cezaevine gireli?

 

1994 yılında İzmir’de İslami Hareket’e mensup olma iddiasıyla tutuklandım. Olağan üstü dönemin olağan şüphelisi olarak görülen Müslümanların yaşadıklarının bir benzerini yaşadım. Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) için o dönem rekor denebilecek bir sürede müebbet hapse mahkûm olduk. 28 Şubat cuntacılarının yargıya verdiği brifinglerin ertesinde, dosyamız Yargıtay’a gitti. Onlarda jet hızıyla mahkûmiyetimizi onaylayarak, infazımızı yürürlüğe koydular. Üyelerinin 10.yıl marşı eşliğinde tempo tutarak darbecileri ayakta alkışladığı bir yargıdan da adalet ve insaf beklenemezdi. Böylece cezaevindeki 24. yılımızı da tamamlamak üzereyiz.

 

İşkence gördünüz mü?

 

90’lı yılların Türkiye’sinde özellikle siyasi olarak gözaltına alınmışsanız işkence görmemeniz mümkün değildi. Siyasi davadan gözaltına alındığımız için gözaltı süremiz iki kat uzuyordu. Tabii bu da daha fazla işkence demekti. Yoğun bir işkence dönemi geçirmemize rağmen, gittiğimiz adli tıp doktoru bize bakma ihtiyacı bile hissetmeden sağlam raporu verdi. O günlerde gördüğüm işkenceden ziyade hatıramdan gitmeyen bir anımı paylaşmak istiyorum. Yoğun işkenceden sonra acilen kaldırıldığımız hastanede bize yoğun serum takviyesi yapılmaktaydı. Orada bulunan bir hemşire polislere çaktırmadan gelip tebessümle serumlarımızın akışını kısarak tekrardan sorguya alınmamızı geciktirmeye çalıyordu. Polisler farkına vardıkça serumları sonuna kadar açmasına rağmen, o hemşire her defasında bir fırsatını bulur, etrafta işi varmış gibi yapıp o serumu kısmaya çalışırdı. Hem onu hem de durumumuzu ağır gördüğü için sağlam raporu imzalamayan, bir grup polis tarafından yanı başımızda tehdit edilince mahzun gözlerle bize bakan, sonra o raporu imzalayan doktoru hiç unutmuyoruz. Onları hep hayırla yâd ediyoruz.

 

Cezaevi günleriniz nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz?

 

Elhamdülillah cezaevine girdiğimiz ilk günden itibaren bu mekânlardan bir Müslüman olarak faydalanmaya çalıştık. Cezaevleri insan fıtratına aykırı olsa da, durumunuzu kabullenmekle her şey başlıyor. Eğer bir imtihan dünyasında yaşadığınıza iman ediyorsanız, mekânlar bir şekilde önemini kaybediyor. Tabii, sınırlı şart ve imkânlara sahibiz. Ve birçok yasakla da karşı karşıyayız. Buna rağmen okuma ve yazmaya ağırlık veriyorum. Kaynakların sınırlı olması ve belirli sayıda kitabın koğuşta bulunma zorunluluğu nedeniyle zihinsel olarak daha çok düşünmeye ve fikir üretmeye ağırlık vermek zorunda kalıyorsunuz. Kitap yasağı görünürde şer gibi görünse de bu durum aslında yıllar geçtikçe insanları daha çok düşünmeye sevk ettiği için hayra dönüştüğünü söyleyebilirim.

 

Modernizmin kurguladığı yaşam kültüründe herkesin “can sıkıntısı” yaşadığı bir çağda, dört duvar arasındaki Müslümanlar olarak bu duyguyu yaşamadığımızı söylesem biraz garip gelebilir. Elbette özgürlük ihtiyacı ve hasretlerimiz, içimizden hiç bir zaman eksik olmuyor. Ama canımızın sıkılması bir yana, zamanın bizlere yetmediği günler öyle çok oluyor ki, dışardakilere bunu anlatmak güç oluyor. Elbette bunu Allah’ın bir nimeti olarak görüyoruz. Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

 

Bunun dışında düzenli spor yapmayı ve günlük voltalarımı (yürüyüş) aksatmamaya çalışıyorum. Cezaevinde sağlıklı kalmanın bir boyutu beslenmenize dikkat etmeniz ise diğeri spordur diyebilirim. Bunun dışında fırsat buldukça resim ve hat sanatıyla ilgilenmeye çalışıyorum.

 

 

Cezaevinde iken annenizi kaybettiniz… Nasıl bir duygu insanın annesinin ölümünde yanında olamaması?

 

Her ölüm erkendir denir de insan bu tecrübeyi yaşamayınca anlamıyor. Ne kadar inanç sahibi olursanız olun ya da ölümün bir vuslat olduğuna yakinen inansanız da ölen anneniz olunca, zamanın durduğunu sanıyorsunuz. Ve bir an boşlukta kalıyorsunuz. Ve buna annenizin son anlarında yanında olamamak ve cenazesine katılamamak da eklenince, acı katlanarak büyüyor. Böyle bir acıyı iki gardiyan gelip size başsağlığı dileyince duyuyorsunuz. Allah hiçbir mahkûma böyle bir acı yaşatmasın duasıyla neler yaşadığımı anlatmış olayım. Zindan ağır bir imtihan olmasına rağmen, bu tür bir acı, zindanın sizlere yaşattığı yılların tüm ağırlığını unutturabiliyor. Dışardakiler aile ve akrabalarla bu süreci deyim yerinde ise acıyı paylaşarak atlatırken, siz içerde tek başınıza bunun üstesinden gelmek zorunda kalıyorsunuz. Elbette içerdeki dostlar bu konuda yardımcı olsa da, insan en çok ailesini arıyor. O süreçte dilinizden ve kalbinizden dökülen Duha ve İnşirah sûreleri sizi teskin etse de acının izi bir şekilde kalıyor…

 

Yıllarınız cezaevinde geçti. Bugün kendinize, olaylara, ülkemize, dünyanın gidişatına, Müslümanlara nasıl bakıyorsunuz? Hapse giren gençle, bugünkü dört duvar adamı arasında farklar var mı?

 

24 yıl tarihte uzun bir süreye denk gelmeyebilir. Ama içerde olduğumuz bu süreçte ülkemizde ve dünyada bilimsel, ekonomik, siyasal ve sosyal öyle değişimler oldu ki, sanki 100 yıldır içerdeymişiz gibi geliyor bize… Düşünün ki, biz içeri girdiğimizde Türkiye’de internet yoktu. Cep telefonları yeni yeni büyük şehirlerde test amaçlı kullanılıyordu. Yine biz dışarda iken, tesettürlü genç kızlar okula gidemiyor, Müslümanlar kılık kıyafetleri nedeniyle adli takibe uğruyor, merkez medya Müslümanları hedef göstermek bir yana İslami değerlerimizi aşağılamak için her gün yeni bir haber üretiyordu. Dün ile bugün arasında çok büyük değişimler yaşanmış durumda. Belki keyfiyet azaldı diye bazı Müslümanlar karamsar olsa da ben öyle düşünmüyorum. Hem ülkemiz hem de Müslümanlar için iyimserim. Bugün sahip olduğumuz olanakların/nimetlerin değerini bilelim. Bizim kuşağın yaşadığı sıkıntılar bugün yaşanmıyorsa bu bile şükre değerdir. Ve birçok gencimiz bizim kuşağın yaşadığı sıkıntıdan haberdar olmak bir yana tahayyül bile edemiyor. Ve bugün sosyal hayata karşı getirilen eleştirilerin benzeri 90’lı yıllarda da yapıldığını iyi hatırlıyorum. Belki idealize ettiğimiz toplumla yaşadığımız gerçeklik arasındaki çelişkiyi hazmedemiyoruz. Ve unutmamak gerekir ki eleştiriler kıvamını kaybedince sadece acizliğimizi yansıtmaya başlar. Onun için Türkiyeli Müslümanlar olarak eldeki kazanımların değerini bilmeliyiz. Ve toplumun ıslah ve ihyası için elimizden gelen çabayı sarf etmeliyiz. Zaten Müslüman olarak da bunun ötesinde bir amacımız yok.

 

Özelikle Müslümanların dört bir koldan kuşatıldığı, iç savaşlarla Müslüman beldelerin yok edilmeye çalışıldığı bir dönem yaşıyoruz. En son yüz yıl önce böyle topyekûn bir taarruza maruz kalmıştık. 2. Dünya savaşı ile bu haçlı zihniyetli şer güçler biraz iç işlerine dönse de kısa bir aradan sonra tekrar İslam beldelerine musallat oldular. Bunun nedeni parçalanmışlığımız, güçsüzlüğümüz ve basiretsiz işbirlikçi siyasetçilerimiz olsa da eleştiri ve karamsarlık yerine, ümidimizi koruyarak ve doğru olan eylemlerimizi çoğaltarak bu kuşatmayı kırmaya çalışalım.

 

Hapse giren genç ile bugünkü ben arasındaki tek fark fotoğraflara ve aynalara yansıyanla kalmıyor. İnsan içerde biraz daha hızlı büyüyor. Tüm doğrularınızı bile masaya yatırıp aylarca, yıllarca okuyarak, yazarak ve tartışarak yeniden bir hakikat yolculuğuna çıkarsanız, elbette bu yolculuğun sonunda birçok zihinsel değişim ve dönüşüm geçirmeniz kaçınılmaz oluyor. Eskisine dair elinizde sadece idealleriniz kalıyor. Kaldı ki onu da vahyin size kazandırdığı yeni bilinçle revize edip daha gerçekçi bir boyuta indirgiyorsunuz. Bu noktada zindanın size en büyük faydası, dünyanın tüm karmaşasına ve İslami camiadaki fikirsel yoğunluğa/çatışmaya karşın, İslam’ın o naif yaşam biçimini keşfediyorsunuz. Bu mekânlarda sadece siz ve Rabbiniz varsınız. Zaten O’da size yetiyor.

 

28 Şubat davası yargılama süreci devam ediyor… Önümüzdeki günlerde muhtemelen yargı son sözünü söyleyecek. 28 Şubat mağduru olarak neler söylersiniz?

 

Eski Türkiye’den elimizde kalan en önemli sorunlardan biri de 28 Şubat darbesinin yaratığı yargı mağduriyetlerinin hala giderilememiş olmasıdır. 12 Eylül askeri darbesinin izleri 30 yıl sonra ancak silinebildi. 28 Şubat için de 30 yılın dolması mı bekleniyor. 28 Şubatın bir darbe olduğu ve o dönemin olağanüstü darbe hukukuna tabî olduğu gerçeğini bugün herkes kabul ediyor. Peki, adâlet ve insaf adına bugün yaşanan mağduriyetlerin hala giderilmemiş olmasının izahatını kim yapabiliyor? Veya bildiğimiz tüm kutsalları ya da beşeri tüm hukuk normlarını ortaya koyalım. Bunlardan hangisi insanların hâlâ içerde tutulması için kaynak olarak gösterilebilir, onu merak ediyorum. Muhtemelen 28 Şubat darbecileri ceza alacak. Onlarla yan koğuşlarımızda komşu olacağız. Öyle bir ülke düşününki darbeciler ve mağdurları aynı hapishaneleri paylaşıyor olacak. Oluşacak garabeti varın siz düşünün…

 

Hükümetten ve yargıdan beklentileriniz nelerdir? Af mı istiyorsunuz, yeniden yargılama mı?

 

Tabi ki 28 Şubat mağdurları için yeniden yargılanmayı talep ediyoruz. Fakat ortada çok ciddi bir sorun var. 90’lı yıllarda cezaevine girenler hakkındaki tüm deliller ya işkenceyle ya da masa başında üretilirdi. Şimdi bu deliller yeniden yargılanma esnasında nasıl ele alınacak? Yok hükmünde mi kabul edilecek yoksa geçerliliği devam mı edecek? Örneğin hiç bulunmadığınız bir yerde bulunduğunuz iddia ediliyor veya size ait olmayan bir eşyada ya da mekânda parmak izleriniz var deniyor, bu problem yeniden yargılanma esnasında nasıl çözülecek? 90’lı yıllarda önünüze konan iddianameyi reddetmeniz veya ona karşı savunma hazırlamanızın bir önemi yoktu. Kolluk kuvvetlerinin hazırladığı iddianameler, DGM’ler tarafından olduğu gibi onanıyordu. Peki, yeniden yargılanma esnasında eski iddianameler ve üretilen onca delil mi esas alınacak yoksa içerdeki mağdur insanların beyanları mı? Örneğin Ergenekon ve Balyoz davalarında onca delile rağmen sadece bir CD’de tahrifat yapıldığı için tüm iddialar çöktü ve hepsi beraat etmekle kalmadı, hepsine tazminat da ödendi. Eldeki diğer güçlü delillere rağmen bir davaya fesat karıştı mı artık o davanın geçerliliğini hukuken ya da ahlaken savunmak güçleşir. Emin olun Ergenekon ve Balyoz davalarına gösterilen hassasiyetin yüzde biri  İslami davalara gösterilse, içerde tek bir Müslüman kalmaz. O nedenle hükümet ve yargıdan talebimiz darbe hukukuna maruz kalmış içerdeki tüm Müslümanların davalarının düşmesi, yok hükmünde kabul edilmesi ve iade-i itibarda bulunulmasıdır. İçerdekiler, bundan ötesini de istememektedir. Ahlâk ve hukuka dair tüm ilkeler de bunu gerektirmektedir.

 

 

Çok geç belki ama mağduriyetlerin bir an önce giderilmesi için neler yapılmalı?

 

Aslında çok kısa kanuni bir düzenleme ile 28 Şubat mağduru Müslümanların infazının durdurulması ve tahliyesi mümkün. Böylece yeniden yargılanma sürecinde tekrardan mağduriyetler yaşanmaz. Nitekim yeniden yargılanma kararı veren bazı mahkemelerin onca delile ve yürürlükteki lehte kanunlara karşın kardeşlerimizi tahliye etmediğini görüyoruz. Demek ki hâlâ yargıda ve bürokraside 28 Şubat zihniyeti yok edilebilmiş değil… Bu sebeple bir yasa çıkarılacaksa bu hususların dikkate alınması gerekiyor.

 

Cezaevinde gündemi takip ettiğinizi ve kitaplar yazdığınızı biliyoruz. Kitaplarınızdan, diğer çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

 

2010 yılında İşrak yayınlarından basılan “Vahiy Öğretisi ve İslam” adlı kitabım, geçen sene gözden geçirilmiş yeni haliyle Düşün yayınlarından yeniden basıldı. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde (vahyin ontolojisi), İslam düşüncemizin temelini teşkil eden vahyi öğretiye nasıl bir yaklaşımda bulunulması gerektiğine dair düşünceler var. İkinci bölüm ise (vahyin epistemolojisi), İslam’ın yaşam formları olan ahlâk, hukuk ve siyaset düşünceleri üzerinden nasıl bir İslâm tasavvurunda bulunduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz.

 

 

Diğer yandan uzun süredir üzerinde uğraştığım bir kitap çalışmam vardı. Onu nihayet bitirebildim. Şu an son düzenlemeleriyle uğraşıyorum. Çalışmamın ismi “Din İnsandan Ne İster” alt başlık olarak da “İnsan Dinden Ne Bekler”. İnsanlar iman ettiği din için, yoğun bir uğraş vermesinin yanında, onun için mücadele edip fedakârlıkta bulunur. Bu çaba öyle bir noktaya gelir ki aynı dinin mensubu insanlar arasında bunun bir mücadeleye/çatışmaya dönüşmesi uzun sürmüyor. Bu durumdan hareketle bizim din için neler yaptığımız ya da ne tür bir mücadele verdiğimizden önce, dinin bizden neler istediğini sorusuna yanıt aramaya çalışıyorum. Yani bu çalışma insanın dini için neler yaptığından önce dinin kendisinden aslında neler istediğini anlamayı öncelemesi gerektiğini ele almaktadır. Çünkü biz, dinin sesini kısarak onun adına yanıt vermeye çalışmak yerine onun öğretilerini dinleyerek bizden ne istediğini anlamaya çalıştığımızda yaşadığımız bu kaos da bitecektir. Yine bir insan neden bir dinin kapısına gitme ihtiyacı hisseder, beklentisi nedir? Bu çalışma bu çerçevede özelde İslâm ahlâk felsefesi ile birlikte Kurtuluş teolojisi/inancı üzerinden yukardaki soru(n)lara yanıt vermeye çalışırken, aynı zamanda diğer dinlere de kısmî olarak değinerek, bu sorunun yanıtındaki benzerliklere dikkat çekmeye çalışmaktadır. Dinlerin şeriatlarındaki farklılıklara rağmen nihai hedeflerinin kesişmesi, insan ve din arasındaki ilişkinin ahlâk temelinde yeniden düşünülmesi gerektiğine dair bir çalışma diyebilirim.

 

Türkiye Kamuoyuna ve Müslümanlara bir çağrınız var mı?

 

Allah Resulü toplumların şirkten ötürü değil adaletten sapmaları durumunda çöküşe uğrayacaklarını söyler. Adalet toplumun her katmanında yaygın bir kültür ve temel bir ilkeye dönüşmediği sürece, varlığımız tehlikededir demektir. Onun için toplumun hangi katmanında olursa olsun adalet bekleyen insanların varlığı tüm topluma ahlaki bir mesuliyet yükler. Bunun da gecikmeden sağlanması gerekir. Sayın cumhurbaşkanımızın sürekli tekrarladığı gibi geciken adalet, adalet değildir. Bizler hepimiz yarın ahirette sadece yaptıklarımızdan değil, gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz ve gücümüzün yettiği halde yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. Bu uhrevi endişeyi tekrardan paylaşmak istiyorum.

 

Son olarak, içerdeki kardeşlerinizin sesini duyurmak için yaptığınız bu röportaj için Rabbim sizlerden razı olsun. Tüm yüreğimizle bu son 28 Şubat olsun diyoruz…

Yorum Ekle
Yorumlar
Abdurrahman Tekin

24.02.2018

Adalet hrks lazim
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye